Orta Çağ’da Hukuk

217
PAYLAŞ

Orta Çağ’da Hukuk

Avrupa tarihinde kabaca MS V.- XV. yüzyıllar arasında geçen dönemi ifade ettiği düşünülen Orta Çağ’ın, kesin olarak ne zaman başladığı ve sona erdiği konusunda bir görüş birliği bulunmamakla beraber, genel olarak Roma împaratorluğu’nun Do­ğu ve Batı olarak MS 395’te bölünmesinden sonra Cermen kavimlerinin yoğun isti­lası sonucu Batı Roma împaratorluğu’nun MS 476’ta çöküşüyle başladığı; yeni eko­nomik ilişkilerin giderek belirginleştiği, kapitalizmin ekonomik ve toplumsal bir sis­tem olarak yaygınlaştığı, mutlak monarşiler temelinde yeni siyasal yapılanmaların oluştuğu, Rönesans ve Reform hareketleriyle birlikte yeni bir düşünce tarzının ve dünya görüşünün ortaya çıkmaya başladığı XV. yüzyıl sonlarından itibaren sona er­diği kabul edilmektedir. Her çağın toplumsal düzeninin, genel olarak getirmiş oldu­ğu toplumsal tabakalaşma sistemi, ekonomik üretim tarzı, siyasal yönetim biçimi ve dünya görüşü ile diğer çağlarınkinden ayırt edilebileceği söylenebilir.

Cermenler, Roma împaratorluğu’nu yıktıktan sonra V. yüzyıldan X. yüzyıla ka­dar beş yüzyıl sürecek bir kargaşa çağına yol açmışlardır. Tarihçiler, bu dönemi “Orta Çağ’ın Karanlık Çağı” ya da “Karanlık Orta Çağ” olarak adlandırmışlardır. Bu çağdaki istilalar ve kargaşa sonucunda; toplum yaşamında ilkel düşünüş tarzları ve adetler egemen olmaya başlamış, insan ilişkileri derinlemesine bozulmuş ve azal­mış, para dolaşımı felç olmuş, ücret ilişkilerinin yerini kişisel bağımlılık ilişkileri al­mış ve en yakında bulunan kimselere bağlanma şeklinde bir zihniyet gelişmiştir (Bloch, 1998: 666). Barbar saldırıları sonucu ortaya çıkan bu dönüşümlerle birlik­te, merkezi hükümet yapılarının can güvenliğini ve düzeni sağlayamaması, zaman­la yeni bir toplumsal örgütlenme tarzının ortaya çıkmasına yol açmıştır. Feodalite olarak nitelendirilen bu toplumsal sistemin temel ögeleri, Bloch’tan hareketle şöy­le özetlenebilir: Köylü bağımlılığı, para dolaşımının felç olmasından dolayı nakdi ücret ödemesinin imkansızlaşması ve buna bağlı olarak serflere hizmetlerinin kar­şılığının işledikleri topraktan elde edilen üründen belli bir pay verilmesi, uzman­laşmış bir savaşçılar oligarşisi ile rahipler oligarşisinin egemenliği, insanı insana bağlayan itaat ve koruma ilişkileri, parçalanan iktidar ve güçsüz devlet yapısı. Feo­dal düzen içinde devlet, varlığını sürdürmekle birlikte iyici güçsüzleşmiştir. Sistem, temel olarak, rahipler ve savaşçılar oligarşisi lehine işlemektedir. Başta eğitim ol­mak üzere, birçok kamusal işlev, kilise tarafından yerine getirilmektedir. İç ve dış güvenliği sağlamakla görevli kral ya da prens, yönetmekten çok savaşmakta, ceza­landırmakta, bastırmakta ve sindirmektedir. Bunların dışında başkaca bir görevi neredeyse yoktur (Bloch, 1998: 665-675).

