OLİGARŞİ

415

 

OLİGARŞİ

 

Oligarşi, azınlığın
kötü yönetimi anla­mına gelen bir kavramdır. Yunanca, sayıca az anlamındaki
oligoi ile, egemenlik anla­mındaki arche kelimelerinin birleşmesiyle
oluşmuştur. Aristoteles, oligarşiyi iktidarın belli bir azınlık tarafından
adaletsiz olarak kullanılması olarak görmüştür. Ona göre, oligarşi,
aristokrasinin bozulmuş, soysuz-laşmış halidir. Egemenlik sınırlı bir vatan­daş
grubuna verilse bile, hükümetin başın­dakiler, eğer genel yaran gözönünde tutar­larsa,
yönetim şekli oligarşi değil aristokra­sidir. Oligarşi ile aristokrasi
arasındaki fark, etik niteliktedir. Oligarşide adaletsiz bir zenginlik,
aristokraside ise, erdem ha­kimdir.

Tarihsel süreç
içerisinde oligarşi, genel­likle iki temel ortamda filizlenmiştir. Bun­lardan
birincisi, kalabalık bir ülkenin veya bölgenin farklı ırktan bir grup insan
tarafın­dan istila edilmesidir. Eski Yunan’ın ilk dö­nemleri, göçler
zamanındaki Alman kabile­leri gibi. Oligarşinin filizlenmesine elveriş­li
ikinci ortam ise, askerden ve yönetimden destek almadan gücünü devam ettireme­yen,
nisbeten küçük bir grubun elinde bü­yük çapta bir servetin toplanmasıdır. Oli­garşinin
plütokrasi ile birleştiği bu duruma Yunan, italyan ve Alman şehir devletlerin­den
örnekler verilebilir. Bu noktada oligar­şi, toplumun genel refahı düşerken,
zengin­liğin bu adaletsiz dağıtımının sürdürülebilmesi için gerekli olan yasal
ve siyasal çatı olarak tanımlanabilir.

Tüm hükümet
şekillerinin eninde sonun­da bir azınlık yönetimine indirgenebileceği sık sık
tekrarlanan bir görüştür. Oligarşinin niceliksel, yani sayısal anlamı üzerinde
du­ran bu görüşe göre, aristokrasi, azınlığın yönetiminin sadece akılcı ve
ahlaksal yön­de bir meşrulaştırılması olarak görülürken, monarşinin de
kendisine bağlı küçük bir idari grup olmadan işleyemeyeceği vurgu­lanmakta,
demokrasinin ise, iktidarın halk­ta olduğu ilkesine dayanmasına rağmen,
gerçekte, karar alıcı durumdaki sınırlı bir gruba dayandığı iddia edilmektedir.
Böyle­ce, demokrasi bile, azınlığın yönettiği ve çoğunluğun yönetildiği bir
“azınlık siste­mi” olarak karşımıza çıkmaktadır. Ünlü İtalyan siyaset
bilimci Gaetano Mosca’nın, “her zaman etkin bir oligarşik kontrol kur­duğundan”
söz ettiği, “siyasal sınıfı veya Vİlfredo Pareto’nun “elitleri”
de aynı bağ­lamda ele alınabilir. Ancak, çoğunlukların perde arkasında, daima
hareket eden azın­lıkların bulunduğu bir gerçekse de, yönetim biçimlerini
birbirinden ayıran temel kriter, karar alıcıların sayısal olarak sınırlı bir
gruptan oluşması değil, bu grubun oluştu­rulma metodu, rolü ve gücünün
sınırlandırı­lıp sınırlandırıl madiği veya ne şekilde sınır­landırıldığıdır.
Demokraside kimse kendi kendini seçemez, kimse kendi kendisine hükmetme
iktidarı veremez ve bundan do­layı kimse kendisine şartsız ve sınırsız bir
iktidar sağlayamaz. Demokrasilerde iktidar dağınık, sınırlı, kontrol altında ve
sırayla kullanılır. Ayrıca, demokraside de karar al­ma bir azınlık elinde
toplanmakla beraber, demokrasi, açık ve birbirleriyle yanşan azınlıkları
sürekli olarak yaratan bir yöntemdir. Bu azınlıkların davranışı, seçmen­lerin
gelecek seçimlerde nasıl bir tepki gös­terecekleri hakkındaki tahminler ile yön­lendirilir.

