Örf ve Adetler

    
Günlük dilde örf ve âdetlerle ilgili birçok kavramı birlikte kullan-maktayız. Zaman zaman töre, gelenek, görenek, anane, teamül kavramlarını kullanırız. Bunlardan töre ve gelenek, görenek kavramları Türkçe, diğerleri ise Arapça kökenlidir.
Ziya Gökalp bütün bu kavramları “töre” başlığı altında toplar. Hatta ona göre töre bütün toplum kurallarıdır. Zira Orhun Kitabeleri’nde “il” (devlet) ve “töre” birlikte kullanılmaktadır.  O şöyle diyor: “Örfün ne olduğunu anlamak için önce örfün ne olmadığını aramak lazımdır. Tanımlanacak bir kavramın dışındakileri belirtildikten sonra birimleri daha kolayca ortaya çıkar ve o zaman “efradını cami ağyarını mani (kendisini meydana getiren birimleri kapsayan ve yabancı birimleri dışta bırakan) bir tanımını yapmak mümkün olur.
Evvela örf ile âdet birbirine karıştırılıyor. Halbuki bu iki kavram arasında genel-özel ilişkisi mevcuttur. Yani bazı âdetler örftür, bazı örfler âdettir. Fakat her âdet örf olmadığı gibi her örf de âdet değildir.
Âdet, öncekilerden kalma bir sosyal kuraldır. Ferdi alışkanlıklar başka, sosyal âdetler başkadır. Âdet, ferdi olmayıp, sosyaldir ve aynı zamanda atalardan kalmadır. Ortaya yeni çıkan sosyal bir kurala âdet denilemez, yenilik (bid’at önceden benzeri yokken ortaya çıkan) denir. O halde âdetlerin bugünkü nesle, geçmiş nesillerden aktarılmış olması gerekir. Bu geçiş biyolojik kalıtım yoluyla değil, sosyal kalıtım, yani terbiye yoluyla olur.
Her âdet örf değildir. Çünkü âdetlerin her asır için insanlarca makbul olanı da var, reddedileni de var. Reddedilen âdetler, geçmiş nesillerde makbul olduğu içindir ki, terbiye yoluyla intikal şerefine mazhar olur. Yoksa hiç olmazsa vaktiyle insanların kabul ve beğenisini kazanamayan bir hareket, terbiye yoluyla geçişi mümkün olamayacağından, âdet değerini kazanamaz. Geçmiş nesillerde insanlarca kabul görmüş olan bir kural, yeni nesillerce reddedilmiş olabilir. O halde makbul âdetler gibi reddedilen âdetlerin de mevcut olması tabiidir. Âdetin makbulü ve reddedilmişi olduğu halde, örfün reddedilmişi olamaz. Örf, toplumca makbul olan kurallardan ibarettir. O halde makbul âdetler örfe dâhil olduğu halde, reddedilmiş âdetler örfün dışında kalır.
Şimdi de her örfün âdet olmadığını arayalım: Âdet gibi bid’atın da toplumca makbul olanı da var, reddedileni de. Bid’at, geçmiş nesillerden geçmemiş, yeni nesilde oluşmuş kuraldır. Bu kurallara “sosyal” sıfatını iliştirmiyorum. Çünkü bid’atlerin sosyal olanları, yalnız toplumca makbul olanlarıdır. Toplumca reddedilen bid’atler sosyal değil, ferdidir. Yani başka milletler için sosyal olduğu halde, istenilen cemaate bazı fertler tarafından sokulmuştur. Anlaşılıyor ki toplumca makbul olan sosyal bid’atler örfe dâhildir. İnsanlarca reddedilen ferdi bid’atler, örfün dışındadır. O halde örfün toplumca kabul edilir olması esaslı bir şarttır ki, bu şarta sahip olan makbul âdetlerle makbul bid’atler örfe dâhil, bu şartı taşımayan reddedilmiş âdetlerle reddedilmiş bid’atler örfün dışında bulunurlar.