Feodal sisteme özelliğini veren temel üretim biçimi feodalizm, ekonomik faali­yetlerin ve diğer etkinliklerin üzerinde icra edildiği mekân malikane, siyasal yapı­yı karakterize eden nitelik parçalanmış iktidar yapısı ve merkeziyetsizlik, egemen ideolojisi din ve temel sadakat odağı ise Tanrı’dır. Feodal düzeni, ruhban sınıfıyla ve aristokrasisiyle kilise temsil ediyordu. Orta Çağ’da üretim, feodal beylerin mali­kanelerinde yapılmaktadır. Bu malikaneler, nispeten kendi kendine yeterli top­lumsal ve ekonomik birimler niteliğindedir. Bunların içinde toprağı işleyen serfler yanında, marangoz, demirci ve saraç gibi zanaatkarlar bulunmaktadır. Servetin te­mel kaynağı topraktır. Para ve menkul değerler, ekonomi içinde önemli bir role sa­hip değildir. Şehir dışında ve etrafında tarım yapılırken, şehir ve kasabalar içinde esnaf-zanaatkar faaliyetleri ve bunların bağlı oldukları meslek örgütleri olarak lon­calar önemli bir yer işgal eder. Ticaret, belli yol kavşakları ve transit merkezler dı­şında oldukça sönüktür. Kırsal kesimde elde edilen çok az bir ürün fazlası, kasa­balara veya şehirlere satılarak bunun karşılığında bazı zanaat malları ile feodal beyler için lüks eşyalar alınır. Büyük toprak mülkiyeti ve toprağa dayalı hakimiyet şekli egemendir. Toprağın başladığı ve bittiği sınırlarla ölçülü bir iktidar dağılışı ve merkeziyetsizlik söz konusudur. Ayrıca dinsel ideolojinin ve lonca ahlakının ağır­lığı ile geleneklere dayalı zanaat ve meslek anlayışı egemendir (Oran, 1999; Ülge- ner, 1981).

Feodalizm: Orta Çağ’da, Batı Avrupa’da tarıma dayalı ekonomik sistemin, merkezilikten yoksun siyasal düzenin, dinsel değer ve ideolojiye bağlı sosyo­kültürel yapının egemen olduğu sistem.

Lonca: Orta Çağ’da, ticareti düzenlemeye, esnaf ve zanaatkarların çıkarlarını korumaya çalışan mesleki birlik.

Okuma-yazma oranının çok büyük oranlarda azaldığı, başta edebiyat ve sanat olmak üzere, kültür alanında ciddi gerilemenin yaşandığı, yukarıda temel özellik­leri açıklanan böyle bir yapı içinde hukukun ve hukuk düşüncesinin parlak bir ge­lişme göstermesi doğal olarak beklenemez. Bu dönemde, en büyük ve güçlü sen- yörlüklerde bile, sözel geleneklerden ve göreneklerden başka bir kuralın bilinmez hale geldiği, Antik Yunan’da gözlenen ve Roma döneminde zirveye çıkan yazılı hukuk kodifikasyonlarının (derlemelerinin) neredeyse tümüyle kaybolduğu görü­lür. Orta Çağ hukukuna bu açıdan bakıldığında; nüfusun giderek azaldığı, istilalar sonucu mevcut nüfusun dağıldığı, kent hayatının gerilediği, ekonomik verimliliğin düştüğü, siyasal anlamda iktidarın parçalanarak merkeziyetsizliğin başat hale gel­
diği, kültür hayatının sönükleştiği bir çağda, “hukuk kodları”na hayat veren top­lumsal temelin çöktüğü ve buna bağlı olarak hukuk alanında gelenek-görenek ağırlıklı bir hukuk anlayışının ve uygulamasının öne çıktığı ileri sürülebilir.

Modern toplumun hukuk anlayışında; hukuka karakterini kazandıran temel ögenin, örgütlü devlet gücüne dayalı yaptırımlara sahip olduğu düşünülür. Devlet ile hukuk arasında yapılan önem sıralamasında daima devlet birincil konumda gö­rülürken, hukukun ikincil bir öneme sahip olduğu, hukukun asıl yaratıcısının dev­let olduğu kabul edilir. Ancak, merkezi iktidar yapısının olmadığı, modern ulus- devlet yapısının henüz şekillenmemiş olduğu Orta Çağ’da faklı bir durum söz ko­nusudur.

