Platon’un Metafizik Teorisi

Platon’un Metafizik Teorisi
Platon gerçek dünyanın kalıcı, sürekli ve değişmez olmak durumunda
olduğu konusunda Parmenides ve Zenon’la hemfikirdi.
Bununla birlikte, Platon aynı zamanda gerçek dünyanın tek bir
kendilikten, sadece Varlık’tan değil, fakat birçok şeyden, muhtelif
Platonik İdea ya da Formlardan meydana geldiğini öne sürdü.
“Gerçeklik nedir?” temel metafiziksel sorusuna Platon’un
cevabı, gerçek olanın özü itibariyle, madde ya da “malzeme” olmayıp,
şeylerin Formları olduğu biçiminde oldu. Bizim algıladığımız
şeyler, sürekli olarak değişmekte ve dönüşüme uğramaktadırlar.
Onlar, Parmenides ve Zenon’un da daha önce göstermiş oldukları
gibi, imkânsız veya çelişik özelliklere sahiptirler. Buna
göre, aym şey farklı zamanlarda farklı özelliklere sahip olur. O
bazı durumlarda büyük, başka bazı durumlarda ise küçük görünür.
Belli bir zamanda karanlık, başka bir zamanda ise aydınlık gözükür.
Duyu dünyasını algıladıklarımız yoluyla tetkik ettiğimiz
zaman, onda hiçbir süreklilik, durağanlık, istikrar ve tutarlılık
olmadığını görürüz. Böyle bir dünya gerçek olamaz, fakat sadece
aldatıcı görünüşlerden meydana gelir.
Bununla birlikte, biz duyu dünyasmda gerçekliğin fiilen ne
olduğuna dair ilk ipuçlarını keşfederiz. Şeylerin kendilerinin
tersine, onların formları akledilir olup değişmezdir. Bunlardan
birinciler duyularla, ikinciler ise akıl yoluyla kavranabilirler.
Bireysel köpekler sürekli bir değişim hâli içinde bulunabilir ve
onlar son çözümlemede pekâlâ hayalî varlıklar da olabilirler.
Ama köpeğin kendisi, “köpeklik” Formu değişmezdir. Her münferit
köpek sürekli olarak değişen bir yaşam çarkından geçse de,
“köpek” teriminin anlamı hep aynı kalır. Platon işte bundan dolayı,
gerçek olanın Formların ya da Platonik İdeaların bütünü olduğunu
ve yanıltıcı duyu deneyi dünyasının sahip olabildiği istik –
rar ve anlaşılabilirliğin kaynağınm bu gerçek nesneler olduklarım
öne sürdü.
Gerçeklik, öyleyse, sadece Platonik İdealarla özdeşleştirilmelidir.
Bunlar, Platon’un yorumuna göre, anlamlardır. Bunlarm,
duyusal dünyada vuku bulan değişmelerden etkilenmediklerine
göre, görünüş dünyasından ayrı bir varoluşa sahip olmaları
gerekir. îdealar, bizim duyu deneyi yoluyla değil, fakat düşünce
ve kavrayış yoluyla bildiğimiz, kendi dünyalarında varolurlar.
Gerçekten anladığımız zaman, yapmakta olduğumuz şey bir
Form ya da İdeayı kavramaktır.
“Îdealar sahip oldukları karakteristiklere neden dolayı sahiptirler?”
sorusu sorulsaydı, Platon biraz gizemli bir cevap sunardı.
Îdealar ortak olarak süreklilik, durağanlık ve akledilirlik
özelliklerini paylaşırlar. Bunu açıklayabilmek için, Platon başka
herşeyin gerçekliğinin kaynağı ve nihaî gerçeklik olan, İdeaların
İdeasının, İyi İdeasının varolduğunu öne sürdü. O mecazî tasvirlerinde
İyi İdeasım, kendisi de dahil olmak üzere herşeyi aydınla –
tan güneşe benzetir. Kişi bilgisinin doruk noktasmda İyi İdeasmı
bilme deneyimine sahip olduğunda, birden “herşey aşikâr hâle
gelir.” Bu İdeayı idrak etme veya bilincine varma adeta gizemli
bir deneyime benzer. Bu deneyim bilginin ötesindedir; dile dökülemez
veya tanımlanamaz. Ama yine de başka herşeyi açıklar. Kişi
bu deneyime sahip olduğunda, tüm diğer İdeaların, İyi İdeasından
pay aldıkları veya İyi İdeasına katıldıkları için, oldukları gibi olduklarını
kavrar.
İdealar dünyası gerçek dünya ise, bu dünya ile çevremizde gördüğümüz
görünüş ya da yanılsama dünyası arasında bir bağlantı
ya da ilişki var mıdır? Duyu dünyasının, Platon’a göre, bazı gerçek
veya kalıcı yönleri vardır. Onun çeşitli veçheleri zaman içinde
değişse de, ondaki şekiller sabit kalır. Buna göre, bir kutu şeklini
zamanın akışı içinde değiştirebilmekle birlikte, kutunun sergilediği
“kare” ve “küp” olma özellikleri aynı kalır. Platon’un terminolojisine
göre, şeyler İdealardan veya Formlardan pay alırlar
ya da onlara katılırlar ve bu, aksi takdirde gerçekdışı olacak bir
dünyanın gerçek veya kalıcı yönlerini açıklar.
