POST-ENDÜSTRiYEL ÇAĞDA İŞİN ÖRGÜTLENMESİ

Post-endüstriyel topluma geçişin etkisini en çok hissettirdiği alanın çalışma hayatı olmasından dolayı, önemli ölçüde buradaki gereksinimlerin de etkisiyle ortaya çıkan teknolojik değişmeler, çoğu kez değişimin ana kaynağını teşkil etmiştir. işin dönüşüm sürecinde ise çalışma yaşamının motor gücünü teşebbüsler oluşturmaktadır (Oscarsson, 1991:18).
Standartlaşmanın Sonu
Özellikle 1970’li yıllardan itibaren artan rekabet ortamında faaliyette bulunan işletmeler yeniden yapılanma sürecine girmişlerdir. Çünkü kitle üreti-    
rekabet ortamında faaliyette bulunan mi için gerekli olan piyasalar büyük ölçüde doyma sürecine girmiş ve rekabet ise çok daha fazla şiddetlenmiştir. Yine ucuzlayan ve yaygınlaşan tek-    
nolojiler sayesinde kitle iletişim araçlarında tekeller kırılmaya başlanmış
ve toplumsal farklılaşma ve dolayısıyla bireyselleşme güç kazanmaya başlamıştır. Tüketici artık kendisine sunulan çeşitli ürünler karşısında gerçek
anlamda krallığını ilan etmiştir. Bir üründen diğerine çok daha kolay geçer hâle gelmiştir. Sürekli en iyi ve en ucuz mala doğru değişen ve farklılaşan tüketicinin taleplerine kitle üretimi cevap veremez hâle gelmiştir. Eski yöntemlerle çalışan, yani kitlesel üretimde bulunan dev firmalar karşısında, daha küçük ve esnek firmalar pazarlarda daha avantajlı hâle gelmeye başlamıştır.
 

Ayrıca Fordizmin kitle üretimi anlayışına karşı çıkılmasında, ekonomik faktörler yanında, onun beraberinde getirmiş olduğu bireyin konumunu geri plana iten, yeknesak hâle dönüştürülmüş yaşam biçiminin de etkisi olmuştur. Bilindiği şekilde aşırı iş bölümünü öngören kitle üretiminin, bireyin yabancılaşmasına yol açmış olması, “Modern Zamanlar” filminde ya da “insan ilişkileri” ekolünde olduğu gibi aydınlardan oldukça sert eleştiriler almıştır.
Geçmişte kitle hâlinde standartlaştırılmış üretimde bulunan firmalar daha esnek ve daha mobil örgütlenme biçimine yönelmişlerdir. Bu yönelişte 1974 Petrol krizinden sonra dünyanın doğal kaynakları bakımından en yoksul ülkelerinden biri olan Japonya’nın özellikle mikro elektronik alanında yaptığı atılımlarla öncülüğü üstlendiğini görmekteyiz.
Bunun yanı sıra enformasyon toplumuna geçiş sürecinde Taylorizm gibi endüstri toplumunun ürünü olan ve Weber tarafından rasyonel organizasyon biçimi olarak sunulan bürokratik örgütlenme de katı ve hantal yapısıyla günümüzün gereksinimlerine cevap veremez hâle gelmiştir.Bugün bürokratik örgütlenme oldukça sert eleştiriler almaya devam etmektedir. Bu örgütlenme biçimi bugün katılıkla ve çok farklılaşmış müşteri taleplerine cevap verememekle suçlanmaktadır. Bu nedenle firmalar bürokratik formaliteleri mümkün olduğunca en aza indirmeye çalışmaktadır. Sadece bununla kalmayıp bürokratik örgütlenmeye paralel işleyen kitle üretimi anlayışı yerine küçük ve orta ölçeklerde esnek üretim anlayışını ön plana çıkartan bir örgütlenmeye doğru bir yöneliş de ivme kazanmıştır.