Örf deyimi, yalnız “toplumca kabul edilmiş kurallar” anlamına gel-mez. Örf aynı zamanda “toplumca makbul ve reddedilmiş olan kuralları ayırt etme ve takdir etme alışkanlığı” demektir. Bu alışkanlıkların kabul gördüğü kurallara “ma’ruf” (herkes tarafından bilinen), reddettiği kurallara “münker” (herkes tarafından reddedilen) denilir ki birincisi insanların beğendiği, ikincisi çirkin bulduğu kurallar anlamındadır.
O halde örf, hem sosyal kurallara hem de sosyal vicdana bayrak olmuş olur. Sosyal kurallar demek olan örfü, ferdi amellerden nasıl ayırdedebiliriz? Bir kuralın, sosyal olabilmesi için fertlerin hem biyolojik tabiatı dışında, hem de iradesinin üstünde bulunması lazımdır. Ferdin biyolojik tabiatından çıkan ameller sosyal olamaz. Mesela sevk-i tabiiyle (içgüdü) yapılan fiiller biyolojik kalıtım yoluyla intikal ettiği için biyolojik olaylardan sayılırlar, sosyal olaylar sırasına giremezler. Sırf irademizle yaptığımız, yapıp yapmamakta hür olduğumuz fiiller de sosyal değildir, bunlar psikolojik olaylar zümresindendir.
Sosyal kurallar, biyolojik tabiatın dışındadır. Çünkü hayat, onu oluşturan kimyevi unsurların haiz olmadığı yeni bir tabiata sahip olduğu gibi, cemaat da kendini teşkil eden hayati birimlerde mevcut olmayan özel bir tabiata sahiptir.
Cemaat fertlerin matematik bir toplamı değil, ferdi ruhların uyuşmasından doğmuş, kendine has, özel bir olgudur. Bu olgunun da kendine özgü bir tabiatı var ki, hayati tabiata benzemez ve hayat kendisini teşkil eden kimyevi unsurların dışında olduğu gibi (çünkü karbon, azot vb. unsurların hiçbirisi hayat özelliklerine sahip değildir), sosyal ruh dediğimiz şey de hayati tabiatın dışındadır. O halde fertlerin dışında bulunan bu yeni ruhiliğin tasavvurları, hükümleri ve bu hükümleri içine alan kuralları da fertlerin dışında olmak lazım gelir.
Sosyal kurallar ferdi iradenin üstündedir. Çünkü ferdin iradesi kendi mizacının, kendi seciyesinin bileşkesidir. Her fert ayrı bir mizaca, ayrı bir seciyeye sahip olduğu için ferdi iradelerden çıkan ameller yeknesak bir şekilde bulunamazlar ki, bir kural niteliğine ulaşabilsinler. Hatta bu ferdi ameller, bazı özel sebepler dolayısıyla tesadüfi bir benzerlik gösterseler bile, yine kural değerini kazanamazlar. Çünkü kural, yapılması yahut yapılmaması lazım veya vacip olan bir iş demektir, bazı fiillerin tesadüfi bir şekilde birbirine benzemesi, farziyeti ve vacipliği gerektirmez.
Sosyal kural yani örf, hayati tabiatın dışında ve ferdi iradenin üstünde bulununca, tabiatıyla mevcut olmadığı için, kendisini fertlere zorla veya istekle kabul ettirmesi gerekir. Makbul âdetleri ve iyi bid’at’eri incelediğimiz zaman, bunlarda bu iki özelliğin mevcut olduğunu görürüz. Bunlar fertleri ya ceza verici kuvvetleriyle zorlar, yahut cezbedici kuvvetleriyle sevdirerek varlıklarını yayar ve devam ettirirler. Bu cezai kuvvete “te’yid kuvveti (sanction), cezbedici kuvvete “i’caz kuvveti (prestige)” de denilebilir.
Makbul bir âdet yahut iyi bir bid’at şeklinde ortaya çıkan sosyal kurallara uymadığımız zaman, halkın ya alayına, ya kabahatli bulmasına, yahut tel’inine maruz kalırız. Kamuoyundan gördüğümüz bu tepki sosyal bir cezadır ki onun korkusuyla birçok müsbet yahut menfi kurallara müracaat mecburiyetinde kalırız. Bununla beraber bu kurallara uymak için herkesin bu sosyal cezayı düşünmesi ve bu sosyal korkuyu duyması gerekmez. Çünkü çoğunluk, bu kuralları sevdiği, cazibesine kapıldığı için itaat eder. Sevilen bir kanundan korkmaya yer yoktur. Korku duygusu ancak bu kanunu sevmeyenlere lazımdır. O halde örf bizi birinci derecede ilham ettiği aşk kudretiyle, ikinci derecede hissettirdiği ceza kuvvetiyle etkisi altına alır. Tabir yerindeyse, birincisi örfün cemal sıfatı, ikincisi celal sıfatıdır.