Orta Çağ hukuku için asıl önem taşıyan iki nitelik; eskilik ve muteberlikti. Eğer bir yasa, devlet veya başka bir örgütlü güç tarafından yürürlüğe konmuş olsa bile, eski ve muteber değilse hukuksal bir düzenleme olarak kabul görmezdi. Oysa bu­gün yasalar, yürürlüğe girdikleri tarihten yürürlükten kalktıkları zamana kadar ge­çerli kabul edilir. Yani, eski ve muteber olup olmadıklarına bakılmaksızın, sadece mevcudiyetlerinden dolayı hukukun kapsamı içinde oldukları varsayılır. Kısacası, Orta Çağ’da hukukun hukuk sayılabilmesi için onun hem eski hem de muteber ol­ması, yani genel bir saygınlığının ve inanırlığının olması gerekirdi. Yalnızca uzun süreden beri uygulanmış olması, onun doğru veya haklı olduğunu göstermezdi. Bu dönemde hukukun insan eliyle, belli bir otorite tarafından yaratılmasından de­ğil; keşfinden ya da bulunup çıkarılmasından söz edilebilirdi. Günümüzde bir mahkemenin herhangi bir konuda vermiş olduğu özgül bir karar, genel bir kura­lın somut bir olaya uygulanmasıyla ortaya çıkan bir çıkarım olarak görülürken; ay­nı durum, Orta Çağ zihniyeti bakımından topluluğun yaşama etkinliğinden hiçbir şekilde ayrı bir şey olarak düşünülmezdi. Orta Çağ’da hukuk, kendi içinde bir amaç olarak görülür. Çünkü hukuk, ahlaki bağlılığa ve topluluğun ruhsal temeline dayanır; onlarla birlikte bulunur, onlardan ayrı olarak değerlendirilmez. Orta Çağ insanları için hukuk birincil, devlet ise sadece ikincil önemdedir; devlet, yalnızca hukuku yürürlüğe koymak ya da uygulamaya geçirmek için bir araç olup hukuk devletten önce gelir. Oysa bugün, devlete ve onun eliyle yaratılan hukuka öncelik verilir. Örneğin, örf-adet kuralları, ahlaki kurallar, doğal ya da ideal hukuk ilkele­ri, hukuk alanında öncelikli bir yere sahip değildir. Bunlar, ancak pozitif hukuk kendilerine açık bir şekilde atıfta bulunuyorsa hukuk dünyasının bir parçası olarak görülür. Modern hukuk düşüncesine göre devlet, egemen bir güç olarak neyin hu­kuk sayılıp sayılmayacağına karar verme ve istediğinde hukuku değiştirme gücü­ne sahiptir. Orta Çağ anlayışı ise, bundan tamamen farklıdır; egemen olan devlet değil hukuktur, devlet hukuku değiştiremez. Orta Çağ, hukukun kutsallığına karşı teorik saygıyla doludur. Orta Çağ düşüncesine göre, eski ve muteber olan hukuk­tur. Bununla çatışan kurallar, hukuk olmayıp bunların yürürlüğe konulması söz konusu olamaz. Orta Çağ hukuku, asıl olarak sözel nitelikte olmakla beraber, şüp­heli durumlarda insan hafızasına bir katkı sağlama, geleneğe istikrar ve süreklilik kazandırma, mevcut kuralları açık ve anlaşılır şekilde muhafaza etme amacı ile za­man zaman kayıt altına alınmıştır (Kern, 1996:105-109).

Cermen istilaların sona ermesi, feodal iktidarları, maddi ve manevi güçlerini tü­kettikleri önemli bir sorundan kurtarmıştır. Hem bu sona erişin, hem de teknolo­jik, ekonomik ve siyasal birçok gelişmenin sonucu olarak; XI. yüzyıldan itibaren feodal beyin malikanesi, kendi kendine yeterli bir ekonomik ve toplumsal birim olmaktan çıkmaya başlamıştır. Bu süreçte, nüfusta büyük artışlar gerçekleşmiş ve boş duran topraklar tarıma açılmıştır. Nüfusun ve üretimin artması, zanaatlerin, ti­caretin ve dolayısıyla kentlerin canlanmasına katkıda bulunmuştur. Kır ile kent arasındaki alışveriş ilişkileri ve diğer sosyo-kültürel ve siyasal bağlar giderek yo­
ğunlaşmıştır. Bu süreçte, hem kilise hem de yerel feodal beyler güç kaybederken, yeni gelişen sınıf olarak burjuvazi öne çıkmaya başlamıştır. Gelişen ekonomik ya­pı içinde para arzı ve dolaşımı da artmaya başlamış; bu sayede vergi yeniden orta­ya çıkmış, vergiyle birlikte merkeze bağlı ücretli memurlar ve maaşlı askerlere dayalı örgütlenme, feodal irsi (kalıtsal) sözleşmelere dayalı hizmet sisteminin yeri­ne geçmiştir. Bu gelişmelere bağlı olarak feodal yapı sarsılmaya başlamış; yeni ekonomik ve siyasal ilişkiler belirginleşmiş, bir yandan para ekonomisi giderek ge­lişmiş, diğer yandan bireylerle ve özel gruplarla kıyaslanmayacak ölçüde bir geli­re sahip olan devlet, giderek merkezileşen bir bürokrasiye kavuşmuştur. O zama­na kadar kiliselerin ve papalık örgütünün tekelinde kalmış olan işleri yapmak üze­re, eğitim sürecinden geçmiş yeni bir seçkinler tabakası yükselerek bürokrasinin çekirdeğini oluşturmuştur. Ayrıca, feodalitenin kan bağına, akrabalığa, hanedanlı­ğa ve kişisel sözleşmelere dayalı yönetim mekanizmasına “ülke” kavramı girmiştir. Bu, belirli bir mekân üzerinde yaşayan insanların temsil edilebilirliğini, temsil iliş­kisinin de kişisel nitelik taşımayan soyut ve genel hukuk kurallarına göre düzen­lenebileceği anlayışını getirmiştir. Sonuçta; toplumsal tabakalar, kralın ya da pren­sin kişisel ilişkilerinden bağımsız, hukuk kurallarıyla çerçevesi belirlenmiş “statü­ler” çerçevesinde ayrı bir temsili-siyasal birim niteliğini kazanmışlardır (Ağaoğulla­rı ve Köker, 1996: 179-180; Bloch, 1998: 639; Oyan, 1998: 138; Şenel, 1982: 360).

