Monokl – Hegel Özel Sayısı

Wolfgang Welsch – Saltık İdealizm mi Evrimci Düşünce mi?
Saltığa Dair – Ancak İdealizmin Ötesinde (s. 22-65)

Hegel saltığın temelde tin olduğuna inanır.
Eğer saltık tamamıyla süreçsel ise o halde devimi kesinlikle kendi kendini doğuran bir hareket olmalıdır.
Hegel tamamen genetik (kendi kendini doğuran) bir mantık kavramını geliştirmiş ilk ve tek kişidir.

Mutlaka ki idea’yla birlikte doğaya da belli bir bağımsızlık atfedilmiştir. Doğa idea’nın kendindelik hali değil “idea’nın olumsuzudur,” ideanın başkalık halidir. Hem bu durumu hem de doğaya özgü kendi dışında olma kipini göz önünde bulundurarak Hegel ‘doğada kavramın zayıflığı’ yazar ve buna olarak doğada nasıl olumsallığın ortaya çıktığını gösterir. (s. 28)

Gelişim doğada değil tinde başlar.
Doğada güneşin altında yeni bir şey olamaz… Ancak tinsel temelde meydana gelen değişikliklerden yenilik çıkar.

Bütün temelde ‘tindir’ ve tinin özü eksiksiz öztanımından oluşur.

Mantık, saf biçimi ancak en sonunda ışığa çıkan doğa ve tin sürecinin temel katmanı olarak anlaşılabilir.

Mantık gerçeğin atası değil ikizidir.

Hegel’in ‘İdea’ adı altında hedeflediği, kavram ve gerçekliğin birliği(dir).

Bilinç, tinin vücut bulmuş halidir.

Çeviren: Vanina Kutelas
Monokl
Hegel Özel Sayısı
Sayı: 4-5, 2008 (s. 22-65)




Wolfgang Bonsiepen – Hegel’in Tinin Görüngübilimi Kitabının Problemleri (s. 66-82)

Çalışma, yayınlanmasından sonra olduğu gibi, antropoloji, sosyal psikoloji, tarih felsefesi, bilgi kuramı ve mantığı birbirine çok başarılı bir şekilde bağladığı için büyük bir etki yaratmaktadır ki bu, sözü edilen disiplinlerin daha sonraki ayrışmasından sonra imkansız görünen bir başarıdır.
Hegel, Kant’ın transendental felsefi başlangıcını ve Fichte’de olduğu gibi Schelling’teki transendental idealizm sistemlerini terk eder ve Schelling’in özdeşlik sistemindeki ontolojik yanı devralır.
Özellikle Hegel’in inanç ve bilgi adlı yazısı Kant ve Fichte’nin transendental felsefelerine karşı yönelir, Hegel burada, sonsuz olanın düşüncesinde ve görünüşünde öznelliğin tüm sineklerinin yıkılması gerektiğini talep eder. Hegel’in Fichte ve Schelling’in Felsefe Sistemleri Arasındaki Fark (1801) adlı ilk felsefi yayınında mutlak olan, kendinden oluşan ve yaşamın çıkmasına izin vermek için kendi uçurumunda tüm sonlu varlığı saklamak zorunda olan ‘yokluk’ olarak anlaşılmıştır.
Hegel, mantık ve metafiziğe giriş yazılarında bilinci bilinç yapan deneyim kavramını geliştirmiştir.
Hegel, bilinci kendi kendine dayanan negatif birlik olarak anlarken, bilinç, saf ilgi-kuramsal bir teori içinde düşünülmektedir.
Özbilinç
Özbilinç kavramı da negatif birliğin bir formu olarak anlaşılmalıdır. Hegel, transendental filozoflar gibi özbilinçten değil, aksine bilinçten yola çıkar.
Gerçek özbilinç Hegel için, böyle soyut bir pozisyon değildir, aksine o başka bir özbilincin bulunduğu yerde varolur.
Eğer köle, çalışmasıyla kendini özgürleştirirse ve efendinin egemenliğini alt ederse, tekil olan genel olana dönüşür.
Tözün özne oluşu: Birey, doğal varlığından vaz geçerken, tarihsel dünya ile çatışma içinde kendini kendinden, töz kendini gerçekleştirmelidir.
Ernst Cassirer, Hegel’in çalışmasını bu anlamıyla okumuş gibi görünür. O sembolik formların felsefesinde modern görüngübilime dayanmamaktadır, aksine Hegel’in görüngübilim’ine dayanmaktadır. İfade işlevi, temel işlevi (dil), ve anlam işlevi (bilim) onun için sembolik bilginin formlarıdır. Cassirer, Kant geleneğinin yasa kavramına sıkıca bağlıdır ancak görür ki, bu ancak sadece sembolize edilebilir ve başka bir tözsel olan şeye atıfta bulunur. Çok istenirse eğer Cassirer’in düşünce çizgisinin ilerlemesinde estetik bakış açısının benimsenmek zorunda olduğu söylenebilir.

