Nurullah Ataç Hayatı, Edebi Anlayışı, Eserleri (Edebi Şahsiyetler)

27

Eleştirmen, denemeci ve yazar.  23 Ağustos 1898’de İstanbul’da doğdu, 17 Mayıs 1957’de Ankara’da öldü. Cumhuriyet döneminde eleştiri ve deneme alanı dışında hemen hemen eser vermeyen sayılı yazarlardan biridir.

Nurullah Ataç, 23 Ağustos 1898’de Hammer’in Osmanlı Tarihi isimli kitabı Türkçe’ye çeviren Mehmet Ata Bey’in oğlu olarak İstanbul’da doğdu. Nurullah ataç’ın babası Mehmet Ata başarılı bir öğretmen idi. İlkokuldan sonra Galatasaray Lisesi’nde 4 yıl okudu. Daha sonra eğitimine İsviçre’de devam etti. Babasının ölümünün ardından 1919’da İstanbul’a döndü. 1922 yılına kadar İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ne devam etti fakat tamamlayamadı.

Fransızca öğretmenliği ve mütercimlik yaptı. 1945’den sonra Cumhurbaşkanlığı çevirmeni olarak görev yaptı. 1957’deki ölümüne dek TDK yayın kolu başkanı görevinde bulundu.

1926 yılında Leman Ataç ile evlendi. Bu evlilikten , daha sonra babasının hayatından kesitleri anlattığı kitabı “Babam Nurullah Ata甑ın yazarı Meral Ataç Tolluoğlu 1926’da doğar.

İlk şiirleri Dergah’ta yayımlandı. Fransız, Latin ve Rus klasiklerinden çeviriler yaptı. Gazete ve dergilerde eleştiri ve deneme türünde yazılar yazdı. Eleştiri yazılarıyla Türk edebiyatında izlenimci eleştirinin ilk örneklerini verdi. Akşam’da tiyatro eleştirmenliği, Hakimiyeti Milliye, Ulus, Milliyet, Tan, Posta, Cumhuriyet, Son Havadis, Dünya gazetelerinde eleştiri yazıları çıktı. Denemeleri Türk Dili, Varlık, Yedigün, Ülkü, Seçilmiş Hikayeler dergilerindedir.

Ataç yazı hayatına tiyatro eleştirisi ile başlamıştır. İlk yazısı 1921’de Dergâh’ta yayımlanan “Türk Tiyatrosunda İlk Göz Ağrısı” adlı tiyatro eleştirisidir. Ataç, tiyatro eleştirisi ile ilgili yazılarını Dergâh ve Akşam dışında Hâkimiyet-i Milliye, Milliyet, Son Posta, Haber-Akşam Postası, Ulus, Son Havadis gazetelerinde ve Hayat, Darülbedayi (Türk Tiyatrosu), Yeni Adam, Ülkü dergilerinde yayımlamıştır. Bu gazete ve dergilerde 1921-1957 yılları arasında tiyatro hakkında yaklaşık 125 yazısı bulunmaktadır ve bu yazıları kitaplarına girmemiştir. Ataç, tiyatro eserleri için yazdığı eleştirilerle Türk tiyatrosu için bir yol gösterici olmuştur. Batılı tiyatroyu yakından tanıyan Ataç, Türk tiyatrosunun ve seyircisinin Batı’nın seçkin oyunlarını oynayacak ve izleyecek seviyeye gelmesi için çok çaba harcamıştır. Ataç tiyatro hakkında yazmış olduğu tenkitlerle sadece tiyatro sanatı ile ilgili teorik görüşlerini ve Türk tiyatrosunun tarihî gelişimini gözler önüne sermekle kalmamış, aynı zamanda bu sanatın ülkemizde gelişimine de katkıda bulunmuştur.

Edebi tarzı
Dilde sadeleştirme ve özleştirme hareketinin savunucularındandır. Türkçe’deki yabancı kelimeleri kullanmamış, dille düşünce arasında dolaysız bir ilişki olduğunu, somut düşünme geleneğinin doğabilmesi için kavramların saydam, hangi kökten geldiklerinin anlaşılır olması gerektiğini vurgulamıştır. Bu yol da, Ataç’a göre, Latince, Grekçe, Farsça, Arapça gibi yabancı dillerin eğitimini zorunlu kılmak başarılamayacağına göre, bunlardan alınan kelimelerin Türkçe’leştirilmesinden geçer:
“     Uydurma dil dediler mi, bir şey söylediklerini sanıyorlar. Söyleyim ben size; Bu uydurma sözünü, Türkçecilik akımına karşı bir silah diye kullanmaya kalkanlardan ne dediğini bilen, şöyle gerçekten düşünerek konuşan bir tek kişi tanımıyorum. Evet, uyduracağız, bizim yaptığımız, uydurduğumuz kelimeler de yavaş yavaş halka işleyecek, eski Arapça, Farsça kelimelerin işlediği gibi. Onların yerini tutacak.[8]     ”

Bazı yazılarında arı Türkçe kullandığı için anlaşılmaz olarak eleştirilmiştir. Onu eleştirenler arasında Attilâ İlhan, Halit Fahri Ozansoy gibi isimler vardır. Divan Edebiyatı geleneğini iyi bildiği anlaşılır, kişisel olarak zevk aldığını da belirtir, fakat zamanını doldurmuş bir edebiyat olduğu görüşündedir. Yazı diliyle konuşma dili arasındaki uçurumu kapatma çabasının bir parçası olarak özgün Türkçe’yi ve devrik cümleyi kullanmasıyla döneminin yazarlarını da, daha sonraki kuşaklarıda etkilemiştir.
“     Oysaki ben, öz Türkçe için nice kazançları teptim, rahatımı kaçırdım, üzdüm kendimi, adımı deliye çıkarttım. Hepsi de ne dediklerini bilmez, kafalarına düşüncenin gölgesi bile girmemiş birer alıktır bana deli diyenler. Öz Türkçeye özenişim de duygularımın etkisiyle değildir. Latince, Yunanca öğretilmeyen bir ülkede tek doğru yolun, tek usul (akla uygun) yolun öz dile gitmek olduğunu düşüncemle anladım da onun için o yolu buldum.   ”

Ölümü
1953 yılında şeker hastalığı ortaya çıktı. Eşinin 1955 yılında ölümünün ardından karaciğer ve böbrek rahatsızlıkları başladı. 17 Mayıs 1957 yılında İstanbul Numune Hastanesi’nde öldü.

Ölümünden sonra birçok edebiyat ve sanat dergisinde kendisi için özel sayı çıkartılmıştır ve hakkında 2 kitap hazırlanmıştır. Bunlardan ilki 1959’da Tahir Alangu’nun hazırladığı Ataç’a Saygı isimli, O’nun için yazılmış yazıların derlendiği bir kitaptır. İkincisi ise, Türk Dil Kurumu’nun 1962’de Ankara’da çıkardığı Ataç isimli kitaptır.

Ayrıca ölümünün bir sebebi tam olarak belli değildir ve rivayete göre öldürüldüğü ama niçin ve kim tarafından öldürüldüğü belli değildir.

Eserlerinin  ilk baskıları Varlık Yayınları tarafından çıkmıştır:

* Karalama Defteri-Sözden Söze (1952)
* Ararken-Diyelim (1954)
* Söz Arasında (1957)
* Okuruma Mektuplar (1958)
* Günce (1960)
* Prospero ile Caliban (1961)
* Söyleşiler (1962)
* Günce 1-2 (1972)
* Dergilerde (1980)
* Söz Sende (1956)