Ekonomik ve ticari ilişkilerin yoğunlaştığı, kentlerin giderek geliştiği ve yeni bir sınıfın ortaya çıktığı toplumsal yapıda düzeni sağlamak bakımından, sözel gele­neklere dayalı hukuk sistemi yetersiz kalmıştır. Giderek farklılaşan, karmaşıklaşan ve anonimleşen toplumsal ilişkileri, kişisel sadakat ve bağlılık esasları çerçevesin­de sürdürmek zorlaşmıştır. Bu bağlamda, kişisel sadakat ve bağlılığın bıraktığı boş­luğu, yeni bir kural sistemiyle doldurma ihtiyacı belirmiş ve bu ihtiyaca yanıt ola­rak soyut ve genel karakterli hukuk kuralları ve mekanizmaları ortaya çıkmıştır (Yüksel, 2001: 53-54). Giderek gelişen toplumsal, ekonomik ve siyasal bütünleşme sürecinin önünde ciddi engeller söz konusudur. Her feodal beyliğin sınırında fark­lı bir yönetim, hukuk ve yargı düzeni ile karşılaşmak, ticari ve ekonomik ilişkilerin gelişmesini köstekleyici bir etkide bulunuyordu. Daha önceki dönemin şartlarına göre şekillenmiş küçük küçük ayrı siyasal birimlerin varlığı, ticaret ve zanaatla uğ­raşan ve giderek gelişen bir burjuvaziyi sıkıyordu. Kısacası, gelişen ekonomik ve ticari ilişkiler ve güçler, yeni bir siyasal ve hukuksal düzeni zorluyordu. Böyle bir ortamda burjuvazi, siyasal birlik yanında, tüm ülke çapında geçerli olacak bir hu­kuk ve yargı birliği talep ediyordu. Burjuvazi, önünü görmeyi, hesaplanabilir, ön­görülebilir, güvenli ve kesinlik taşıyan bir hukuk düzeni oluşturmayı istiyordu. Bundan böyle, keyfi kural ve işlemlerle yüz yüze gelmek istemiyordu (Yüksel, 2001:52-55). 14. ve 15. yüzyıllarda belirginleşmeye başlayan feodalizmden kapita­lizme geçiş sürecinde, hukukun birleştirilmesine ve yalınlaştırılmasma yönelik güç­lü bir hareketin geliştiği görülür. Gerek giderek gelişen ekonomik güçler, gerek gittikçe güçlenen devletler, hukuk ve yargı birliğini sağlamaya çalışıyorlardı. Bir yandan devlet yönetimi ve mahkemeler yeniden yapılandırılırken; diğer yandan maddi hukukun yeniden düzenlenmesi, yani dağınık hukuk kurallarının ve meka­nizmalarının belli bir düzene kavuşturulması yönünde çaba gösteriliyordu. Sonuç­ta modern bir hukuk ve yargı düzeninin temelleri atılıyordu.