Çeviren: Toros Güneş Esgün
Monokl
Hegel Özel Sayısı
(s. 66-82)




Dietmar H. Heidemann – Tinin Görüngübilimi’nde Hegel’in Duyusal Kesinlik Eleştirisi (s. 83-93)

Duyusal içeriklerin bilinci olarak bilme, kavramsal yetilerin kullanımı olmaksızın mümkün değildir; bu Hegel ve Kant’ın bu bağlamda ortak görüşüdür.
Kavram, Kant’ın transendental mantığında tanımladığı gibi kendisi aracılığıyla çeşitli tasarımların ortak bir tasarım altında düzenlenmesini sağlayan bir işlev niteliğindedir. Böylelikle kavram, niteliklerin biraradalığından farklı bir şey değildir ve altında ona ait olarak yer alan tek tek durumlara ortak bir yapı kazandıran analitik özdeşlik olarak düşünülür.
Duyusal bilinç dolaysız değildir.
Bilen olarak bilincin nesnelerle ilişkisinin dolaysız olması sadece kavramlar aracılığıyla mümkündür.
Kant, kendi kuramında görü ve kavramın şemalar aracılığıyla uzlaştırılmasını gerekli görmekte; Hegel ise duyusal kesinliğin epistemik açıdan eksik göründüğünü ve algılama sürecinde bir şeyi doğru kabul etmenin aşılması gereken biçimi olduğunu belirtmektedir. Bu sonuç Hegel’e naif gerçekliğe karşı ve dış dünyanın gerçekliğine karşı tam anlamıyla dile getirilmemiş kuşkucu bir agümanı yapılandırma yolunu açmaktadır.
İnsanlar şeylerden değil, şeylere ilişkin teorilerden rahatsız olurlar.

Çeviren: Müge Akpınar
Monokl,
Hegel Özel Sayısı
(s. 83-93)



Rolf-Peter Horstmann – Hegel’in Mirası Nedir ve Bu Mirasla ne Yapılabilir (s. 94-101)


Hegel’in felsefi düşüncedeki temel amaç, farklı açılım ve görüntü formları içinde gerçekliğin bütününü tek bir varlığın kendini açma aktivitesinden ibaret gören bir sürecin sonucu olarak anlaşılmalıdır.
İlk iddia; gerçekliğin bütünü olan, kendini açan varlığın akıl olarak anlaşılmasıdır.
İkinci iddia metodolojiktir. Gerçekliğin ne olduğunu bulmak istiyorsak, gerçekliği anlamak için geleneksel yaklaşımları terk etmemiz gerektiğine inanmamızı istemesidir.
Üçüncü iddia ise epistemolojik olandır. Bu, bilgini ancak ben-bilgisi olarak düşünülebilmesi iddiasıdır.
Varolan herşey akıldır.
Aklın mantığı olma ile akıl birdir ve tek gerçek varlıktır.
Bilgi, bilen özne ile bilinen nesne arasında kurulan bir ilişkiden ibarettir. Eğer bilen özne nesnesini gerçekte olduğu gibi kavrarsa o bilgidir.
…bilginin öznesi sadece aklın kendisidir.
En nihayetinde, gerçekliğin aslında ne olduğunun bilgisine sahip olmak, (bilmeye gelmek) kendinin bilgisine ya da ben-bilgisine varmaktır.

