Reinhard Jellen – Hegel’in Tinin Fenomenolojisi ve Marksizm

Fenomenoloji’de Hegel, sonlu bilincin mutlak bilince geçişindeki zorunlu momentlerini açımlar. Tinin sarmal bir yörüngeyle kendine doğru nasıl devindiğini ve bu sırada tinin kendisinin de nasıl değiştiğini açıklar. (s. 198/199)
(Hegel’de, doğada ve tarihte nesnelleşmiş tine ait olan ve herhangi bir bilinç şeklinin öncüllerinde ve kategorilerinde ete kemiğe bürünen eylem ve refleksiyon yapılarının; Marx’ta ise, iktisadi kategorilerin ve toplumsal ilişkilerin), kısacası özne nesnenin baş aşağı edilmesi, çarpıtılması gibi bir durum ortaya çıkar; bu ilişkilerin aktörleri, görünüşte onlardan bağımsız bir karakteri olan, oysa aslında onların kendilerince üretilmiş şeyler üstünden yabancı bir şey olarak kendileriyle ilişki kurarlar. İşte, bu yabancı ve nesnel olanın öznelerin kendilerince tesis edildiğini göstermek de, Hegel ve Marx’ın ana amacıdır.
Tin kendisine doğru yaptığı yolculuk sırasında yalnızca tarihin değil, aynı zamanda doğanın da tin olduğunu; başka bir deyişle, dışsallaşmış mutlak tinin bileşenleri olduğunu keşfeder ki, bu bileşenler onun içine geri alınabilirler.

Hegel’de yabancılaşma, mutlak tinin doğa ve tarihte dışsallaşmasından, öte yandan da onu bu nesnelleşmenin kavranması (kendi öz yapısının bilgisi) aracılığıyla yeniden kendine ulaşmasından başka bir şey değildir.
Marx’ın Hegel’de eleştirdiği de tam olarak budur; dış dünyanın verilmişliğinin ortadan kaldırıldığı mutlak bilgide mutlak özne-nesne birliği, Marx’a göre, doğe şeklinde verili olanın nesnelliği yeniden bir özne içine geri alınamaz.
Bunun dışında Marx, Hegel’in yabancılaşmayı idealist betimleyişinde, yabancılaşmanın olgusal nedenlerine dek inilmeyip bunun (tinin kendisi – olma (yabancılaşmanın) yolundaki değişik evreler ve sınırlar olarak) salt bilinç sürecinde tanınmasını eleştirir.
Buna karşılık Marx, yabancılaşmayı, insan ile emek ürünü arasındaki ilişkinin özne-nesne ilişkisinin ters yüz edilmesi anlamında tersine çevrilişi olarak niteler ki, bunun için yabancılaşmış bir üretim biçimi, eş deyişle özel üreticilerin birbirinden yalıtık üretimleri ön koşuludur.
Bu kişilerin ürettikleri mallar, en başından toplumsal değildir, çünkü meta ve para olarak ilkin, piyasada el değiştirme aracılığıyla gerçekleşmek zorundadırlar. (s. 200/201)
İnsanlar arası ilişkiler şeyleşirken, şeysel ilişkiler kendilerine özgü bir yaşam kazanır. Bu da, burjuva toplumunda toplumsal ilişki ve koşullar toplumsal değillerdir ve sanki insan ilişkilerinin bununla bağlantılı şeyleşmesi doğal bir verilmişliktir.
İnsan ile şeyin tersine çevrilişi ve saptırılması, şeylerin insanlar arasındaki bağlantıları kurmasında yatar, ama temelini şeylerde bulmaz; tersine bunu, soyut emeğin toplumsal merkezi oluşturduğu ve şeylerin değiş-tokuşu olarak göründüğü özel koşullarda ve ilkin bu ilişkiyi olanaklı kılan belirli toplumsal durumlarda bulur. (s. 203)
Marx’a göre, bir yandan, toplumsal alım-satım kategorileri ne denli fetişleşmiş ve şeyleşmişse o denli de sahte bir karaktere bürünürler ve daha kolay gündelik bilinç biçimine sızarlar.
İnsanlar karakter maskelerine dönüşürler. Bu maskeler, bireysel özgürlüğün sermayenin gücüne tam olarak tabi kılınışını kişi özgürlüğünün en yüksek anlatımı olarak kutlarlar; ta ki, icra memuru kapıyı çalana dek. (s. 204)

Çeviren: Saygın Günenç
Baykuş
Sayı: 3, 2008, İstanbul