PARADİGMA

398

 

PARADİGMA

 

ömek, model veya kalıp
(pattera) an­lamlarına gelen paradigma Yunanca para-deıgma’dan Batı dillerine
geçmiştir. Keli­menin kökü Platon’a kadar geri gitmekteyse de, terim olarak
bugünkü yaygınlığını Amerikalı ünlü bilim tarihçisi Thomas S. Ktılın un 1962’de
yayınlanan The Structure ofScientifıc Revolotions adlı kitabına borç­ludur.

Paradigma kavramının
Kuhn ve Kuhn-sonrası bilim tarihi ve bilim felsefesi litera-türündeki
kullanımını ele almadan önce, bu terimin Kuhn-öncesi arkaplanına kısaca de­ğinmekte
fayda vardır. Mantıkçı pozitivizm (veya mantıkçı atomculuk), yüzyılımızın
başlarında ortaya çıkmış ve dönemin genel karakteristiğine uygun olarak bilimi,
dene­yi, gözlemi, olguyu, deneysel aklı vb. yü­celtmiş bir felsefi akımdır.
Üyeleri arasında Bertrand Russell, Rudolf Carnap, Moritz Schilck, Ernest Nagel,
Ouo Nevrath gibi fi­lozofların bulunduğu bu akım, Schlick’in şu önermesinde
veciz bir şekilde dile getirdiği düşünceyi felsefelerinin merkezine almış­lardı:
“Bir önermenin anlamı, onun (deney­le) doğrulanabilir!iliğinde
yatar.” Bu ifade şöyle açıklanabilir: Eğer dünya hakkında

bir şey söylemek
İstiyorsak, bu söylenenin anlamlı olabilmesi için mutlaka deneysel bir
sınamadan geçmesi gerekir. Eğer bir önerme deney (ve gözlemle) doğrulanmı­yorsa;
o ya anlamsız (saçma)dır, ya da (ma­tematik önermelerde olduğu gibi)
totolojik-tir. Bir önermenin doğru veya yanlış olabil­mesi için onun deney
tarafından olumlan-ması veya olumsuzlanması gerekir. Bu ana fikir etrafında
geliştirilen mantıkçı poziti-vist yaklaşım, sonuçla baş örneği fizikte gö­rülen
kesin bilimlerden başka güvenilecek bilgi kaynaklarının olmadığı sonucuna va­rıyordu.

Avusturya’h bilim
felsefecisi Kari R. Popper ise 1931 yılında yayınlanan Logik der Forschung
(Bilimsel Araştırma Man­tığı) adlı kitabında bu teze karşı çıkıyor ve
doğrulamanın ne anlamlılığın, ne de doğru­luğun ölçüsü olarak alınamayacağını
söylü­yor ve mantıkçı pozitivistlerin içinde yer al­dığı Viyana Çevresinin salt
deneyi uygula­yan ve değer ile deney-gözlem arasındaki ilişkiyi yok savan
tutumu eleştiriyordu. Popper’e göre anlamlılığın bir ölçütünü ara­mak
yanlıştır. Çünkü anlamlılığın “dışar­dan” bir ölçütü olmaz. İkincisi,
bilimin te­mel Özelliği, mantıkçı pozitivistlerin iddia ettiği gibi doğrulanabilir
(verifıable) olması değil; aksine yanıtlanabilir (falsifiable) oluşudur. Zira
bir teoriyi (Önermeyi) doğru­layan milyonlarca Örnek bulmak mümkün­dür. Fakat
bu örneklerin çoğalması (birik­mesi) teoriyi pekiştirmeye yetmez. Her za­man o
teoriyi yanlışlayacak bir karşı-örne-ğin ortaya çıkma ihtimali vardır. Öyleyse
Popper’e göre, bilim salt deney ve gözlem yaparak sürdürülen bir işlem değil,
aynı kişi kendi sübjektif değerlerinden tümüyle arı-namayacağı için, her zaman
değerle alakalı, dolayısıyla metafizikle içice yürüyen, fakat “buluş”
bağlamında değil, “doğrulama” bağlamında gerçek yapısı ortaya çıkan
be­şeri bir etkinliktir. Bilimin objektif oluşun­dan ancak bu anlamda söz
edebiliriz. Bilim, kişilerin sübjektifliklerini kaybetmeleriyle değil, öznelerin
karşılıklı etkileşimleriyle oludan “bilimsel faaliyetin yapısı” ile
ob­jektif bir mahiyet kazanır. Dolayısıyla bi­lim, zannedildiği gibi sürekli
ilerleyen “ku­rumsal” bir aygıt değil, bireylerin teorileri­nin
sürekli birbirini yanhşladığı ve sonuçta en az yanlış teoriye ulaşıldığı bir
anlamda “ferdi” bir etkinliktir. Popper de kendi yak­laşımına
“eleştirel akılcılık” (ritical rationa-iizm) adını vermiştir.