Örfün bu iki sıfatı açığa çıkınca, ma’ruf olan fiillerin hem yapmasını arzu ettiğimiz, hem de yapmaya mecbur olduğumuz işler olduğu anlaşılır. Ma’ruf, yapılması arzu olunan ve yapılması mecburi olan bir fiil olmakla beraber, aynı zamanda yapılabir bir iş olması da gerekir. Bu üçüncü şartladır ki ferdi fiillerden tamamıyla ayırdedilebilir. Çünkü fertler bazı ferdi reylerine sosyal kural süsü vererek, hatta bunlarda te’yid ve i’caz kuvvetlerinin mevcut bulunduğunu iddia edebilirler. Bu fertlere, “madem ki dediğiniz işlerin sosyal kural mahiyetinde olduğunu iddia ediyorsunuz, o halde seçkinler üzerine icra ediniz” denilir. Bunu yapamadıkları takdirde ortaya koydukları kuralların sosyal olmadığı ortaya çıkar. Çünkü sosyal bir amel, yapılabilen ve yapılınca beğenilen bir iştir. Bu amelin aleyhinde değil, lehinde olmak üzere bir te’yit kuvveti mevcuttur. Halbuki yapılamayan bir iş, aleyhinde te’yid kuvveti bulunan bir fiil olduğu içindir ki yapılmasına imkan yoktur. O kat’iyyen sosyal bir mahiyeti haiz olmaz. Fakat yapılmakta olan işlere gelince, bunların büyük bir kısmı da ya sevk-i tabii, ya ferdi irade ile, yahut mensup olduğu cemaatin hayatta kalan âdetleriyle, yabancı milletlerin âdetlerine uyularak yapılır. O halde her yapılan iş mutlaka örften sayılmaz. Örf yukarıda gösterilen sıfatları haiz kurallardır.
Örf, cemaat vicdanının teklif ettiği birtakım idealist kurallardır ki fertler büyük bir iştirakla bunlara yetişmeye çalıştıkları halde tamamıyla yetişemezler. Cemaat te’yid ve cezalandırma kuvvetleriyle fertleri daima bu sosyal tabakaya yükseltmeye çalışır. Fakat fertlerin kademleri hayvanlıkta olduğu için, aşağı hayattan tamamıyla yükselemezler, sosyal tabakaya ancak düşünceleri yetişebilir. Örf ile fertlerin amelleri arasında büyük bir fark olduğu içindir ki Max Nordav gibi bazı filozoflar örfleri “sosyal yalanlar” diye kabul etmişlerdir. Bununla beraber Max Nordav bu telakkisinde haksızdır. Çünkü cemaat vicdanı, fertlerine teklif ettiği kurallarda gayet samimi olduğu gibi, fertlerde de bu ülkülere yetişmek için samimi bir iştiyak ve istek bulunur. Bu zahiri yalancılık, biyolojik tabiatla sosyal tabiat arasındaki uçurumdan doğuyor. Hayat nasıl kendisini teşkil eden maddeyi tamamıyla kendine bağlayarak her uzviyette beşeri bir zeka husule getirmemişse, cemaat da bütün fertlerini tamamıyla kendi ilhamlarına bağlayarak fazilet sever insanlar haline koyamaz.
Hayvanlık ile faziletseverlik arasında büyük bir mesafe mevcuttur. Bunun içindir ki acem şairi, “Elimiz kısa, eşeğimiz zayıf.” demiştir. İmam Ali bu halin fert için bir eksiklik olmadığını şu yüce söz ile ifade buyurur: “Kişinin kıymeti himmetidir.”
