REKÂBET VE ÇATIŞMA EĞİLİMLERİ DİNİ GRUPLAR ARASI İLİŞKİLER

REKÂBET VE ÇATIŞMA EĞİLİMLERİ DİNİ GRUPLAR ARASI İLİŞKİLER

Dinî grup ve cemâatlerin bu mutlakçı, tekelci ve j^kaÇaypı za­manda duruma göre hoşgörülü ve saygılı tutum ve eğilimlerinden başka ve bunlara sıkı sıkıya bağlı olarak, özellikle birbirleriyle ilişkile­ri bakımından ortaya koydukları önemli bir temayül de onları, arala­rında zaman zaman şiddetli çatışmaya kadar götüren rekâbet eğilimi­dir. Bir klan, kabile veya millete bağlı dinlerin genelde yayılmacı ve misyoner bir karakter ve tavır sergilemediklerine işaret edilmişti. Bu­na rağmen bazı millî dinlerin zamanla yayılmacı temayüle yönelerek evrensel bir karaktere büründüğünün örneklerini de din tarihi bize nadir de olsa sunmaktadır. Meselâ eski İran’ın millî dini olan Zer- düştlük daha sonra sirayet yoluyla Türklerin arasında az çok yayılma imkânım elde etmiştir. Yahudilik ise gerek Güney Arabistan ve Habe­şistan ve gerekse de Hazar Türkleri arasında sergilediği yayılmacı eği­limleri ile millî bir dinden evrenselliğe yönelmenin tipik bir örneğini sunmuştur. Zaten, teorik olarak, Sürgün sonrası peygamberî Yahudi­lik, evrensel eğilimi ile karakterize olmaktadır.

Genelde, millî dinî cemâatlerin karşılaşması, bu dinlerin yayılma­cı olamayan özellikleri dolayısıyla, en azından teorik düzeyde pek bir problem oluşturmamaktadır. Yine de, millî dinlerin karşılaşması ara­larında yerine göre en azından pratik bir rekâbete vesile olmakta ve onlardan kültürel bakımlardan güçlü olan zayıf olanı etkileyebilmek­tedir. Meselâ Cermen dini ile Keklerin dininin karşılaşması, İkincisi­nin birincisini belli bir ölçüde etkilemesi ile sonuçlanmıştır. Bunun gi­bi eski Türklerin geleneksel dini de, zaman içerisinde Hint ve İran dinlerinin az çok etkilerini almış bulunmaktadır. Esasen Türkler Müs­lümanlıkla da Fars kültürünün güçlü nüfuz alanlarında karşılaşmışlar ve onun yorumu altındaki bir İslâmî dindarlığı dindarlığı almışlardır. Bu etki, özellikle Müslüman Türklerin Anadolu’ya göçü ve yerleşme­si dönemlerinde güçlü bir biçimde kendini hissettirmektedir.

Millî dinlerin evrensel dinlerle ve evrensel dinlerin birbirleriyle ve hattâ aynı bir evrensel dinin alt grupları ve mezheplerinin kendi ara­larındaki rekâbeti ve çatışmaları da kayda değerdir. Her şeyden önce evrensel dinlerin yayılmacı ve misyoner karakteri onları her gittikleri yerde mahallî kültler ve millî ve evrensel dinlerle rekâbete sokmuş, bu durum yerine göre tarih içerisinde kanlı din ihtilâfları, çatışmaları ve hattâ savaşlarına yol açmıştır. Genellikle “sır” (mister) dinleri müsa­mahakâr bir karaktere sahiptirler. Bu bakımdan da onlar gittikleri yerlerde millî dinleri etkilemekle birlikte onlarla çatışmaya pek gir­memişlerdir. Eski Yunan ve Roma dünyası bunun örneklerini bize sunmaktadır. Buna karşılık misyoner karakterli evrensel bir din bir millî dinle karşılaşınca, evrensel dinin yayılmacı özelliği nedeniyle milli din ve mahalli kültlerle hemen çatışmaya girmekte ve genelde böylesine bir çatışmadan evrensel dinler galip çıkmaktadırlar. Meselâ İslâmiyet, Hıristiyanlık ve Budizm gibi evrensel dinler ortaya çıktıkla­rı kendi menşeî ülkelerinin yanı sıra gittikleri her yerde mahallî ve millî dinlerle rekâbet ve çatışmaya girdiler ve çoğunlukla onlar bun­dan galip çıktılar. Öyle ki, bugün dünyada millî dinler hemen hemen çok istisnaî örneklerin dışında yerlerini evrensel dinlere bırakmış bu-