Çeviren: Nezihe Dede
Monokl,
Hegel Özel Sayısı
s. 94-101)



Robert Pippin – Tinin Görüngübilimi’nde Edebiyat Statüsü: Kavramların Yaşamı Üstüne (s. 102-111)

…güzel şeylerin asıl işlevi çözülmeye karşı bir direnme ve de ahenk birliğin yaratımıdır.

…kişi kendini ancak ötekinin yansımasında sever ve tanır.

Tinin krallığı tinin ürettiklerinin Reich’ı, ve özellikle de kendini bilmeye yönelik yansıtma girişimleridir. Tin aslında, Hegel’in paradoksal şekilde ifade ettiği gibi, kendi kendisinin sonucudur: Kendisini nasıl anlıyorsa odur, eğer kendi ürettiklerinde ifade bulduğu haliyle kendisini anlayabilirse.

Çeviren: Elis Simson
Monokl,
Hegel Özel Sayısı
s. 102-111)



Tom Rockmore – Hegelci Fenomenoloji ve Kantçı Epistemoloji Üzerine (s. 112-118)

Hegel ve Kant’ın yalnızca farklı değil, birbirlerinden bağımsız konularla ilgilenmiş olduklarına yönelik üzücü bir düşünce eğilimi söz konusudur. Aksine ben, ‘Alman İdealizmi’ terimininde ortaya koyduğu gibi, onların bilgi sorununa kendine özgü bir idealist yaklaşım getirmeye dönük uzun soluklu bir girişime dahil olduklarına inanıyorum. Başka bir yerde, idealizm çeşitlerini birbirinden ayıran farklılıklara ve Alman idealistlerini birbirine bağlayan bir bağ olarak epistemolojik konstrüktivizme dikkat çekerek ‘idealizm’ anlamına açıklık getirmeye çalışmıştım. Burada ise idealist konsrüktivizmin özündeki fenomenolojik boyuta dikkat çekeceğim.
Fenomenolojiyi Husserl’in keşfetmiş olduğuna dair ve onun konumundan öncelleriyle ilgisiz olduğunu ima eden hatalı bir kanı vardır. Alman idealizminin derin fenomenolojik doğasını ve hem Alman idealizminin hem de yakın zamanın fenomenolojisinin Kant’a olan gerçek borcunu kavramak için, birlikte nadiren ele alınmış olan felsefi yaklaşımların ilişkisinin anlaşılması gerekiyor. (s. 112)
Kant bilginin olanağının zihinden bağımsız dışsal dünyayı güvenilir biçimde olduğu gibi kavramayı gerektirmediğini kanıtlar. Konsrüktivizm, metafiziksel gerçekliğin yerine empirik gerçekliği koyar. (s. 113)
Hegel’e göre, Fichte gerçek bir Kantçı olmasına rağmen, Kant gibi özne ve nesnenin, bilen ve bilinenin temel konsrüktivist özdeşliğini kanıtlamakta başarısız olmuştur.
Hegel Fichte’den Kant’ın Kopernikçi okumasını devralmıştır. Vurgusunda bazı değişikliklerle birlikte Hegel aynı temel Kant okumasını daha sonraki bütün yazılarında korur. Ne Newton ne de Kantbilişsel nesnenin birliğini kavrayabilmişlerdir. Bilinç düzeyinde kanıtlanması olanaklı olmayan bu zorunlu birlik yalnızca öz-bilinç düzeyinde kanıtlanabilir.
Kant’ın yaklaşımı yalnızca görünüşlerin bilgisini verir, ancak kendinde şeylerin bilgisini vermez. (s. 115)
