MONOPOL Bk

208

 

MONOPOL Bk. Tekel MONROE DOKTRİNİ

 

Amerika’yı askerî ve
siyasî bakımdan Avrupa kuvvetler dengesi dışında tutmaya çalışan dış politika
stratejisi. ABD’nin 5. Başkanı James Monroc’nun 2 Aralık 1823’de Amerikan
kongresine gönderdiği mesajda yer alan ve ilkeleri belirlenen bu strateji,
Amerikan dış politikasında Mon-roe Doktrini adını aldı. Doktrine göre
“ABD, Avrupa’nın işlerine karışmamak-

taydı”,
“Avrupa ile hiçbir politik ilgisi yok­tu ve Avrupa’nın içişlerine de
karışmaya­caktı.” Buna karşılık “Avrupa devletleri de Amerika
kıtasının içişlerine karışmamalı ve Amerika kıtasından uzak
durmah”ydi-lar. “Amerika’nın bu isteğine rağmen, eğer herhangi bir
Avrupa devleti Amerika kıta­larına ayak basar ve bu kıtalarda bir sömür­gecilik
teşebbüsünde bulunursa, ABD bu hareketi düşmanca bir hareket sayacak ve Avrupa
devletleri ABD’yi karşısında bula­cak” ti.

Monroe Doktrini, ilk
bakışta bir Ameri­kan izolasyonİzm’İ gibi bir izlenim veriyor­sa da, bu
“coğrafi, kültürel veya iktisadi bir yalnızlık” değildi ve gündemde
de böyle bir şey hiçbir zaman yer almamıştı. Bu doktrin yalnızca askeri bir
stratejiydi. ABD, arka planda pasif bir yayılma harekelini sür­dürmüş, açık
kapı politikası ‘m desteklemiş; Çin ve Japon limanlarını 1854’de donanma
toplarının tehdidiyle Amerikan tacirlerine açtırmıştı. Asıl amaç, bu politika
çerçeve­sinde diğer Amerika kıtasındaki devletlerle ilişkileri daha da
geliştirmek, buna karşılık kendisinin bulunduğu konuma tehlike ola­bilecek
Avrupa’lı devletlerin faaliyetlerini engellemek, Amerika kıtasında tek başına
söz sahibi olmaktı.

Monroe Doktrini,
birkaç evreden geçti. Ortaya çıkışından sonra, aşağı yukarı 20 yıl doktrinin
taşıdığı mesaja pek fazla önem verilmedi. Ancak Texas’m ABD’ye katıl­masını
önlemeye çalışan İngiltere ve Fran­sa’nın politik manevralarının etkili olmaya
başlaması, İngiltere’nin Orcgon ve Kalifor­niya üstündeki amaçlarını
gerçekleştirme­ye çalışması üzerine, 2 Aralık 1840’da ya­yınlanan bir
bildirgeyle Monroe Doktrini tekrar ele alındı. 1848’dc bildiri İngiltere ve

İspanya’ya karŞ’
yeniden silah olarak kulla­nıldı. 1850’lerin sonuna doğru Monroe’nun bildirisi
daha da büyük bir önem kazandı. “Milli bir dogma” haline geldi ve
“doktrin” olarak görüldü, yücetildi. Üstelik bu doktri­ni artık
yabancı ülkeler de tanımaya başla­mışlardı. İspanya 1861’de Dominik Cum­huriyeti
üstündeki hakimiyetini yeniden ileri sürünce, Monroe Doktrini İle karşılaş­tı.
1870’den sonra ise, doktrin daha liberal bir şekilde yorumlanmaya başlandı.
1870’dcki tebliğ ile Monroe Doktrini iyice açıklığa kavuşturuldu. Bu
açıklamalardan sonra, “yalnız Avrupa devletlerinin toprak edinmeleri”
doktrine aykırı sayıldı. Bir Fransız grubunun 1880’lcrin başında Pana­ma
Kanalı’nı açma teşebbüsünü önlemek, bu kanalın ancak ABD’nin garantisiyle ya­pılabileceğini
belirtmek için Monroe Doktrini’ndcn sık sık söz edildi. ABD’nin 1895’de İngiliz
Guinea’sı ile Bolivya ara­sındaki anlaşmazlığa karışması, Büyük Bri­tanya’yı kuvvet
kullanmaktan vazgeçmeye ve hakeme başvurmaya mecbur bıraktı. Do­layısıyla
Monroe Doktrini görevini bir kez daha yapmış oldu. 1902’de Venezuela’mn
İngiltere, Almanya ve İtalya tarafından ku­şatıldığı görüldü. Amerikan kamuoyu
buna Şiddetle karşı çıktı ve Monroe Doktrini’ni ileri sürdü. İngiliz devlet
adamları bu ka­muoyu baskısı karşısında Monroe Doktri­ni’ni kabul ettiler.
Ancak Almanya buna ya­naşmadı. Başkan Roosvelt 1940’daki bildi­risinde,
“kimi gelişmelerin Batı yan küre­sinde güçlü bir ülkenin harekete
geçmesine yol açtığım ve Monroe Doktrininin ışığı al­tında bu ülkenin ABD
olabileceğini” belirt­ti. 1919’da Monroe Doktrini, Paris’te hazır­lanan
Milletler Cemiyeti antlaşmasıyla ye­niden gündeme geldi. Barış antlaşmasına,