1970’lerdeki petrol krizi aynı zamanda eski endüstri toplumunun da krizi anlamına gelmektedir. Ayrıca bu tarihten sonra özellikle enformasyon teknolojileri alanındaki gelişmeler, toplumsal dönüşüm sürecinde derin etkiler yapmaya başlamışlardır. Hizmet sektöründe hızlı bir gelişme gözlenmiştir. Dünya ticareti büyük ölçüde artmış ve ulusal pazarların önemi giderek azalmıştır. Ayrıca ürünlerin yaşam süreleri kısalmıştır (Oscarsson, 1991:19). Örneğin Ford’un, Model T’yi tüm bir nesil için üretmesine karşılık, günümüzde piyasaya çıkan bir bilgisayarın ömrü en çok iki yıldır (Hammer, 1994:16). Bu süre her geçen gün daha da kısalmaktadır.
D i K K A T    1970’lerdeki petrol krizi aynı zamanda eski endüstri toplumunun da krizi anlamına gelmektedir.

işin Yeniden Örgütlenmesi: Esnek ya da Yalın Üretim
Esnek Üretim: Talepteki farklılaşmalar göz önündebulundurularak ve teknoloji etkin kullanılarak yapılanüretim şeklidir.    70’lerin sonlarından itibaren kitle üretiminin krize girmesi neticesinde işin örgütlenmesinde yeni arayışlar başlamıştır. Ortaya çıkan bu üretim biçimi Lash ve Urry gibi bazı sosyologlar tarafından çok net bir görünüm sergilemediğinden sermayenin düzensiz yeniden yapılanması ya da örgütsüz kapitalizm (disorganized capitalism) olarak tanımlamaktadır.
Ancak bugün yeni üretim düzenini tanımlamada en çok kullanılan esnek üretim kavramıdır. Giderek yaygınlık kazanan bu üretim biçiminde işin örgütlenmesinin geçmişten farklı olarak çok köklü bir dönüşüme uğradığına tanık olmaktayız. işgücünün niteliğinde ve sendikaların fonksiyonlarında ve önemlerinde değişmeler ortaya çıkmaktadır.
 

Enformasyon toplumu, Masuda’nın (Masuda,1990:46) da vurguladığı şekilde büyük ölçüde küreselleşmenin egemen olduğu toplum biçimidir. Dolayısıyla bu toplumda uluslararası rekabet son derece önemlidir ve firmalar bu süreçte en kaliteliyi en ucuza üretmek zorundadırlar. Bir malın üretimini ise doğal olarak en iyi onu üreten bilir. Dolayısıyla en kalitelinin üretilmesi isteniyorsa işin örgütlenmesi sürecince o malı üreten kişinin karar sürecine dâhil edilmesi gerekmektedir.
Japon Toyoto firması, yerel pazarın darlığı, buna karşılık araç talebinin çeşitliliği gibi faktörlerin de baskısıyla ikinci Dünya Savaşı’ndan sonra Amerikalı ve Avrupalı firmalara göre daha esnek bir örgütlenmeyi tercih etmiştir. Sonuçta Japonlar bu uygulamadan oldukça başarılı sonuçlar elde etmişlerdir. 70’li yıllarda ise ortaya çıkan kriz bütün sanayileşmiş ülkelerde üretim biçimlerinin yeniden sorgulanmasına yol açmıştır. Dolayısıyla Japonya çıkışlı bu yeni esnek üretim biçimi diğer faktörlerin de etkisiyle son 20 yılda tüm dünyada yaygın hâle gelmiştir.