Platon’un metafizik teorisinin başkaca iki boyutu daha, onun
gerçek dünya ile görünüşler dünyası arasındaki bu ilişkiyi açık –
lamaya yönelik muhtelif teşebbüslerinde ortaya konur. Platon
Parmenides adlı diyalogunda, pay alma ya da katılmanın ilgili
İdeadan bir dilim almaya benzer olmadığmda ısrar eder. Bir İdea,
ondan pay alan tek tek her bir şeyin dilimlerinden birine sahip
olacak şekilde, dilimlenen bir turta değildir. Böyle olsaydı eğer,
her dilim ayrı ve müstakil olduğu için, tek tek her bir şey fiilen
farklı bir İdeadan pay alacaktı. Dahası, böyle bir yorum İdeaların
fiilen şeylerin parçaları olmalarına ve gerçekdışı veya gerçekten
varolmayan bir dünyada iskân etmelerine yol açar. Platon, bunun
yerine, İdealarla şeyler arasındaki ilişkinin onun gözde analojilerinden
biri, yani güneş ve güneşin kendilerine ışık saçtığı şeylerle
ilgili analojisi yoluyla anlaşılması gerektiğinde ısrar etti. Şeyler
sahip bulundukları gerçeklik derecesini İdealardan alırlar. Şeylerin
sahip oldukları şekiller, İdeaları, fiilen birer îdea olmadan
örnekler. Bu, güneş ışığında şeylerin, güneşin kendisini ihtiva ediyor
olmadan, güneş ışığı tarafından aydınlatılması ve güneş ışığım
örneklemeleri olgusuna benzer. Buna göre, şeylerin, muhtelif
şekiller sergilerlerken, İdealardan pay almalarına veya Idealara
katılmalarına rağmen, îdealar hâlâ, şeylerden etkilenmeden ve
şeylerden bağımsız kalırlar.
Platon’un gerçekliğin doğasına ilişkin tasvirinde, gerçek
dünya Parmenides’in Varlık alanının karakteristiklerine sahiptir,
şu farkla ki, Platon’un gerçek dünyası kalıcılık ve sürekliliği olduğu
kadar, çokluğu da içerir. Her ne kadar Platon zayıf bir gerçeklik
ışığının, şeylerle Îdealar arasındaki pay alma ilişkisi yoluyla,
duyu dünyasına girmesine izin vermiş olsa da, değişmenin
hüküm sürdüğü dünya her iki teoride de, özde gerçekdışı bir dünyadır.
Zenon gibi Parmenides de, görünen dünyanın aşikâr yönlerine
bir açıklama getirememişti (bunu yapmak onları zaten pek
ilgilendirmemişti). Platon’un pay alma teorisi, duyusal dünyanın
“gerçek” karakteristiklerinin açıklanabileceğini göstermeye ça –
lışır. Platon ayrıca, bu karakteristiklerin dünyaya nasıl girdiklerini
veya dahil olduklarım ve duyu dünyasının sahip olduğu tarihe
neyin sayesinde sahip bulunduğuyla ilgili bir hipotez önermişti.
Timaeos adlı diyalogda, gerçek dünyanın duyu dünyasındaki
oluşumlara nasıl etkide bulunduğunu veya neden olduğunu açıklamak
amacıyla belli bir teori sunulur. Gerçek dünya, değişmiyor
ise eğer, hiçbir şey yapamaz ve dolayısıyla görünen dünyadaki
hiçbir hareket ya da değişmeyi başlatamaz. Bundan dolayı, îdealar
dünyasının belirli yönlerini şeyler dünyasma aktarabilen etkin
bir güç veya fail olmalıdır. Ve bu failin değişmeyen bir İdeadan
farklı olması gerekir.
Kendisine “Demiurge” ya da “Demiurgos” adı verilen ikinci
dereceden bir Tanrı olarak bu fail, saf formun değişmeyen dünyası
ile maddenin kaotik dünyası arasındaki sınır çizgide varolur. Bu
ikinci varlık alanı kendi içinde formdan bütünüyle yoksundur
(aksi hâlde, İdealardan bazıları onda zaten varolur). O tarif edi –
lemez. Fakat onda belli bir dereceye kadar şekil alma kapasitesi
vardır. İşte Demiurgos gerçek dünyanın karakteristiklerini maddî
dünyaya yüklemek suretiyle, söz konusu kaotik varlık alanına
şekil ve düzen kazandırır. Bu, İdeaların kopya ya da suretlerinin
duyu dünyasmda görünmesi veya zuhur etmesiyle sonuçlanır.