Kant’a göre hakiki nesneleri değil yalnızca görünüşleri bilebileceğimize göre eleştirel felsefe bize görünüşün ardındaki hakikate erişemeyeceğimizi öğretir.
Hegel’in bilgi iddiası, bilginin koşulunu, bildiğimiz şeyin oluşturulması açısından, bağımsız bir nesne olarak değil, bağımlı bir nesne olarak açıkladığı için konsrüktivistir. Bu, Hegel için bilginin bilince dayalı olmaktan çok öz-bilince dayalı olduğunu söylemenin başka bir yoludur.
Hegel bilgiyi, önceki deneyime dayanan teorilerin denendiği ve sonra, eğer deneyim sınamasını geçememişlerse daha sonra yeniden formülleştirildikleri bir süreçten çıkıyor olarak açıklar. (s. 116)
Aklı sınırlayan Kant genel olarak bilgi için anlamaya güvenir. Hegel’in en azından soyut olarak aklın kendisinin bütünüyle gerçeklik olduğunun kesin olduğu iddiası düşünce ve varlığın birliğini ifade eden Kantçı tezden, yani İdealizmin kalbinde yatan Kopernikçi konsrüktivist tezden türetilmiştir. Aslında Hegel Kant’ı hem Fichte’ye hem Kant’a karşı okur. Hegel, aklın bütünüyle gerçek olduğu iddiasının idealizmin görüşü veya bizim idealizm olarak ifade ettiğimiz şey olduğunu açıkça ileri sürerek konsrüktivizmi ve idealizmi birbirine bağlar.
Fichte’nin felsefesinin ilkesi yaptığı öznenin ve nesnenin spekülatif birliği Kant’ın bilginin yalnızca fenomenlerle sınırlanmasına dayanan, yalnızca bir anlamda (oluşturduğumuz) oluşturmuş olduğumuz bir şeyi güvenilir biçimde bildiğimiz iddiasındaki konsrüktivist savının önemli bir yeniden ifadesidir. Bu anlayış üzerine daha sonraki çalışmalarda Hegel Kantçı olmayı sürdürür. Tutarlı bir biçimde Kantçı olmamasına rağmen yanlışlıkla öyle olduğunu ileri süren Fichte’nin aksine o yine de bir Kantçıdır, aslında Kant yorumundaki başka zorluklara rağmen Kant’ın en önemli anlayışında neyin makul olduğunu başarıyla kavrayan derin bir Kantçıdır.

Çeviren: Damla Şikel
Monokl
Hegel Özel Sayısı (s. 112-118)




Kevin Stoehr – Kurgusal Yargı, Mantıksal Sonsöz ve Pinkard-Pippin Diyaloğu (s. 119-132)

Hegel’i Yeniden Düşünmek

(Görüngübilim ve Mantık’ın görevleri arasındaki güçlü ayrım)
Bu ayrım erken dönem çalışmanın bir bilinç felsefesi olarak, halihazırda daha sonra yenmeye çalışacağı bir karşıtlığı, Nesne ve Özne arasındaki bir karşıtlığı öngördüğü ve kavramsallaştırdığı fikri etrafında gelişir.
Bu ayrımın aşılması Görüngübilim’in hedefidir ve bu hedefe ancak bu çalışmanın son bölümünde ulaşılır- veya ulaşıldığı sanılır.
Mantık, mutlak bilme noktasından başlar, bu nokta artık yukarıda belirtilen karşıtlığı varsayan zayıf iddialarda bulunamayacağımız bir noktadır.