Yeni anlayışın önemli unsurlarından birisini Schumacer’ın ifadesiyle “küçük güzeldir” ilkesi oluşturmaktadır. Çünkü kitle üretimi yapan dev firmaların istikrarsız piyasalara karşı küçük firmalar kadar uyum gösteremediği anlayışı oldukça yaygındır. Bu anlayışa göre sadece esnek uzmanlaşmış küçük firmalar kriz şartlarına daha kolay uyum sağlayabilirler. Ancak hem ölçek ekonomilerinden yararlanıp hem de mikro elektronik teknolojilerini adapte ederek istikrarsız küçük taleplerin ayrı ayrı dikkate alınabileceği üretim sistemleriyle yeni çalışma düzenine adapte edilebileceği de iddia edilmektedir. Birinci yaklaşım için italya örneği sıkça verilmekte, ikinci yaklaşım için ise Japon firmalarının başarıları örnek olarak gösterilmektedir. Ancak ölçek ekonomisiyle amaçlanan 70 öncesi farklı bir dönemin mantığı ile üretim kastedilmediği gibi, sadece yeni ortamda küçük firmaların yaşayabileceği de kastedilmemektedir (Yentürk,1993:49). Bir diğer ifadeyle bugün genel eğilim küçülmekten yana olsa bile bazı sektörler (örneğin otomotiv) Drucker’ın da belirttiği gibi hâlâ büyük olmayı gerektirmektedir.
Bunun yanı sıra özellikle bir Japon firması olan Toyota’nın üretim biçiminden esinlenerek geliştirilen ve Toyotaizm denilen anlayışın bir parçası olan örgütlenme biçimine göre kitle üretiminin standartlaşma anlayışından farklı olarak ürün farklılaşmasının artırılması yoluna gidildiğini görüyoruz. Çünkü bireyselliğin güçlendiği ve aynı malı üreten firma sayısının artmış olduğu günümüzde, tüketicinin sürekli değişen taleplerine uygun malı en hızlı şekilde üretmek, firmaların yaşayabilmesi için hayati önem taşımaktadır.     Toyotaizm: Üretim ve yönetimde sürekli iyileştirme yaklaşımı ile hatasız üretim    gerçekleştirme.
Bunun yanı sıra kitle üretiminin bant üretimi yerine yeni üretim biçimi içerisinde bilgisayarlarla desteklenmiş modül üretimi ön plana çıkmıştır. Standart üretim mantığı çerçevesinde tek bir amaç için tasarlanan makinelerin yerlerini, yeni üretim biçimine uygun olarak esnek makinelerin almaya başladığını görmekteyiz.
işin yeniden örgütlenmesi sürecinde çatışma yerine işbirliği; makine temposunda çalışma yerine de bant üretiminden bağımsız çalışma tercih edilmeye başlanmıştır. Dolayısıyla çalışan bireyin makineyle ilişkisi değişmektedir.
 

Charlie Chaplin’in Modern Zamanlar filminde eleştirilen (fordist kitlesel üretim sisteminde) çalışan bireyin makina ile ilişkisi (Solda) günümüzdeki bilgisayarlarla desteklenmiş modül (esnek) üretiminde (Sağda) oldukça farklılaşmıştır  

Bir tür esnek üretim biçimi olan yalın üretimin temel felsefesi, Japon toplumunun değerleriyle de yakından ilgilidir. Japonların grup kültürü, iş yerine aşırı bağlılığı öngören iş ahlakı ve ömür boyu istihdam gibi uygulamalar, yeni üretim biçimi için uygun bir kurumsal ya da kültürel ortam oluşturmuştur.
Ancak Fordist-Taylorist görüşlere alternatif olarak Toyota firmasındaki uygulamalardan esinlenerek geliştirilen işin örgütlenmesindeki bu yeni yaklaşım ile 1930’larda Amerika’da Hawthorne araştırmaları ile ortaya atılan “insan ilişkileri” ekolünün varsayımları arasında da paralellikler söz konusudur. Örneğin, otoritenin daha ılımlı hâle getirilmesi, bireyselliğin ön plana çıkartılması ve çalışanların karar sürecine katılmaları gibi. Dolayısıyla bu yaklaşım Japonya’da geliştirilmiş olsa bile bütünüyle sadece Japonlara özgü bir yönetim biçimi olarak görülmemelidir.