Fertlerin amelleri örften büyük bir mesafe ile uzak olduğundandır ki, Kur’an-ı Kerim: “Ma’rufu emrediniz, münkeri nehyediniz” buyuruyor. Genel olarak yapılan işler ma’ruf, yapılmayan işler münker olmuş olsaydı, mü’minler ma’rufu emr ve münkeri nehy-etmek suretiyle mücahedeye memur olmazlardı.
O halde örfü, cemaatte açığa çıkan fiillerde değil, sosyal bir iman ile inanılan, sosyal bir aşk ile sevilen kurallarda aramak gerekir. Fiiller az çok bu kurallara yaklaşır ve yaklaşmak için de sosyal baskıların, yani te’yid ve cezalandırma kuvvetlerinin daima etkisi altında bulunur, fakat bu kurallara tamamıyla yetişemez. Sosyal kuralların ülkücü bir mahiyeti haiz olması esasen sosyal ülküden kaynaklanmasından dolayıdır.
Anane ve teamül de gelenek ve görenek kavramlarını ifade etmektedir. Anane, bir şeyi bir kimseden bir kimseye aktarmak, teamül bir şeyi benimsemek ve kendine iş edinmek anlamına gelmektedir. Gelenek ve görenek ise bir kimsenin bir şeyi algılaması, algıladığı şekliyle onu benimsemesi, tekrar tekrar yapması, alışkanlık haline getirmesi ve onu başkalarına aktarmasıdır. Eğer bu algılanan ve alışkanlık haline getirilen şey bir sosyo-kültürel davranış ise, sosyal anlamda gelenek ve görenekler söz konusudur ve ifade ettikleri şey belli davranış kalıplarıdır. Gelenek ve görenekler genelde gündelik hayat içerisinde uyulması gereken basit, fakat uyulmadığı takdirde görgüsüzlükle ithama sebep olan kurallardır.
Bütün bu davranış kalıplarının aralarındaki fark benimsenme, tekrarlanma, alışkanlık haline getirilme ve bir nesilden diğerine aktarılma derecelerinden ileri gelmektedir ve tabiidir ki sonuçta yaptırım güçleri de farklı olacaktır.
Sosyolojik anlamda bir davranışın kalıplaşmış bir davranış olabilmesi için davranışın tekrar edilmesi ve alışkanlık haline getirilmesi gerekir. Yukarıda kullandığımız kavramlar farklı olsa da bütün bu kavramları “âdet” ve “örf” kavramları altında toplayabiliriz.
Bir sosyal grubun üyelerinin büyük çoğunluğu tarafından uzun za-mandan beri alışkanlık halinde tekrar edilip gelen ve akl-ı selim yanında güzel kabul edilen davranış kurallarına (normlarına) “örf ve âdet” diyo-ruz.
Âdet sözlükte “eski duruma dönmek; geri çevirmek, bir şeyi tekrarlamak, üstüste yaparak alışkanlık haline getirmek” anlamlarına gelmektedir. Bu anlamda “âdet, toplum nazarında genel kabul görmüş ve öteden beri tekrarlanarak yerleşmiş bulunan uygulama” anlamına gelmektedir. Örf ise, sözlük anlamda, “tanımak, duygulardan biri vasıtasıyle bilmek, eser ve izlerini düşünerek kavramak” manasına gelir. Zıddına “münker” denir. Bu nedenle örf selim akıl sahipleri tarafından kötü kabul edilmeyen ve red edilmeyen davranış, fiil ve söz anlamlarına gelmektedir. Bu durumda âdet, akıl ve iradeden kaynaklanan, hem fertlere ve hem de topluma ait olay, hal ve davranışları içine almakta, örf de âdetlerin akıl ve iradeye dayalı söz ve fiil halindeki kısmı olmaktadır.
Her örf âdettir ancak her âdet örf değildir. Demek ki âdet örf’den geniş ve yaygındır. Örf ise âdete göre hususidir. Örfün yaptırım gücü âdetlere göre daha fazladır. Diğer bir ifade ile örflerden sapma âdetlerden sapmaya nazaran çok daha ciddi sonuçlar doğurur. Çoğu zaman hukuk kurallarından daha güçlü olarak insanlara baskı yapar ve kendilerini kabul ettirirler.