Yuvarlaklık, dörtgenlik, ağırlık, yeşillik, vb., gözle görülür
dünyaya onda gördüğümüz kadarıyla farkedilebilir olan bir düzen
kazandırarak, maddî dünyaya dahil edilir. Nitekim, bizler çeşitli
yer ve zamanlarda, nesneleri, Demuirgus formları maddî dünyaya
yerleştirmiş olduğu içindir ki betimleyebiliyoruz.
Bununla birlikte, maddî dünya, istikrar ya da durağanlıktan,
maalesef ona yüklenmiş olan formları koruyamayacak kadar yoksundur.
Maddî dünya Formlardan, sınırlı zaman dilimleri içinde
pay alabilir. Bundan dolayı, gözle görülür olan düzen değişmeye
devam eder ve maddî dünya şekil alıp yitirdiği süre boyunca, hep
akış içinde olur. Zamanın dünyası, şu hâlde, ezelî-ebedî boyutları
Demiurgos’un etkinliği yoluyla alıp, sonu gelmez kaotik hareketler
içinde yitirirken, “ezelî-ebedîliğin hareket eden sureti”
olur.
Platon’un metafizik teorisi, bir yandan görünüşler dünyasına
bir açıklama getirmeye çalışırken, diğer yandan da akledilir İdeal
gerçekliği evrenin bizatihi kendi başına bir önemi olan gerçekten
anlamlı dünyası olarak ön plâna çıkartır. Teori “Gerçeklik ne –
dir?” sorusuna bir cevap önerdikten başka, insanın gerçek dünyayla
olan ilişkileri konusunda da belli birtakım sonuçlara götürür.
İnsan varlıkları, Platon’un teorisine göre, hem gerçek dünyanın
ve hem de görünen dünyanın üyesidirler. Bedenlerimiz cisimsel
olmaları dolayısıyla, maddî ve gözle görülür dünyanın bir
parçası olarak varolur. Duyusal malûmatımız sadece görünen, yanıltıcı
dünyadan aldığımız suretlerden, zihinde oluşan imgelerden
meydana gelir. Öte yandan, zihinlerimiz cisimsel değildir ve
Platonik İdeaların gerçek dünyasını bilebilmeye muktedirdir.
Platon, beden ve zihinlere sahip olmanın yanında, bizim faaliyetlerimizi
ve ilgilerimizi yönlendiren ruhlara da sahip bulunduğumuzu
öne sürmüştür. Zihinlerimiz gerçek dünyayı düşünmek
ve temaşa etmek üzere, yukarı doğru uçmak isterken, bedenlerimiz
maddî görünüşler dünyasına “inmek” ister. Ruh, arabayı
karşıt doğrultulara çeken iki ayrı atı birden süren bir at arabası
sürücüsüne benzetilir. İnsan ruhu, kendi hapishanesi olan bedenine
kapatılmışken, sevk ve idare etmeye çalışmaktadır.
Ruh, işte bu koşullar altmda uyumlu bir hayat sürebilirse, sonunda
bir insan varlığını duyu dünyasından kurtulmaya ve gerçek
dünyayı temaşa etmeye sevkedebilir. Bu da ancak, kişinin fizikî
dünyaya bağımlılıktan kurtulabilmesiyle mümkün olur. Kişi her
ne kadar fizikî koşullar içinde yaşasa ve onun birtakım fizikî ihtiyaçları
bulunsa da, bunların hiçbir şekilde insan hayatına hâkim
olmaları gerekmez. Gerçekliği temaşa etme nihaî amacına göre
yönlendirilmiş olan bir yaşamın, fizikî koşullar içinde geçirilmiş
olsa da, bedenin ölümünden sonra, ruhun yetkin İdealar dünyasına
yükselmesine imkân vermesi gerekir.
Platon’un metafizik teorisinin ulaştığı bu sonuç, genellikle
“Platonculuk” adı verilen öte dünyacı bir görüşe yol açmıştır.
Platon’un izleyicilerinden birçoğu, onun felsefesini öne sürmüş
olduğu çağı takip eden yüzyıllarda, duyu dünyasını küçümserken,
İdealar dünyasmm önemini vurgulamıştır. Kendilerine Platoncu –
lar adı verilen bu izleyiciler, dünyaca değerli olan her ne varsa
onun sadece gerçek dünyada bulunabileceğinde ısrar etmişlerdir.
Bu nedenle, insanların nihaî gerçekliğin doğası üzerine mistik bir
vukuf elde etmek amacıyla İdealar dünyasını temaşa etme hedefine
yönelmeleri gerekirken, fizikî dünyanın ihmal edilmesi veya
ona hiç önem verilmemesi kaçınılmaz bir zorunluluktur. Platon –
culuğun gelişimini araştıran kimi yorumcular, Platon’un politik
toplum gibi belirli birtakım dünyevî konularla fazlaca ilgilenmiş
olduğu için, kendisinin de bir Platoncu olup olmadığım sorgulamalardır.