Pär Lagerkvist – Cüce

Pär Lagerkvist – Cüce


Boyum yirmi altı inç.

Saçlarım kırmızıya çalıyor.

Alnım geniş ama alçaktır.

Kaşlarım bitişik. Gücüm kuvvetim yamandır…

Cücelerin çoğu soytarıdır.

Kimse de benden böyle şeyler istemeye kalkmadı.

Komiklikler yapmaya elverişli değildir suratım.

Ben bir cüceyim, başka bir şey değil o kadar.

Yüzümdeki buruşukluklar çok yaşlı gösteriyor beni.

Öteki insanların yüzleri tümden anlamsız diye düşünürüm ben.

Efendilerim çok nazik davrandılar bana, özellikle prens.

…bu dünyanın da öteki dünyanın da bütün sorunlarını
tartışmayı sever. Bu gibi şeyleri konuşarak gerçek niyetlerini saklar.

…dünyada aşağı görmediğim tek insan odur.

Çok da haindir.

Prenses Teodora bana çok düşkündür. Sırrını kalbimde
taşırım.

Neden? Bilmiyorum. Ondan nefret ederim.

Sevgililerine benimle adi mektuplar yollaması, aşk üstüne
söyledikleri iğrendiriyor beni.

Bütün sevgililerinden nefret ediyorum.

Hepsinden çok da Don Ricardo’dan nefret ediyorum.

Bir kadının sevilecek nesi var, anlayamıyorum.

Yaşamak, yatağında belli belirsiz gülümseyerek parmakları
arasında belli belirsiz gülümseyerek parmakları arasından bıraktığı şu
mücevherler gibi akıp giden aşktan başka bir şey değildir onun için.

Peki, Prens’in durumu nedir?

Onu anladığımdan daha iyi anlıyorum Prenses’i, bunda da
şaşılacak şey yok, çünkü odan nefret ediyorum. Nefret etmediğimiz bir kimseyi
anlamak güçtür.

Efendilerim, Angelica ile oynayayım diye hiç zorlamadılar
beni, ama o kendisi zorladı hep.

Aşk ölümlü bir şeydir, öldüğü zaman çürür ve yeni bir aşk
için gübre olur. Ölmüş aşk, bundan sonra gizli yaşamını yaşayan aşkta sürdürür
ve böylece aşkta ölüm yoktur gerçekte…

Din nedir? Bu konuda çok kafa patlattım ama boşuna.

Birkaç yıl oluyor (…) karnavalda cüceler arasında yapılacak
ayini yönetmek görevini kardinal olarak bana verdiler,

Sıkıcı dinsel törenimize şaşkınlık ve kızgınlıkla bakarak
şarabı orada oturanların üstüne saçtım.

Prens zincire vurdu beni.

…bir süre sonra salıverdi…

Ama sonraki günler Prens yan gözle baktı bana.

Uzun boylu biri geldi saraya geldi ve Prens ona örnek bir
konukseverlik gösterdi, eğildi onun önünde.

Sayın konuk (…) yemekhane duvarını resimlemek üzere
hazırlığa başladı.

…gece ona şarap koyarken elime bakmak istedi.

Öfkeyle çektim elimi. Prens güldü, uzat elini göster, dedi.

Kızgınlıktan köpürüyordum. Ben orada öyle tutuşan gözlerle
dururken ikisi de güldüler.

Gittikçe daha iyi anladım ki, o bir delidir ve benim
Prens’imi de kendine benzetmek yolundadır.

Varolmaktan niçin sıkılmasın insan?

Her şeye karşı niçin tümden ilgisiz kalınmasın?

Resmimi yapmak istediğini söyledi.

Kendi yüzüm yeter bana diye cevap verdim.

Her yüzün birçok sahibi vardır kimler bakarlarsa sahibi
olurlar o yüzün.

Beni utanmazcasına çırıl çıplak bıraktı.

Odanın ortasındaki iskelenin üstüne koydu.

Soğuk, zalim bir bakışla utancımı inceliyordu.

Sanki onun malı imişim gibi bakıyordu bana.