Kısaca belirtmek gerekirse esnek ya da yalın üretimin özelliklerini şu şekilde sıralayabiliriz (Preffer,1995:61):
•Fazla işçiler de dâhil olmak üzere, stok fazlalığı kaldırılır,
•Kalite ve etkinlik doğru orantılı kabul edilir; kaliteden taviz verilemez, •Bir üründen diğerine hızla değişebilme yeteneğine önem verilir, •Üretim sürecini gerekli şekilde anlayan çok becerikli elemanlar vardır, •Eğitime gerekli şekilde önem verilir,
•iyi eğitimli işçileri elde tutmaya önem verilir,
•Ücret sistemi, şirketin, tesisin ve bireyin performansına kısmen bağlıdır, •Statü engelleri azaltılır,
•Yüksek bağlılığa dayalı iş uygulamaları vardır.
Böylece firmalar esnekleşme ile bir taraftan üzerlerindeki fazla yükleri kaldırır-
ken diğer taraftan da üretim sürecinde sahip olacakları belirleme yetkisinin artışıyla değişime daha kolay adapte olur hâle gelmektedirler.

Bunun yanında esnek örgütlenmeye yönelik gelişmelerin tam karşısında yer alanlar da vardır. Örneğin ünlü “Harward Business Review”da çıkan bir makalede GM ve Toyoto’nun ortaklığı olan Kaliforniya’da Foremont tesislerindeki uygulamadan hareketle Taylorist görüşlerin tekrar öne çıkartıldığını görmekteyiz. Bu araştırmaya göre adı geçen yerdeki fabrikada uygulanan Taylorist “Time and motion” yöntemi sadece iş yerinde verimliliğin ve kalitenin artırılmasına değil, aynı zamanda işçilerin de daha iyi motive olmalarına yol açmıştır. Yine aynı uygulama neticesinde esnek üretim teorisyenlerinin varsayımlarının tam aksi istikamette öğrenmenin ve sürekli iyileşmenin de ortaya çıktığı vurgulanmaktadır. Bu da şunu göstermektedir ki yeni çalışma düzeninde, gerek tarım toplumundaki, gerekse endüstri toplumundaki gibi, sorunlara her yerde her zaman geçerli katı, tek bir yöntemle yaklaşmak mümkün değildir. Yeni çalışma düzeninde başarı çok değişik yollarla elde edilebilir. Mevcut teknolojiler bireylere ve işletmelere büyük bir esneklik kazandırmıştır. Yine yukarıda belirtilen görüşler esnek örgütlenme teorisini bütünüyle yanlışlamamaktadır. Çünkü günümüzde özellikle yeni işlerde küçüklük, çeviklik, bürokratik formalitelerin azlığı ve esneklik dolayısıyla süratlilik büyük bir avantaj olarak kabul edilmekle birlikte özellikle otomotiv gibi vaktiyle “endüstrilerin endüstrisi” olarak kabul edilen bazı sektörler hâlâ büyük olmayı gerektirmektedir.
 

Post-endüstriyel Çağın işleri ve Örgütleri
Bazı yazarlar endüstriyel üretim alanında artık verimlilik devriminin sona erdiği görüşündedir. fiöyle ki 1950’li yıllarda imalat işi yapan ya da eşya taşıyan insanlar tüm gelişmiş ülkelerde çoğunluğu oluşturmaktaydı. 1990’lı yıllara gelindiğinde ise bu sayı toplam işgücünün beşte birine düşmüştür. 2010 yılında da bu rakam muhtemelen toplam işgücünün onda birinden fazla olamayacaktır. Dolayısıyla enformasyon toplumunda imalat, tarım, madencilik ve ulaştırma dallarındaki beden işçilerinin verimini artırmak artık kendi başına servet yaratamaz hâle gelecektir. Enformasyon toplumunda zenginliğin kaynağı beden işçisi olmayanların yani bilgi işçilerinin veriminin artırılmasından geçecektir (Drucker, 1994:4). Dolayısıyla endüstriyel üretimden farklı süreçlere tabi hizmet/ bilgi/enformasyon üretiminin egemen olduğu enformasyon toplumunda işin yeniden örgütlenmesi bir zorunluluk olarak ortaya çıkmaktadır.
