MÜSTEKBİR

 

MÜSTEKBİR

 

Arapça
“ke-bü-re” fiilinin istifa! babın­dan ism-i meful bir kelime.
Büyüklük, bü-yüklenmck, büyüklük göstermek anlamla­rına gelir. Kur’an’ın önemli
terimlerinden biridir. Istikbar, yani büyüklük, büyük ol­ma, kibriya ve kibir,
hem Allah için; hem de insan için kullanılır.

Terimin bu iki
kullanımı aynı zamanda

dini ve toplumsal iki
önemli olguyu ifade eder. Dolayısıyla bir kullanımı yerinde ve olumlu, diğer
kullanımı haksız ve olumsuz anlamlar içerir. İnsana ve varlık dünyasında yer
alan varlıklara göre büyüklük sadece Allah’a özgü bir sıfattır. Çünkü O
yaratıcı, düzen koyucu ve hayat vericidir. Bütün kudret O’nun elindedir. O olmasaydı,
hiçbir şey varolamazdı. O’nun dışında kalan her-şey sınırlı, sonlu, aciz ve
güçsüzdür. Evreni yaratan, insanı varlık alemine çıkaran, ona hayat, suret,
biçim veren, onu nzıklandıran, öldüren, dirilten ve ondan hesap sorup ey­lem
(amel)lcrine göre karşılık verecek olan, sadece Allah’tır. Bütün bu kozmik ve
varo-luşsal gerçekler Allah’ın büyüklüğüne ta­nıklık eder.

Gerçek yaratıcı ve
mülk sahibi Allah’la, mukayese edildiğinde, milyarlarca geze­genden bir
gezegende yaşayan ve hayatı türlü ihtiyaç ve araçlarla çevrili olan insan,
hakiki büyüklüğün kendisine ait olduğunu öne sürse, büyüklense, bu açık bir
mantık­sızlık ve haksızlık olur.

Ancak insanın, bu
mantıksızlık ve hak­sızlığı yüce bir sıfat şeklinde kendine nisbet ettiği de
bir olgudur. Şu halde negatif an­lamda İstikbar bu insanî düzlemde ortaya
çıkar. Bazan insan yaratılışını ve ontolojik gerçeğini gözardı edip Allah’ın
kendisine yönelttiklerine karşı büyüklüğe kapılır, yer­sizce gururlanıp
iradesine başkaldırır (A’raf:36). Kuşkusuz bu, yaratılışın başında yanılgıya
düşüp ilk büyüklenme hatasına düşen îblis’in kötü bir geleneğidir.
(Baka-ra:34). İşte kendi tarihini yaşayan insanı, Allah, bu saçma ve haksız
tutumdan dolayı yerer, onun bu tavır ve eyleminin kendi yı­kımını hazırladığını
haber verir.

Yine geçmişle
büyüklendiği için birçok

kavim, kendilerini
doğruya, hidayete ve Al­lah’ın iradesine tabi olmaya çağıran pey­gamberleri
yalanlamış, onlara karşı koy­muş, böylelikle azaba uğramayı haketmiş-lerdir.

Ontolojik ve tarihsel
düzlemde yaşanan bu olayın, toplumsal hayatta izdüşümleri var. Kur’an-ı Kerim,
toplumların sosyolojik realitelerini tasvir ederken iki sınıfın birbir­lerine
göre karşılıklı ve fakat çelişkili ko­numlarından sözeder. Bu iki sınıftan biri
güçsüz veya güçten düşürülmüş müstaz’af-lar, diğeri de müstekbirlerdir.
Müstaz’afları hakimiyetleri altına alan müstekbirler, bir yandan yukarıda
anlattığımız gibi, Allah’a ve O’nun gönderdiği peygamberlere karşı büyüklenip
isyana geçerler, diğer yandan zayıf, güçsüz ve çaresiz halk kitlelerine, yı­ğınlara
karşı aynı büyüklenme tutumunu sürdürürler.

Müstekbirler sınıfının
iki kategorik zümreyi içerdiği söylenebilir. Biri önde ve ileri gelenler
anlamında olan mele’ diğeri refah ve servet erbabı mûtref zümreler. Bu anlamda
ilki siyasi, dini ve idari kategoriyi, ikincisi de ekonomik kategoriyi ve bu
kate­goriler içinde temerküz elmiş güçleri ifada eder. Mele’ denen önde
gelenler askeri, bü­rokratik ve politik çevrelerdir. Bir ülkenin mutlak
hükümdarı mele’ olabildiği gibi, ona yönetiminde yardımcı olan askeri ve idari
Çevreler de mele’ kategorisine girer. Tarihte mele1 dediğimiz önde gelen
sınıfların, ço­ğunlukla büyüklenip Allah’ın iradesine kar­şı çıktıklarını ve
peygamberleri çeşitli iş­kencelere uğrattıklarını gözlüyoruz. Bun­dan dolayı
mele’ ile istikbar arasında yakın bir ilişki kurulmuştur (A’raf, 75, 88). Bu
çevrelerin peygamberlere karşı çıkarken öne sürdükleri gerekçe, peygamberlerin

çevrelerine halktan,
sıradan insanları, köle ve yoksulları toplamış olmaları ve bu sınıf­ları
yönetime ortak etmek istemeleridir. Mele’ olanlara göre, bu insanların siyasal
katılımda bulunmaya haklan yoktur, çünkü bunlar, aşağılık, sıradan, görüş beyan
et­mekten yoksun ve “ayak takımı” sürülerdir (Hud, 27). Bu sürüler,
ancak seçkin çevre­lere hizmet etmek, onlara boyun eğmekle yükümlüdürler.

Mele’ terimi, az da
olsa görüşlerine baş­vurulan danışma meclisi üyeleri anlamında da kullanılır
(Nemi, 38). Bu kullanım, teri­mi istikbar olayının dışına çıkarır. Ancak genel
olgu mele’ ile istikbar arasında varo­lan kuvvetli bağdır.

Müstekbirler sınıfının
diğer bir kategori­si de, ekonomik gücü elinde bulunduran mütref zümresidir.
Bunlar bir ülkenin mali, ticari ve ekonomik hayatım kontrol eder, bu konumlan
onlara büyük bir refah, servet ve güç katar. Adil olmayan bir bölüşüm siste­minin
emek sömürüsüne dayalı yapısı, böy­le zümreleri besleyip ortaya çıkaran en bü­yük
etkendir. Bir kere servet ve refahı elle­rine geçirdiler mi, artık bu
zümrelerin bü­yüklük göstermeleri, Allah’ın hükümlerine, yoksullan ve emek
sahiplerini koruyan adil bölüşüm sistemine karşı koymaları kaçınıl­mazdır.
Bundan dolayı tarih boyunca yok­sullardan, güçsüz ve köle sınıflarından yana
olan Peygamberlere karşı ilk başkaldıranla-rın bu sınıflardan olması şaşırtıcı
değildir (İsra: 16,Sebe:34).

Kur’an’a göre mütref
ve mele’, karşılık): ilişki ve işbirliği içinde müstekbirler sınıfı­nı meydana
getirerek yoksul, güçsüz ve kö­le sınıflan olan müstaz’aflara karşı birleşir­ler.
Bu derin toplumsal çelişki, ikincilerden yana tavır koyan her peygamberin
gelişinde istisnasız bütün dchşetiyle ortaya çıkmış, çatışmalara yolaçmıştır.
Bu, toplumların sosyolojik ve realiteleri olarak tarih boyun­ca gözlenmektedir.

Ali BULAÇ Bk.
Mustaz’af