PANTEİZM

266

PANTEİZM

 

Yunancada pan (hep,
tüm, herşey) ve iheos(tann) kelimelerinin birleşmesiyle oluşmuş bir felsefe
kavramı olan Panteizm (Pantheism), tanrı ile evrenin bir ve aynı şey olduğunu
savunur. Dolayısıyla bütün eşyanın Allah olduğuna inanır.

Tanrı ile evrenin aynı
şey olduğunu sa­vunan Panteizm, bu özelliğinden dolayı iki şekilde
anlaşılabilir:

1- Gerçek olan
yalnızca Allah’tır. Evren birtakım görünüşlerin (Manifestations) ve sudurlann
(Emanations) toplamından baş­ka bir dğildir. Spinoza’nm görüşü budur.

2- Gerçek
olan yalnızca evrendir. Allah, varolan şeylerin toplamından ibarettir. Hol-bach
ve Didcrot gibi filozofların görüşleri bu paraleldedir. Buna çoğunlukla
Tabiatçı Panteizm (Pantheism Naturaliste) veya Materyalist Panteizm (Panteism
materia-liste) adı verilir.

Panteizm, bu iki şekil
altında ve az-çok açık olarak, önce Hindistan’da Aryalar, Brahmanlar ve
Budistler; Yunanistan’da Elealılar, Stoalılar ve Yeni-Platoncular; Yeni çağ
Avrupasmda Bruno gibi bazı filo­zoflar tarafından; yeni zamanlarda ise
Spi-noza, ve Fichte gibi filozoflar tarafından

kabul edilmiştir.
Burada göz Önünde bulun­durulması gereken şey, Panteizm’in ilk ola­rak
Hindistan’da dînî bir inanç olarak ortaya çıkması ve daha sonra Yunanistan’da
felsefî bir görüş haline gelmesidir.

Yunan felsefesinin ilk
çağlan belli belir­siz bir panteist anlayış içindedir. Örneğin, Fizikçiler
adıyla bilinen Müet Okulu filo­zofları, varlığın oluşumdan tek bir ilke ka­bul
ediyorlardı. Onlara göre bu temel ilke canlı ve aynı zamanda yaratıcıydı.
Varolan her şeyin, varlığını ondan aldığı bu ilke, en yüksek tanrıdır ve
kendine özgü devamlı bir hareket ve canlılığa sahiptir. Aristotelis’in
bildirdiğine göre bu anlayış, aynı zamanda her şeyde tanrıların gizli olduğuna
inan­maktadır. “Her şey lanrılarla doludur” de­mek “her şey
canlıdır” demekle aynı anla­ma gelir.

Elea Okulu’nun
kurucusu olan Ksenofa-nes, genel olarak, felsefî anlamdaki Pante­izm’in ilk
temsilcisi olarak görülür. O, bü­tün gücüyle, ilâhî varlığı sonsuzca çoğaltan
çok tanrıcı lığa (politeizm) ve Allah’ı insan biçiminde (antropomorfism)
düşünen, ona bütün insan ihtiraslarını yükleyen görüşlere karşı mücadele
etmiştir. Ona göre asla in­sanla karşılaştırılamayacak derecede yük­sek ve bir
tek tanrı vardır. Değişmez ve ha­reketsiz olan bu tanrının, istediği şeyi yap­tırması
için sağa sola gitmeye İhtiyacı yok­tur. Her şeyi düşüncesiyle ve hiçbir zorluk
çekmedern idare eder. Görüldüğü üzere Ksenofanes bir monoteizm’e inanmaktadır.
Ancak onun monoteizmi Hıristiyanlık ve İslâm’ınkinden farklıdır. Çünkü
Ksenofa-nes’in tek tanrı tasavvuru panteist karakter­lidir; yani burada tanrı,
bir yaratıcı değil, evrenle bir ve eşit olan varlıktır. Eğer tanrı­ya bir şekil
vermek gerekseydi, onu evren şeklinde, yani küre biçiminde düşünmek gerekirdi.
Hareketini kendisi yaratan bu ev­ren, tanrının kendisidir. Demek ki
Ksenofa-nes’de bir taraftan tanrı kavramına ahlaki bir öz kazandı nldığını, bu
tasavvurun hal­kın kaba görüşlerinden temizlendiğini, öte yandan da tanrı ile
evrenin bir ve eşit sayıl­dığını görüyoruz.