Mantık’ın amacı, düşüncenin kendini zeminlendiren yapısını tüm kavramsal belirliği içinde sunmaktır. (s. 121/122)

aklın görevi kendi içeriğinin temsili için yeterli olan bir biçime göre kendini açılımlamaktır.
Bu, hakikati boş bir öznenin tekil önermeler biçiminde benimsemekten öte Akıl’ın beyanatlarını öznenin ve yüklemin artık birbiriyle dışsal olarak ilişki olmadığı fakat özsel bir ilişki veya yapı dahilinde birbirleriyle ilişkilendirilmiş oldukları bir yolda birbirine bağlaması demektir. Bu bizi yöntem, sistem ve bilim olarak diyalektik fikrinin kendisine götürür. (s. 126)

Çeviren: Mutlu Yetkin
Monokl
Hegel Özel Sayısı
(S. 119-131)




Robert Ware – Hegel’in Tinsel İfade Politikası (s. 132-147)

Hegel’in siyasi felsefesi kilise ve devletin modern karşıtlığının aynı zamanda rasyonel ahlakın ve öznel özgürlüğün bireysel ifadeleriyle de uyumlu olması gerektiğinde ısrar eder.
Hegel için Hıristiyanlık vahiy ve Platon tarafından örtük bir şekilde Yunan geleneğine özgü çelişki olarak tanımlanan öznel özgürlük ilkesinin bilinçli gelişimi ile ilgilidir. (s. 133)
“İbrahim’i bir millet babası kılan eylem, komünal yaşam ve sevgi bağlarından kopmaktu.” (s. 133/134)
Platon polisi yeni bir varlıkbilimsel temel üzerine oturtma gayreti içinde bireyselliği reddederken İsa bireyi Mutlak ile birleştirmeye çalıştı. Fakat var olan toplumsal kısıtlamalar dolayısıyla bu çabasına dolaysız siyasi uygulamadan fazlasını kazandıramadı.
Hegel’in perspektifinden Platon ve İsa birbirlerini tamamlayan ve toplumlarının kültürel parçalanmasına karşı eşit derecede eksik cevaplar olarak görülebilir -bu toplumların her ikisi de Hegel’e göre ortak bir Mısır mirasının uzantılarıdır. Platon topluluk ve evreni ancak yeni yeşermiş bireysellik ilkesini reddederek yeniden bir kılmaya muktedirken İsa bireyi ve mutlağı açık bir siyasi yaklaşımı gözden çıkararak uzlaştırabilmiştir.
Bu görüş doğrultusunda İncil ve Platonizm Hıristiyanlığın erken döneminde yapılan sentezi; bunlardan her biri diğerinin sınırlamalarını telafi ettiği için, kaçınılmazdır.
(Hegel için) insanlık tarihi… ruhsal özün gerçekleştiği bir süreçtir.
İsa insan bedeninde Tanrı’yı temsil ettiği kadarıyla bütünün aynı zamanda kendi kendisinin parçası olduğunu veya herhangi bir tekil insanın aynı zamanda evrensel varlık olduğunu göstermişti.
İnsan… Tanrı’yı kendi oluşum süreci olarak anlamadıkça Tanrı’yla bir olamaz.
Hegel, Hıristiyanlıkta Tanrı’nın kendisini insana açığa vurduğuna ve dinin de Tanrı’nın topluluk ve insanlık içinde kendi kendini vahyedişi, kendi kendini iletişi ve kendi kendini kavrayışı olarak açığa çıktığına inanır. (s. 136)
Hegel için, tözsel ve nesnel evrensellik siyasi bir gelişim süreci içindeki ayrı ve birbirini tamamlayan momentler olarak gözükür.
Kant gibi Hegel’de ahlakı öznenin kendi otonomisini ve evrenselliğini öz-bilinçli kavrayışı üzerinde temellendirir.
Hegel Kantçı ahlaki teorinin… bu içeriği kasıtsızca a priori ihraç ettiği ölçüde yetersiz olduğunu ve olasılıkla kendiyle çeliştiğini savunur. (s. 139)