Yeni toplumun merkezinin imalattan bilgiye kaymış olması doğal olarak sadece imalat sektöründe işin örgütlenmesinde bazı değişmeler getirmekte değil aynı zamanda toplumdaki sektörel dağılım içinde bilgi/enformasyon sektörünün ağırlığında da önemli değişiklikler ortaya çıkarmaktadır. Bu süreçte özellikle bilgi işleri, merkezî bir öneme sahip olmaktadır.
    Ancak bununla imalatın bütünüyle  ortadan  kalkacağı  düşünülmemelidir. Tarım toplumun
Yeni toplumun merkezi imalattan bilgiye kaymıştır.    dan endüstri toplumuna geçiş, tarımsal üretimi azaltmamış, aksine artırmıştır. Ancak yine de tarımın payı gerek istihdam, geRekse toplam hasıla içinde son derece gerilemiştir. Benzer şekilde endüstri toplumundan enformasyon toplumuna geçişte en-
düstriyel üretimi bütünüyle ortadan kaldırmayacaktır; buna karşılık endüstriyel üretimin ağırlığı göreli olarak gerilemeye devam
edecektir.
Yeni teknolojiler yukarıda da vurgulandığı gibi, zaman ve mekân kavramını değiştirmesi dolayısıyla örgütlerde yeri ve zamanı da değişken hâle getirmiş; bir diğer ifade ile standartlaşmadan uzaklaşmaya başlanmıştır. iş yerkürenin her yerinde her zaman yapılabilir hâle gelmiştir. Dolayısıyla gelecekte kültürel çeşitlilik esas olacaktır; farklı etnik gruplar beraber çalışacaktır. Bunun yanı sıra örgütlerde hiyerarşik yapılar hızla çözülecektir. Enformasyon teknolojilerinin sağladığı avantajla muhtemelen tek kişilik müteşebbisler ordusunun ortaya çıkması mümkün gözükmektedir. Örgütler hızla değişen iş atmosferinde, değişimin nispeten daha yavaş olduğu tarım ve endüstri toplumunun örgütlerinden farklı olarak bu değişime ayak uyduracak ve projeler üretip çözüm getirecek takım çalışmalarının geçici süreler çalışmalarına tanık olunacaktır (Paker,1993:25-30).

Bunun yanı sıra endüstriyel üretimin yapısında da çok köklü dönüşümler ortaya çıkması beklenmektedir. Yarının    Günümüzde iş yerkürenin her    Resim 2.12
fabrikası çok daha fazla bilgisayar kullanımı ile karakterize edilecektir (Rü-    yerinde her zaman yapılabilir hâle
gelmiştir.
Çünkü yeni  teknolojiler paylaşımı kolaylaştırmaktadır. Ayrıca aynı çalışmaya göre işçiler, yönetsel kontrolden daha çok kendi kendilerini kontrol edeceklerdir. Öte yandan dönüşüm kaçınılmazdır çünkü küresel rekabet de artış göstermektedir.
Bu küresel rekabet ortamında eğitim, işletmelerin en önemli sorununu oluşturmaktadır. Okullarda olduğu gibi işletmeler de kendi içlerinde eğitimi ön plana çıkartmak zorunda kalmaktadırlar (Stone, 1991:46). Artık örgütlerde Taylor, Ford gibi gelişmeleri öğrenen bir kişinin olması yetmemektedir. Bundan böyle birinin tepeden düşünüp bulması ve örgütte geriye kalan herkesin bu büyük stratejistin emirlerini dinliyor olması mümkün değildir. Çünkü gelecekte diğerlerinin önüne geçecek örgütler, kişilerin bir örgütün tüm seviyelerinde öğrenme yükümlülük ve kapasitesini, nasıl değerlendirebileceğini keşfedenler olacaktır (Senge, 1993:12). Aksi takdirde işletmelerin giderek şiddetlenen rekabet ortamına uyum sağlamaları imkânsız hâle gelmektedir.