Demoraksilerin özde
birer oligarşi oldu­ğu iddiası bir bakıma demokrasileri fazla­sıyla idealize
eden, onlara gerçekçi bir göz­le bakmayan düşünürlerin pratikle karşılaş­tıklarında
duyduklan hayal kırıklığını yan­sıtmaktadır. İdealize edilen demokrasinin
gerçek hayatta bulunmayışı, onların de­mokrasinin hiç olmadığını ileri
sürmelerine yol açmıştır. Yunan felsefesinden kaynak­lanan diğer saf sayısal
hükümet kavram lan gibi, oligarşi de bir yönelim biçimi hakkın­da gerçekte
bilmek istediklerimizi bize söy­lemekten uzak bir kavramdır.

(SBA)

• Tarihde az sayıda
kişilerin iktidarı el­de tuttukları çeşitli toplumlar görülmüştür. Aristoteles
oligarşiyi, kötü insanların hak­sız yönetimi anlamında kullanmıştır. Esas
itibariyle aristokrasinin donatılmış bir şekli olan oligarşinin ortaya çıkışı,
savaşlarda gücünü kaybeden yönetim kesimi karşısın­da, toplum yapısında ortaya
çıkan varlıklı­lar sınıfının devlet yöneliminde söz ve mev­ki sahibi
olmalarıyla başlamıştır. Azınlıkta olan varlıklı sınıfın etkisindeki siyasal
sis­temlerde, kamuya ilişkin kararların alınma­sı ve kuralların konulması
işiyle ilgilenmek için birtakım malî ve ekonomik gereklerin önşart olarak
konulması iktidarla daha az kişinin İlgilenmesini sağlamış ve giderek oligarşik
eğilimler göstermiştir.

Oligarşilerde iktidara
egemen olan az sayıda kişilerden oluşan grup, bir aile olabi­leceği gibi, çok
dar bir sınıf da olabilir.

Aslında oligarşi,
insan toplumlarının ta­rihsel belli bir dönemini ifade etmemekte

ve en demokratik
dönemlerde bile çeşitli Örgütferde görülebilmektedir. Ünlü İtalyan düşünürü
Roberto Michels, XX. yüzyılın başlarında Avrupa’da ve özellikle de Al-manya’daki
sosyalist partilerle işçi sendika­ları üzerinde yaptığı inceleme ve analizlere
dayanarak en demokratik örgütlerde bile ik­tidarın kullanımı ve iktidarı elde
tulan kişi­lerin genel Özelliklerinin oligarşik nitelikler taşıdığını ortaya
koyarak meşhur Oligarşi­nin Tunç Kanunu (loi de la fer d’oligarchie) teorisini
geliştirmiştir. Michcls’in teorisine göre, iktidar sahiplerinin atanmalarında
iz­lenen yöntem ister açık ve hür seçimler, is­terse kooptasyon vb. olsun her
konudaki yöneticilerin iktidarlarını sürdürme eğilimi vardır ve bu sebeple
kendilerinden sonra gelecek olanları, bir çeşit kooptasyon usulü ile
belirlerler; seçimler ise bu durumu onay­lamaktan başka bir anlam taşımaz.
Böylece tüm örgütlerde iktidar grubunun oluşumu -demokratik olsa bile- tunçtan
bir yasaya bağlı bulunmaktadır ve bir tür oligarşi de­vam etmektedir.

R. Michels’ten sonra
örgüücrde iktidar grubunun oluşumu ve yapısı üzerinde yapı­lan ampirik inceleme
ve araştırmalar da bu gerçeği doğrulamıştır.

Türkiye’de kamu
yönetiminde klasik ba­kanlıklarda Siyasal Bilgiler Fakültesi me­zunlarının,
yeni bakanlıklarda ise Orta Do­ğu Teknik Üniversitesi mezunlarının ege­men
oldukları tesbit edilmiştir ki, bu durum da oligarşik eğilimleri ortaya
koymaktadır. Davut DURSUN

OLUŞ

Tekevvün, sayruret,
tahavvül, tekamül vb. kelimeler karşılığında kufanılan oluş

kelimesi bir durumdan
öteki duruma ya da imkandan gerçekliğe geçiş, değişim süreci veya bir konunun
oluşudur.