Hegel’in bakış açısında, din dolaysız olarak moralitat ile bağlantılıdır. Hegel Kantçı “tanrı’ya pratik akıldan yola çıkarak inanç” fikrini onaylar ve “Hıristiyanlık dinine”, ahlaki otonomi için hayati olan “bu öznellik yasasını… öz-farkındalığın sonsuzluğuyla birlikte” zirveye ulaştırmış olma başarısı’nı atfeder.
Hegel’e göre, dolayısıyla din, devletin tarihsel gelişimi onu dini kurumdan ayırmaya hizmet ettiği için, hayati öneme haizdir. (s. 141)
Hegel moderniteyi, karşılıklı evrensellik aracılığıyla toplumsal parçalanmışlığın kuşatıcı biçimlerinin siyasi bütünleşiminin daha sofistike biçimlerine katkıda bulunduğu bir süreç olarak değerlendirir. Burada Hegel devletin kiliseden ayrımını, sayısız adlandırmasıyla birlikte, bu ikiliden her birinin gerçekleşme, nihayetine varma ve nihai olarak diğerleriyle uzlaşma aracı olarak irdeler. (s. 142)
Hegel’in moralitat irdelemesiyle uyumlu olarak din bireylere, devleti reforme etmek için ve dolayısıyla akılcı devletin gerçekleşimine katkıda bulunmak için uygulanabilecek yüksek prensipler sağlayarak etik bir amaca hizmet eder.
Hegel’in felsefesinin olgunlaşması, dinin felsefi dönüşlülük vasıtasıyla tam olarak değerlendirilmesinin öneminin altını çizen kendi metafelsefi çıkarımını yansıtır.
Din, devlete ideolojik aygıt vasıtasıyla empoze edilemez zira devlet ve din tarihleri boyunca ortak bir temeli ve karşılıklı bir gelişimi paylaşmışlardır. Eğer bu temel çürümüşse, din, siyasete, siyasetin dine empoze edilebileceğinden daha fazla empoze edilemez zira böylesi bir girişim ikisinin de hayatiyetlerinin bağlı olduğu karşılıklılığı yok edebilir.

Çeviren: Mutlu Yetkin
Monokl
Hegel Özel Sayısı
(s. 132-147)




Philip J. Kain – Hegel’in Görüngübilim’inde Bireyin Özgürlüğü, Gücü ve Kültürel Yapılanması (s. 148-159)