İnsan kendini aynada seyredebilir ama oradan ayrıldı mı bir
izinin kalmasını istemez, çünkü bu iz başkasının eline geçebilir.

Burnum savaş kokusu alıyor.

Ben savaşa nasıl gideceğim?

Gitmeme izin verilmemesi korkusu hasta ediyor beni.

Kan dökmek istiyorum.

Nihayet çadırdayım.

Tepeden tırnağa silahlıyım.

Neden yağıyor bu yağmur?

Bütün askerler keyifsiz.

Düşman daha tam olarak bozulmadı.

Ama bizim Prens’in keyfi yerinde.

İnsanların birbirlerine duydukları aşkı anlamıyorum.
Tiksindirici bir şey bu benim için.

Savaşı kazandık.

Ücretli askerler savaşmak istemiyorlar, paramızı isteriz
diyorlar…

Kıtalar sınırdan çekiliyor, yerlerine dönüyorlar, böylece
her şey bitti.

Büyük savaşımız, bütün tarihimizin en soylu savaşı işte
böyle bitiyor.

Prens, Montanza ile dostluk kurmayı ve aralarında bir daha
savaşmamak üzere bir antlaşma imzalamayı düşünüyor.

Artık savaş yok! Ne saçmalık, ne çocukluk!

Efendime, Prens’e olan inancım sarsıldı.

Toro’ya (…) nasıl hazırlandığını yalnız benim bildiğim
şaraptan doldurdum.

Sonra Don Ricardo’nun bardağını da doldurdum.

İnildeye inildeye zehirlenmiş olduklarını söyleyerek can
çekişmeye başladılar.

Hepsini cehennem ateşlerinde süresiz olarak yanmağa
yolladım.

Montanza ile adamlarının zehirlenmelerinden memnun olmayan
yok.

Montanza halkı öfke ile silaha sarılmış.

Giovanni’nin amcası yönetimi ele almış, öyle diyorlar. Öç
alacağım diye yemin eden oymuş.

Düşman şehre yaklaşıyor.

Şehirde besin azalmaya başlıyor.

Efendimiz,

Ne arıyorsun burada? Neyi gözetliyorsun? Pis canavar!

Durun söyleyeyim!

Lodovico Montanza’nın oğlu kızınıza tecavüz ediyor,

Yalan diye acı acı bağırdı.

(Prens) Nöbetçilerden birinin kılıcını öfke ile kaptığı gibi
Giovanni’nin başını gövdesinden ayırdı.

Garip bir hastalık başladı şehirde.

Elbet sarayda yok böyle bir şey. Hastalık yoksulların
içinde…

Angelica (Prens’in kızı) kendini nehre attı, boğuldu.

Prens çöktükçe çöküyor.

Prenses’in yanında…

Niçin dua ediyorsunuz? Dua etmeyin

Siz Don Ricardo’yu seviyorsunuz, İsa’yı değil!

Azgın orospu diye bağırdım, gizli gizli cehennemdeki
zamparanla yatarken yalandan İsa’yı sever gibi yapıyorsun.

Evet, evet, diye inledi ve üstüne basılmış bir solucan gibi
ayaklarımın dibinde kıvrandı.

Düşman muhasarayı kaldırdı.

Veba son verdi savaşa.

Sebebi nedir bilmiyorum. Sormadım da, hiçbir şey sormadım.

Ne zamandır burada olduğumu bilmiyorum gerçekten.
Hapishanedeki hayatım o kadar biteviye ki…

İri kaba bir herif, Prenses’in odasına gidip geldiği sürece
neler olduğunu baştan sona itiraf edersen senin için iyi olur dedi.

İşkenceci beni dişli çarkın üstüne yatırdı ve başladı
işkenceye.

Prenses’e ihanet etmedim.

Niçin böyle davrandım bilmiyorum.

Bütün kötülüklerim ve sebep olduğum felaketler için kulenin
altındaki karanlık zindanda duvara zincirlenmeye ve ölünceye kadar orada
kalmaya mahkûm edildim.

Türkçeleştiren: Yaşar Anday & Melih
Cevdet Anday

Nobel Yayınları

Haziran 1965