Örf ve âdetler genelde diğer toplum kuralları ile bir bütünlük gösterirler. Hepsi birlikte sosyo-kültürel yapıyı oluştururlar. Bu nedenle değişmeleri veya ortadan kalkmaları bu bütünle uyum göstermelerine bağlıdır. Mesela, bir toplumda içki içmek, zina veya hırsızlık yapmak yaygın bir hale gelebilir. Bu onların toplumda iyi karşılandığı anlamına gelmez. Bu nedenle toplumun sosyo-kültürel sistemi bu tür davranışları ya sapma kabul eder ve onlarla mücadele eder, ya da belli kalıplar içerisine alarak toplum sistemini bozmayacak şekilde kurumlaştırır; izole ederek belirli gruplar içine hapseder. Mesela ailede karı koca arasında bir cinsi ilişki vardır, ama bu zina olarak kabul edilmez. Zira cinsi ilişki toplumun yeniden üretimi için gereklidir. Aynı şekilde bazı toplumlarda hırsızlıkla ilgili birtakım gelenekler mevcuttur. İlgili toplum bu davranışları belli zaman ve mekânlara tahsis ederek genel toplum sistemi ile bütünleştirmiştir.
Sosyal değişme sürecinde örf ve âdetler değişmeye uğrarlar. Bazıları ortadan kalkar, bazıları ise yapı değiştirirler. Değişme ile birlikte toplum bir dinamizm kazanır. Bu değişme çoğu zaman bir zaman sürecinde ve belli şartlarda kendiliğinden olur. Ancak bazen de toplumun ihtiyaçları çerçevesinde tespit edilen hedeflere varmada toplum kurallarının engel oluşturduğu kanaati ve bilgisi hakim olursa belli güçler ve kişiler tarafından bunlar değiştirilirler veya değiştirilmek istenirler. Bu durumda dikkat edilmesi gerekli olan husus değiştirilmesine karar verilen sosyal normların iyi tayin edilmesidir. Aksi takdirde belli kişilerin veya yöneticilerin kafasına göre yapılacak değiştirme toplumu bunalıma ve norm çatışmasına sürükleyebilir.
Örf ve adetler toplumun bütününe (coğrafi konum itibariyle bütün bölgelerde) veya belli bir sosyal gruba (herhangi bir bölge veya sınırlı bir topluluğa, mesela belli bir zümreye veya sınıfa) ait olabilirler. Bunlardan birincisine “umumi örf”, ikincisine de “hususi örf” denir. Aynı şekilde bir topluluk herhangi bir kelimeyi ve cümleyi alışkanlık halinde devamlı olarak sözlük anlamından başka bir anlamda kullanabilir. Buna “sözlü örf” denir. Eğer herhangi bir topluluk bir işi, bir davranışı belli bir şekilde alışkanlık haline getirmiş ve sürekli yapıyorsa buna da “ameli örf “ adı verilir.
Örf ve âdetlerin resmi hukuk kuralı haline gelebilmesi için üç şartın gerçekleşmesi gerekir. Bu şartlar şunlardır:

     Maddi unsur. Bir âdetin örf ve âdet hukuku haline gelebilmesi için onun daha önceden uzun bir süre toplumda uygulanmış olması gere-kir.
     Manevi ve ruhi unsur: Buna hukuki inanç da denir. Bir âdetin örf ve âdet hukuku haline gelebilmesi için, onun zorunlu olduğuna dair bir inancın yerleşmiş olması gerekir.
     Hukuki unsur: Bu örf ve âdetin yaptırım gücüdür. Bir geleneğin örf ve âdet hukuku haline gelebilmesi için devletin yaptırım gücü ile des-teklenmesi gerekir.

Tarihi varlık alanı içerisinde toplumlar bu yazılı olmayan kurallardan (örf ve âdet hukuku) yazılı (formel) hukuk kurallarına geçmiştir. Günümüz toplumlarının girift bütünlüğü içerisinde örf ve âdet kuralları ile toplumu (bir devleti) yönetmek ve varlığını devam ettirmek mümkün değildir. Buna rağmen örf ve âdetlerin manevi kültür unsuru olarak devamı zorunludur. Çünkü manevi kültürden yoksun bir toplumun bunalıma düşmesi kaçınılmazdır. Ancak manevi kültürün maddi gelişmeye de engel olmaması gerekir.