Yabancılaşma ilk kez Mütsüz Bilinç bölümünün sonunda karşımıza çıkar. Burada Tanrı’ya karşı koyan bireysel bilinçle karşılaşırız. Sonraları bir yasal durumda, bir imparatora karşı koyan insanlar söz konusudur. Her iki durumda da Hegel bize der ki, “bireylerin karşı koyduğu gerçeklik aslında kendi yabancılaşmış yapılarıdır.”
Bireyler kendi özlerine yabancılaşmış ve kendi güçlerini terk etmişlerdir. Kaybettikleri güç dışarıda -bir devlet veya onun hükümdarı olarak- somutlaşıp, kendilerine karşı kullanılan bir güç haline gelir.
Hegel’e göre yabancılaşma, devletin gelişimi için olduğu kadar bireyin gelişimi için ve aslında Tanrı’nın gelişimi için bile gereklidir.
Kendi kendinin rasyonel egemenliği, rasyonel kendini belirleme, yani özgürlük, sonunda Fransız Devrimi ile birlikte kendini göstermeye başlayacaktır. (s. 148)
Devlete uyarken en derin şekilde kendimize, rasyonel kişiliklerimize uyarız. Devlet bizim yaptığımız bir şeydir ve öyle olması özgür olabilmemizin mutlak koşuludur; ama gerçekten özgürleşebilmemiz için devletin bizim inşaamız olduğunu görmemiz gerekir.
‘Yabancılaşma’ veya ‘dışsallaşma’ olarak çevrilen ‘entausserung’ çoğunlukla bireylere ait öznel bir eylemin adanmanın, vazgeçmenin, kişilerin özsel bir şeylerinden kendilerini mahrum bırakmasının yerini tutmaktadır.
Yabancılaşma, bireylerin kimi özsel gerçekliklerinden vazgeçmesi, özün başka bir şeye teslim edilmesidir. Yine de yabancılaşmanın birçok biçimi de olabilir.
Yabancılaşma bir nesnelleşmedir. Bireyin yabancılaşması kralı, devleti ya da Tanrı’yı inşa eder.
Özneler devlete ne kadar uyar, kendilerine yabancılaşırlar ve bu efendiye ne kadar çok hizmet ederlerse, devlet de o kadar fazla gerçeklik kazanacak, daha evrensel, tanınmış ve kabul edilmiş bir devlet haline gelecektir.
Yabancılaşma bize, devletin bizim inşa ettiğimiz, kendi faaliyetlerimizin ve hizmetlerimizin bir ürünü -kendi yabancılaşmış özümüz- olduğunu gösterir. Ve artık özgürleşmeye başlamamız -artık hükmedilmenin kendini belirlemeye dönüşebilmesi- için bu oldukça önemlidir.
Yabancılaşma ve ayrıklık iki açıdan ele alınmalıdır: (1) bunlar, en sonunda, bizi özgürleştirebilir ve bize kendi yaratımız olan bir dünyada bir yuva verebilir, ancak (2) ayrıklığa yol açan yabancılaşma üstesinden gelinmesi gereken nahoş bir baskı ve hakimiyet eylemidir. Aslında, Hegel’e göre, sonunda ikincinin problemini çözecek olan birinci perspektiftir.
Devlet erki tarafından kazanılması gereken tek şey, kendisine ölümüne hizmet edilmesi değildir. İhtiyaç duyulan çok daha derin ve tam bir kişisel yabancılaşmadır. (s. 150)

Gerçek olan, bilinç tarafından kavranmış olandır. Bireysel kişilikler sadece kültürel bir tanınma eylemi sayesinde gelişir, kavranır ve gerçek kılınır.
Hegel, modern dünyada kazanılmış bireyselliği kaybetmeden, sittlichkeit’e (törellik) geri dönmeyi ister.
Hegel bireylerden, kültürel köklerinden, dünya ile arasındaki karmaşık bağlantılardan, ötekilerle kurulan ilişkilerin dolambaçlı ağlarına gömülmüşlüğünden haberdar olmaları için, bireyselliklerini anlayacak duruma gelmelerini ister. Hegel, bu şekillerin ve formların kaynağı olan, bireyselliğimiz olarak somutlaşan ve bizden çok daha büyük olan bir şeyin gerçekten var olduğunu görmemizi ister. (s. 158)

Çeviren: Ayça Çevik
Monokl
Hegel Özel Sayısı
(S. 148-159)




Clark Butler – Diyalektik Yöntem ve Freud (s. 187-197)