Felsefi anlamda oluş
sorunu, Batı düşün­cesinin başlangıcında daha İonialı filozof­ların
felsefelerinde söz konusu edilir. Açık ve bilinçli bir şekilde olmasa bile nüve
ha­linde Mileüi Anaximondros’un evrenin ilk başlangıcı (arkhe) kabul ettiği
“apeiron”un sahip olduğu karşıt nitelikler varlığın olu­şunun da
temeli şeklinde düşünülmüş ol­malıydı. Ancak Anaximandros herhangi bir
açıklayıcı düşünce ileri sürmediği için, var olanın olduğu gibi kalmasına
rağmen nasıl oluyor da değişme, hareket, oluş gerçekle­şebiliyor, şeklinde bir
soruyu da araştır­maktan uzak kalıyor. Bir başka söyleşiyle var olan hem var
olarak kalabiliyor hem de kalamıyor? Bu oluş sorununa bağlanması gereken
sorunun cevabının araştırılması ilk olarak bilinçli bir şekilde Efesli
Hcrakleİtos tarafından yapılacaktır. Evrendeki tüm nes­neleri “yalnız bir
aynı” ilkenin değişimleri kabul eden Hcrakleitos, bu ilkenin de bazen ateş
bazen sıcak soluk olarak nitelediği bir “şey” olduğunu düşünür. Bu
ilk başlangıç dünyanın sınırlarından evrenin sonuna ka­dar yayılmıştır ve var
olan her şey ondan ge­lir ve tekrar ona dönmek ister. Kısacası He-rakleitos’a
göre her varlık değişmiş ateş ol­duğundan, her varlığın ateş haline dönmesi söz
konusudur. Hava ve su, ona göre, sön­mek ve yeniden olmak üzere olan ateştir.
İş­te evren düzenli aralıklarla yanıp sönen (olan ve yok olan, kevn u fesâd)
değişim ha­linde, sürekli canlı bir ateştir. Evrenin baş­langıcı ve sonu
olmadığı gibi, ne bir Tanrı­nın ne de bir insanın eseri değildir. Dünya­nın ya
da evrenin sonu denildiğinde, Herak-leitos, her şeyin ateşe dönüşünü
anlamaktadır. Bu bir anlamda göreceli bir son buluş­tur. Çünkü evren sonsuz
olarak ve durmak­sızın yeniden meydana gelmektedir. Olu­şun ve yok oluşun
sonsuz olarak birbirini izlemesi “Külli hayat”tır. Her şey akmakta­dır
(panta rei), bir nehre iki kez giremeyiz, hatta bir kez bile giremeyiz, çünkü
içine daldığımızı sandığımız dalgalar, hemen uzaklaşmışlardır. “Oraya
giriyoruz ve gir­miyoruz, oradayız ve artık orada değiliz.” Bu sonsuz
değişim ve oluşla, yokluk sürekli varlık olur, varlık sürekli yoklukta kaybo­lur.
Böylece yokluk varlığı, varlık yokluğu doğurduğundan, varolmak ve olmamak, ol­mak
ve yok olmak aynı anlama gelen algı­lardır. Öyle olmasaydı, bunlar değişerek,
birbirine dönüşmezlerdi.