Bazı senaryolara göre bugünkü ileri düzeyde endüstrileşmiş ülkelerin gelecekte, endüstriyel üretim yerine, işin tasarımı ya da teorik bilginin üretimiyle meşgul olan ofisler hâline dönüşebileceği; şimdiki gelişmekte olan ülkelerin ise gelecekte imalat işiyle meşgul olan fabrikalar olabileceği tartışılmaktadır. Ancak bugünkü gelişmiş ülkelerin özellikle stratejik ürünlerin imalatını, yarın gelişmekte olan ülkelere devredebileceğini düşünmek oldukça güçtür.
Enformasyon toplumuna geçiş geçmişten büyük ölçüde bir kopuş anlamına gelmektedir. Yakın zamanlara kadar bilgi gerektiren çok az iş söz konusudur. Bilgi bu toplumlarda günümüzdekinden farklı bir anlama ve işleve sahiptir. Bir diğer ifade ile bilgi bu toplumlarda bir zorunluluktan daha çok bir süstür. Örneğin, 19. yüzyıl Amerikan iş dünyasını kuranlar arasında yalnızca banker J.P. Morgan adlı birisinin ileri sayılabilecek bir eğitimi olduğu ileri sürülmektedir. O da üniversiteyi bırakmış birisidir. Oysa günümüz enformasyon toplumlarına baktığımız zaman üniversite mezunlarının sayılarında olağanüstü bir artışın mevcudiyeti göze çarpmaktadır (Drucker; 1994).
Daha önce de vurgulandığı gibi enformasyon toplumu imalata değil, hizmet ve dolayısıyla enformasyon/bilgi üretimine dayanan toplumdur. Nitekim Amerika Birleşik Devletleri’nde 80’li yıllarda yaşandığı şekilde imalat sektörü neredeyse çökü-
 

şün eşiğine gelmiştir. Özellikle krizde olan sektörlere baktığımız zaman bunların geleneksel endüstriler olduğunu görmekteyiz.
1970’li yıllarda Amerika’da yaratılan 19 milyon yeni işin 17 milyonunu hizmet sektörü işleri oluşturmaktadır. Bu işlerin büyük bölümü ise bilgi işleridir (Naisbitt, 1987). Ayrıca endüstri devrimiyle üreticilikten çıkmış ve sadece tüketici konumuna düşmüş olan ailenin, enformasyon toplumunda üretim sürecinde, geçmişten farklı şekilde de olsa tekrar merkezî önem kazanmaya başladığını görmekteyiz. Nitekim aile işlerinin sayısında da bir artış gözlenmektedir.
Öte yandan enformasyon toplumunun ana eksenini oluşturan bilgi işlerinin örgütlenmesinin Weberyen anlamda katı bürokratik ya da Taylorist yöntemlerle yapılabilmesi oldukça güçtür. Geçmişte bu yöntemler endüstriyel üretim sürecinde ne kadar işlevsel olmuş olsalar da bugün yeni toplumun işlerini, standart, katı ve hiyerarşik yöntemlerle örgütlemek mümkün değildir. Bürokratik tutuculuk değişime adapte olabilmek için yapılan çabaların önündeki en büyük engel olarak gösterilmektedir (Thurman,1993:12).
Bu yöntemler yaratıcılığı teşvik eden yöntemler değildir, aksine çalışanlara standartlaştırılmış kitle üretiminin talimatlarını makine temposunda bıkmadan tekrar tekrar yapmayı empoze ederler. Emirler hep yukarıdan verilir ve çoğu zaman çalışanların fikirlerinin alınmasına gerek duyulmaz. Bu yöntemler imalat sektörünün egemen olduğu, çalışanların vasıf düzeylerinin yüksek olmadığı ve mevcut çalışma düzeninin değerlerinin içselleştirilmediği koşullarda olumlu sonuçlar vermiştir. Ancak günümüzde yükselmekte olan enformasyon toplumunun en önemli karakteristiğini oluşturan bilgi üretiminin esas olduğu işleri, mal üretimini dikkate alarak yapılan iş örgütlenmesi yöntemleriyle yapabilmek mümkün değildir.