Popper’in yanlışlamacı
görüşünde “bi­limsel akılcılık” veya “bilimsellik”,
yanlış-lanabilirlik ile özdeşleştiri imiş tir. Oysa Thomas Kuhn’un getirdiği
yeni anlayışta bilimsel teorilerin doğrulanması ya da yan-lışlanması sözkonusu
değildir. Kuhn’un bi­lim anlayışına göre hiç bir bilimsel teori, evrensel
değildir. Çünkü her bilimsel teori­nin günün birinde gözardı edilmesine ne­den
olacak bir takım sınırlılıkları vardır. Bu sınırlılıklar o bilim dalında
çalışanlar (bilim adamlarının) kaçınılmaz bir şekilde dünya­yı kendi sınırlı
perspektiflerinden görmele­rine yol açmaktadır. Örneğin “bütün balık­lar
solungaçlıdır” gibi bir tabiat kanunu ol­duğu varsayımına uygun olarak iş
gören bi­lim adamlarının karşısına, memeli olan yu­nus balıklanılın çıkmış
olması onların nez-dinde bir yani ıslama olarak görülmemiş, kendi paradigmaları
dahilinde bu olaya bir açıklama getirilemeyince yunusların “balık
olmadığı” iddia edilmiştir.

İşte Kutın, bu durumu
normal bilimin pa-radigmatik yapısı olarak yorumlamaktadır.

Yani bilim ne mantıkçı
pozitivistlerin ileri sürdükleri gibi sürekli büyüyen deneysel bir doğrulama
birikimidir, ne de Popper’in savunduğu gibi, yanlışlardan ayıklanarak doğruya
yaklaşan beşeri bir etkinliktir. Oy­sa Kuhn için bilimsel teoriler paradigmalar
(ya da bir ana paradigma) içerisinde işlenip test edilirler ve bu paradigma
dışındaki “başka” paradigmalardan yola çıkarak aynı bilimsel teoriler
farklı sonuçlara varabilir. Paradigmaların doğru veya yanlış olduğun­dan söz
edilemez. Onlar daha çok önceki paradigmadan daha kullanışlı veya kulla­nışsız
şeklinde değerlendirilebilir. New-ton’un sistemi Batlamyus (Ptolemy) siste­minden
daha doğru değil, daha kullanışlı olduğu için benimsenmişti. Aynı şekilde
Einstein’in relativite teorisi de Newton’u “yanlışlamamiş”, ancak
gerçekliği daha “kullanışlı” bir noktadan resmetmişti.

Kuhn paradigmanın İki
ayrı anlamım tesbit etmiştir. Bir tarafta kavram, belli bir topluluğun
üyelerince paylaşılan inanç, de­ğer ve tekniklerin bütününü teşkil etmekte,
diğer taraftan ise, bu bütünün içinde daha sınırlı olarak modeî yahut örnek
olarak kul­lanılan somut bir bulmaca-çözümü anlamı­na gelmektedir. Bilim
adamları kendilerine “verilen” paradigma dahilinde bulmaca çö-zer
gibi önlerine çıkan sorunlarla uğraşırlar. Bulmacada sonuç önceden bellidir,
fakat bulmacayı çözmeye çalışan kişi bundan ha­bersizdir. Bilim adamları da
cevaplan ana paradigmada saklı sorunlar ve ana paradig­manın verileri ile fakat
asla mevcut para­digmadan şüphe duymadan faaliyet göste­rirler.

Kuhn’dan sonra
paradigma kavramı öy­lesine yaygınlık kazanmıştır ki, sosyoloji­den ekonomiye,
felsefeden psikolojiye kadar çeşitli alanlara mensup kişilerce, bazen de
gelişigüzel bir şekilde kullanılmaya baş­lanmıştır. Bu yazarlardan biri olan
Marilyn Ferguson, The Aquarian Conspiracy adlı eserinde paradigmayı şu son
derece geniş anlamlarda ele alıyor: “Paradigma bir dü­şünce çatısı demektir.
Paradigma gerçekli­ğin belirli yönlerini açıklamak ve anlamak için
geliştirilmiş bir şemadır. Kuhn her ne kadar terimi bilim hakkında kullanmışsa
da, çeşitli kişiler eğitim paradigmalarından, kent planlaması
paradigmalarından, tıpta paradigma değişimlerinden vb. söz etmek­tedirler. Bir
paradigma değişimi, aslında es­ki problemler hakkında yepyeni bir düşün­me
tarzı demektir.”

Sonuç olarak, Kuhn’un
1960’Iann başla­rında onaya attığı terim, günümüzde olduk­ça geniş bir bağlamda
kullanılmaktadır.

Mustafa ARMAĞAN

Bk. Bilim, Doğrulama,
Yanlı$lama, Man­tıkçı Pozitivizm