Ne var ki, sürekli
oluş, sanıldığı gibi ko­lay ve engelsiz değildir. Tersine oluş, karşıt güçlerin
ve niteliklerin bir savaşıdır. Bun­lardan biri, tıpkı bir dağın zirvesinden
etek­lerine iniş gibi yukarıdan gelerek “gök ate-şi”ni katı maddeye
çevirmek isterken, öte­ki, yani karşıt olanı göğe yükselerek yeryü­zü maddesini
ateş haline dönüştürmek ister. Yeryüzündeki hayat bu karşıt güçlerin
ça-tışmasıyla meydana gelmektedir. Savaşı herşeyin babası, kralı olarak
nitelendiren Hcrakleitos, her şeyin karşıtlardan doğdu­ğunu kabui eder.
Sükunetin, durmanın, du­yumlarımızın bir sanısı (duxa) olduğunu söyleyen
Herakleitos, evrendeki birliğin, evrenin birliğinin karşıtların savaşmasıyla,
yani sürekli oluşla açıklar. Böylece felaket, değişme ve oluş mutlaktır.
Başlangıçsız ve sonsuz olan bu oluşta tek değişmeyen, sabit olan ilke, yasa,
mutlak düzen Logos’tur. Böylece Hcrakleitos oluşu diyalektik bir te­mele
dayandırmış oluyordu. Platon, Herak-leitos’un diyalektik ilkesini oluş
düşüncesiyle bağlantılı kılacak ve idea öğretisini bu yöntemle açıklamaya
çalışacaktır.

Oluş öğretisi üzerinde
yeni çağda Hegel felsefesi geniş bir şekilde duracaktır. Oluş, ona göre
varlığın gelişmesini, ilerlemesini, sürekli değişmesini anlatır. Varlığın
karşıtı olan oluşta olduğu gibi değişme de denge­nin veya istikrarın
karşıtıdır, ama yokluk (adem) var olarak düşünülemez. Çünkü her şey oluş
halindedir, diyalektik bir süreç içindedir. Hegel’e göre diyalektik evrensel
bir yöntemdir, yani hem düşünmenin hem de külli varlığın gelişme formudur.
Düşün­me ve varlık daima karşıtların içiden geçe­rek, karşıtları uzaklaştırarak
gelişir. Fakat her uzlaşmada ortadan kaldırılması gereken bir karşıtlık saklı
olduğundan, diyalektik düşüncenin varlığı bir bütün olarak kavra­masına, yani
varlığın bilincine erip özgür­lüğünü elde etmesine kadar sürüp gider. Bunun üç
safhadan oluştuğunu belirten He­gel, varlık alanını da buna paralel üç şama­ya
ayırır. Birincisine, Platon’da olduğu gibi, ideal objelerin dünyası olarak
nitelendirir. İdenin ikinci safhası ya da basamağı doğa­dır ve burada tamamiyle
başka bir varlık ya­pısı sözkonusudur. Doğa alanında bir şeyin varlığın başka
bir şey nedeniyledir. Bu ba­kımdan doğa, ide’nin özdeşliğini yitirdiği,
nesnelerin çokluğu içinde bölündüğü ve “kendisine yabancı lastiği”
alandır. Onun için doğa “oluş”un dünyasıdır. Marx He-gel’in
diyalektiğini tersine çevirerek oluşu da farklı bir şekilde açıklamaya
çalışacak­tır.

Doğrudan Herakleitos,
Hegel ve Marx felsefesiyle ilişkili olmasa da oluş sorunu XX. yüzyılda farklı
bîr şekilde tartışan sez­giciliğin kurucusu Hcnri Bergson’u da an­mak gerekir.
Varlık felsefesi karşısına bir

oluş felsefesi koyan
Bergson’a göre her şey süre (duree)’den ibarettir. Hareket halinde olan her
şey, birbirlerine etkide bulunarak nüfuz ederler. Dolayısıyla her şeyde, her an
ve her yerde değişim sözkonusudur. Aslın­da varlık değişmeden ibarettir,
denebilir ve değişmeyen şeyin varlığından söz edilmesi mümkün olmamalıdır.
Ancak Bcrgson’un oluş kavramına verdiği anlam herhalde He­rakleitos ve Hegel
felsefelerindeki anlamla aynı düzeyde ele alınmamalıdırlar.

îslam düşüncesinde
vahdet-i vücut veya sudur teorileri ile oluş öğretisi arasında belli noktalarda
benzerlik görülebilirse de, te­melde aynı mahiyete dayanmadıkları söy­lenmelidir.
Çünkü vahdet-i vücut veya su­dur teorilerinde mutlak bir varlığın, yani
Allah’ın temel alındığı ve sürekli tecelli ya da yaratışlar ile Allah’ın
varlığının mullak-lığına ve kudretinin sonsuzluğuna işaret sözkonusudur.

İsmail KILLIOĞLU