Bilgi üretimi her şeyden önce onu üreten bireyin yaratıcılığını ön plana çıkartmayı gerektirir. Bu da yukarıdan dayatılan katı çalışma kurallarıyla yerine getirilemez. Tam aksine mevcut üretim sürecinde çalışanlara geçmişten daha çok bireysel sorumluluk düşmektedir. Yine bu süreçte çalışanların karar sürecine katılmaları gerektiği görüşü de yaygınlık kazanmaktadır. Ancak bu katılım endüstri toplumlarında gözlediğimiz motivasyon sürecinin bir parçası olmaktan çok, bugün kalite kontrol çemberleri örneğinde olduğu gibi, “bir işi en iyi yapan bilir” anlayışına dayanmaktadır.
Modernist ve postmodernist örgütleri karşılaştırdığımızda fonksiyonel sıralamada bürokrasinin yerini demokrasi, hiyerarşinin yerini piyasa almaktadır. Koordinasyon ve kontrol ise endüstri toplumunun modernist örgütlerinde yetki vermemeye dayanmasına karşılık, enformasyon çağının postmodernist örgütlerinde daha çok yetki devri ön plana çıkmaktadır. Misyon, hedef ve stratejiler açısından baktığımızda ise uzmanlaşmanın yerini, postmodernist örgütlerde yayılma almaktadır. Mümkün olduğunca dar bir alanda aşırı uzmanlaşmadan kaçınılmaktadır.
Modernist örgütlerden farklı olarak post-modernist örgütler büyük ölçüde güvene dayanmaktadır. Karşılıklı güven, bugün insan kaynakları yönetiminin en çok üzerinde durduğu bağlılık, aidiyet duygusu ve takım çalışması gibi kavramlarla da yakından ilişkilidir.
Enformasyon çağının örgütlerinde insanlar hem birbirinden izole olmadan sürekli bir diyalog içinde çalışacaklar hem de çok daha vasışı, bağımsız ve mobil olacaklardır (Alsene, 1994:657).

Üçüncü Sektör
Enformasyon toplumunun sosyal yapısının nüvesini, insanların kendi istekleri ile katılmış oldukları gönüllü kuruluşlar (yani üçüncü sektör) oluşturacaktır (Masuda, 1990:120). Nitekim Amerika gibi enformasyon toplumu sürecinde olan ülkelerde bu kâr amaçsız izciler, Kızılhaç, kiliseler vb. gönüllü kuruluşların üye sayılarında olağanüstü bir artış gözlenen bu sektörde 80 milyondan fazla insan (yani her iki yetişkinden biri) haftada beş saatini, bir veya birden fazla kuruluş için çalışarak geçirmektedir. Dolayısıyla böylesine bir gelişme toplum yapısında da (işin örgütlenmesi dâhil) oldukça önemli değişmeleri beraberinde getirecektir. Nitekim Drucker, işletmelerin çıkaracağı dersleri şöyle sıralar: Kâr amaçsız kuruluşlar bilgi işçilerinin nasıl kullanılacağını, gerekli olan şeylerle açık-seçik görev tanımını, bir davaya inançla ve tutkuyla bağlanmayı, kendi kendini denetlemeyi, amaçlar doğrultusunda yönetimi, sürekli öğrenme ve öğretmeyi, zor işler beklemeyi fakat karşılığında yetki vermeyi, liyakat ve alınan sonuçların sorumluluğunu taşıyabilmeyi öğretmiştir. Böylece işinde yeterince yetki ve mücadele fırsatı ile başarı ortamı bulamayan insanlar, bu arzularını gönüllü kuruluşlarda çok daha kolay tatmin edebilir hâle gelmişlerdir (Drucker. 1993:229-64).
Bugün hükümetlerin cevap veremediği sosyal sorunların çözülmesinde katkıda bulunan üçüncü sektör kuruluşları, Amerikan toplumunun en önemli ayırt edici özelliklerinden birisi hâline gelmiştir (Drucker,1994). Ayrıca giderek bireyselliğin arttığı enformasyon çağında insanlar, endüstri uygarlığında yok sayılan, ait olma, saygı görme, kendini gerçekleştirme gibi arzularını gönüllü kuruluşlar içinde gerçekleştirme fırsatı bulmaktadırlar.