doktrin ile ilgili
şartlar konulması üstünde ısrarla duruldu. Müphem bir şekilde de ol­sa, Monroe
Doktrini’ni koruyan bir hükme yer verildi.

Bu arada, Latin
Amerika’da Monroe Doktrini sanıldığı gibi memnunlukla karşı­lanmadı. ABD’nin
asıl emellerini sezen La­tin Amerika ülkeleri bu doktrini endişeyle ve
kızgınlıkla karşıladılar. Latin Amerika ülkeleri, bu bildiriyle Avrupa
saldırısından çok, ABD’nin müdahalesinden ürkmeye başladılar ve bu ülkelerde
Amerikan ege­menliğine karşı muhalefet gittiçe güçlen­meye başladı. Bunu
farkeden ABD, Mon­roe Doktrini’ni daha muhafazakarca yo­rumlamak ve savunma
ilkesine dayandır­mak zorunda kaldı. Ancak Almanya’da Adolf Hitler’in iktidara
gelmesi, Monroe Doktrini’ne yeniden anlam kazandırdı. 1947’de Rio de Janeiro’da
imzalanan Ame­rika ülkeleri arası karşılıklı yardım anlaş­masında, “bir
Amerikan ülkesine karşı gİri-Şİlen saldırının şiddetle karşılanacağı” ka­bul
edildi. Böylece Monroe Doktrini daha da geniş bir anlama sahip kılındı. Ancak
1. ve 2. Dünya Savaşlan’ndan sonra, değişen gelişmeler karşısında çıkarlarını
gözönüne alan ABD, bu politika stratejisinden vaz­geçti. Çünkü artık sözü geçen
bir dünya devleti olmuş ve milletlerarası politikada birinci plana yerleşmişti.

Amerikan dış
politikasında Monroe Doktrini adını alan bu dış politika stratejisi­nin
sonucunda, Avrupa devletleri sömürge alanlarının büyük bir kısmını Amerika’ya
terketmek zorunda kaldılar. Her ne kadar Latin Amerika ülkeleri
bağımsızlıklarını kazanmış gibi göründülerse de, aslında yan sömürge durumundan
kurtulamadılar.

ABD’nin dolaylı ve
dolaysız İktisadi, askeri ve siyasi gücüne boyun eğmek zorunda kal­dılar.
Politikada, askeri alanda ve ekonomi­de kendinden daha ileri bir Avrupa görmek
istemeyen ABD, Monroe Doktrini ile Av­rupa’nın bu gücünü kırıp pek çok yerdeki
kuvvet boşluklarından yararlandı; her türlü fırsatı değerlendirip kendini
güçlendirdi. Hawaü, Guam ve Filipinleri kolaylıkla ele geçirdi. Çin ve
Japonya’ya kaba kuvvetle etkilerde bulundu. 1934’dc Milletler Cemi-yeti’nden
çekilen Japonya, Monroe Doktri-ni’nîn etkisinde kaldı ve Asya’nın Monroe
Doklrini’ni ortaya attı. Japonya’ya göre “Asya Asya’lılann”dı. Benzer
bir etkilenme de daha sonraları Afrika’da görüldü ve Afri-ka’hlar “Afrika
Afrikalılarındır” sözünü sloganlaştırdılar.

Adem KANDEMİR