Ilımıyorlar. Böylece İslâmiyet Arabistan’ın dışında Kuzey ve Orta Af­rika, İran, Orta Asya, Hindistan ve Endonezya’da güçlü bir biçimde tutunma imkânını elde etmiştir. Hıristiyanlık önce Roma İmparator­luğunda sonra da Amerika ve Avustralya’da güçlü bir başarı elde etti. Yine de millî ve mahallî dinler ve kültler, evrensel dinler zemininde dahi bir alt kültür olarak halk katlarında popüler dindarlığın bir bo­yutunu ve genellikle de mistik boyutu oluşturmak sûretiyle bir şekil­de direnç ve varlıklarını sürdürüyorlar.

Bununla birlikte, çatışma birçok durumlarda tarih içerisinde mil­lî dinlerin ortamında, iki veya daha çok yayılmacı ve evrensel dinle­rin rekâbeti şeklinde de kendini göstermektedir. Hıristiyanlık başlan­gıçtan itibaren önce Yahudilik sonra Helenistik sır dinleri ve daha sonra da özellikle İslâmiyet’le rekâbet ve çatışmaya girdi. Bu rekâbe- tin şiddeti zaman zaman Haçlı seferleri örneğinde olduğu üzere Hi- lâl-Salip çatışmasına dönüştü. Gerçi onlar tarih içerisinde bir şekilde işbirliği içerisinde de oldular ve birbirlerinden etkilendiler. Ancak re­kâbet havası genelde baskın görünmektedir. Meselâ İslâmiyet ve Hı­ristiyanlık en son olarak Zenci Afrika’da büyük bir rekâbet içerisinde olmuşlardır. Anlaşılan orada Hıristiyan misyonerlerin özellikle XIX. yüzyıldan itibaren çok büyük çabalarına rağmen İslâmiyet daha başa­rılı olmuştur. Hindistan, Çin ve Japonya’da Hıristiyan misyonunun başarısı Budist misyonu ile pek rekâbet edebilmiş değildir. Orta As­ya’da Müslüman olmadan önce Türk ülkelerinde Budizm, Hıristiyan­lık ve İslâmiyet şiddetli bir yayılmacı rekâbete giriştiler ve sonuçta bundan İslâmiyet başarı ile çıktı. Öyle ki, Türklerin çok büyük çoğun­luğu sonuçta bu dinde karar kıldılar.

Evrensel dinlerin yayılmacı eğilimleri dolayısıyla gerek mahallî kültler, millî dinler ve gerekse de birbirleriyle olan bu rekâbetinin ve çatışmalarının ötesinde bir de aynı bir dinin kendi alt-grupları, fırka­ları, mezhep ve tarikatları yahut mahallî cemâatleri arasındaki rekâ­bet ve çatışma söz konusu olmaktadır. Hattâ bazen bunların rekâbeti dinler arasındaki çatışmalardan çok daha sert ve kanlı bir havaya bü- rünebilmektedir. Bu durum, belki de bu tür mezhebî bölünmelerin, dış tehditlere nispetle toplumun birlik ve bütünlüğünü doğrudan doğ­ruya içten parçalayıcı ve hattâ çözülmeye yol açıcı tehdit ve tehlikele-

ri içermesi dolayısıyla böylesine bir şiddete yol açmaktadır. Öyle ki, belki de tarihin en acımasız çatışmaları aynı bir dinin kendi alt grup­ları ve mezhepleri arasında ortaya çıkmaktadır. Özellikle bir toplu­mun dinî homojenliğinin yitirilmesi kanlı mezhep ve din çatışmaları için çok uygun bir ortam oluşturmaktadır. Tarihte ve günümüzde dünyanın çeşitli bölgelerinde bunun birçok örnekleri mevcuttur. Şüp­hesiz bunda sırf dinî faktörlerin ötesinde başka ekonomik, toplumsal, siyasal, kültürel, etnik, vb. faktörler de rol oynamakta ve hattâ çoğu zaman bu sonuncular dinî bir görünüme bürünerek çatışmaya yol aç­maktadırlar. Meselâ İslâmiyet’te mezhebî bölünmeler ve çatışmaların temelinde, en azından ilk dönemlerde din dışı sebepler ve özellikle de yönetim sorunları birinci derecede bir rol oynamışlardır. Bununla bir­likte zamanla oraya öteki birçok etkenler de eklendiler.