Sadece maddî olanın
gerçek olduğu gö­rüşünü savunan Stoalılar da materyalist bir panteizm
taraftarıdırlar. Onlar da evreni, içi ruhla dolu olan maddî bir şey olarak
anlı-yorlardi. Stoalılara göre maddî ve cismanî olan gerçeklik, canlı bir bütün
teşkil eder. Madde bu canlılığını, bütün maddî varlıkla­ra nüfuz eden bir âlem
ruhundan alır. Onlar maddî bir şey olarak düşündükleri bu âlem ruhu’nu aslî
ateş ile özdeşleştirirler. Çünkü en ince bir unsur olan asE ateş, bütün eşyaya
nüfuz edebilme yeteneğine sahiptir. Bu da bütün evreni tek bir varlık halinde
birleşti­ren kuvvettir.

Daha sonra Giordano
Bruno (1548-1600), evrenin yaratıcısı, ya da hareket etti­ricisi olmayan, fakat
sadece ruhu olan bir tanrı inancını savundu. O da bir panteizm savunucusu
olarak, tanrı ve evrenin bir ve aynı şey olduğunu ileri sürüyor. Fakat bir
tanrıtanımazlık suçlamasından kurtulmak için, tanrıyla evreni bir şey saymanın,
onu inkâr etmek değil, aksine yükseltmek oldu­ğunu söylüyor.

Nitekim Spinoza
(1632-1677) da, son­suz ve kendi kendisinin sebebi olan tek bir cevher
görüşüyle monoteism’den, yani tek tann inancından monisnVe, yani tek bir ilke görüşüne
geçiyor. Sonuç bakımından Spi­noza bir inkarcı değil, fakat kelimenin tam
anlamıyla bir panteisttir. Yani onun evreni (kosmos) tanrının ta kendisi ve
tanrısı da kosmosun cevheridir.

Bütün bu
açıklamalardan sonra, panthe-ism’in, tanrıyı eşyada gören, yani “tann
herşeydedir” görüşünü savunan bir düşünce olduğu ortaya çıkmaktadır.
Dolayısıyla so­nuç olarak tanrıyı, evrendeki eşyaların sayı­sınca parçalara
bölen bu anlayış, bizi mater­yalizme götürmektedir. Çünkü tanrının her-şeyde
olduğunu söylemek, onu somut ve maddî bir varlık olarak algılamak demektir. O
halde bu görüş İslâm tasavvuf ekol ünde­ki Vahdet-i Vücud görüşünün tam
karşısın­da yer almaktadır. Çünkü Vahdet-i Vücud, varlığın birliğini savunan,
ve “herşey tanrı­dadır” diyen görüştür.

Bu iki kavramın gerçek
bir karşılaştır­ması, bize Batı düşüncesi ile İslâm düşün­cesi arasındaki farkı
da açık bir şekilde gös­terir. Çünkü Batı düşüncesinin ana karakte­ristiği, en
soyut olması gereken konulan bi­le, ancak somut, yani maddî bir yapıya bü­ründürdükten
sonra anlayabilmesidir, Hı­ristiyanlığın Allah inancını bile, Baba, Oğul ve
Ruhu’1-Kuds olarak somutlaştır­ması ve Allah’a bir insan kişiliği vermesi bu
yüzdendir. İslâm dünyasında gelişen Vah­det-i Vücud anlayışında Allah ve Alem,
hiçbir zaman tek bir şey olarak görülmemiş, aksine Allah, bütün eşyanın
yaratıcısı olan tek varlık olarak algılanmıştır. Bu yüzden, yaygın olarak
yapılan bir yanlışa düşme­mek için, panteizm’in “vücûdiye” kelime­siyle
karşılandığını; eğer Vahdet-i Vücûd’a da batı dillerinde bir karşılık aramak
gere­kirse, bunun pan-antheism olması gerekti­ğini bilmemiz gerekmektedir.

Bk. Vahdet-i Vücâd

Yüksel KANAR

 

 

Önceki İçerikÖZNELCİLİK
Sonraki İçerikPARA