Gerçek kendini edimselleştirme kendi içine geri dönmekten başka bir şey değildir. Kendini edimselleştirme sadece gerçeğin üzerini örten bir psikotik olmama durumunda gerçektir.
Freud bireyleri anlayarak iyileştirmek isterken Hegel gerçek dünyanın tinini, onun mantıksal bütünlüğünü yeniden kurarak anlamak istedi. Fakat eğer birey, Hegel’in inandığı gibi makrokozmik tinin bir mikrokozmosu ise, öznelerarası tini ve bireysel özneyi anlamak arasındaki fark daha da azalacaktır.
Psikanaliz kişiyi bastıran şeyden özgürleştirir.
Diyalektik yeniden yapılanma, kişiyi olumsuzlanan bastırılmış ötekilerden yabancılaşmaktan özgürleştirir.
Bastırma, kişinin bilinçsiz güdüsünün olduğu bir çeşit ötekini olumsuzlamadır.
Diyalektik yöntem varlığın parçalarını geçmişten bu yana süren mantıksal gelişimini takip ederek ortaya çıkarır. Freudcu ve Hegelci yöntemler, Freud’un yöntemi geçmişten gelen bastırılmış içeriği ortaya çıkardığı ve sonra varlığı kurmak için kullanılan diyalektik yöntemle bir araya getirdiği için tamamlayıcıdır. (s. 188)
Kndini bilen Tin Tanrı’dır, sonsuzdur ve dışsal bağları yoktur. İnsan kendi olarak tözsel değildir fakat tözsel zemini olarak kendini bilen Tine sahiptir. (s. 192)
Mantıklı varlık sonluluğu katleder ve hatta parçanın ve bütünün gerçek kimliği yoluyla, dünyada mantık bularak sonsuzlaşır.
Özbilinç
Özbilincin ilk formu hayal kırıklığına uğramış narsizmdir. Görüngübilimi’ndeki özbilincin diyalektiğinin ilk aşaması arzudur. Hegel arzunun asla tamamen teslim edilmediğini en yüksek kavramsal aktivitede bile savunur: “bizim eylemimiz her zaman kendi içimize yakınlık kazanmak için ve yemek hava aracılığıyla ve bu sürecin araçları yoluyla kendimize edimsellik vermektir.”
Yaşam ve ölüm mücadelesine geçiş, özbilincin öteki kendilikler biçiminde yaşam ile ilişkilendiği bir dönemdir.
Hegel’in düşüncesinde yegane dürtü düşünce yoluyla gelişerek sonsuz narsistik kendiliğe geri dönüştür.

Aşıkken ben tamamen özgürümdür ve dolaysız olarak tekil bir varlığımdır. Aşk tamamen kuramsal olan şeydir (böylece aşk kişinin kendi soyut tekilliğini feda etmesi ile başlar ve biz’in somut tekilliğinin kırılgan, soyut tekilliğinin feda edilmesi ile biter). (s. 194)

Politik mit ve sosyal gerçeklik arasındaki tutarsızlık efsanesizleştirmeye ve mutsuz bilince neden olur. (s. 195)

Çeviren: Yeşim Keskin
Monokl
Hegel Özel Sayısı
(s. 187-197)



Didier Moulinier – Hegel’de ve Lacan’da Görüngübilim ve Diyalektik Açısından Güzel Ruh (s. 198-211)

Hegel’in klasik bir metafizikçi olmadığı doğrudur, onda, öz, varoluştan ayrılabilir değildir ve böylece Tin yalnızca Tarihte ve Tarih tarafından gerçekleşebilir, insan, Görüngübilim’in betimlediği deneyimlerin ekonomisini yapamaz. Ancak deneyimlerin Mutlak Bilgi’de, Varlık ve Düşünce’yi özdeş kılan, göreceğimiz gibi Diyalektiği bile aşırı bir şekilde belirleyen monist ve bütünleştirici bir önyargı tarafından da yanlışlandığı doğrudur.
Metafizik kuram(Platoncu) başlangıca aşkınlığı koyar. Tam tersine, Spinoza’nın iyi bir mirasçısı olarak Hegel Mutlak’ın içkinci kavrayışından Varlığın ve Düşüncenin, bilinecek varlığın ve bilen varlığın ayrımsızlığından yola çıkar bu yüzden gerçek olan her şey rasyoneldir ve rasyonel olan her şey gerçektir ki Hegel bunun bir de en azından kuramda, her şey doğrudur anlamına geldiğini söylemeye kadar varır.
Mantık gerçekten hakikatin bilimiyse, düşüncenin bilimi olduğu kadar varlığın da bilimi olmalıdır.
Diyalektik olarak adlnadırabileceğimiz şey düşüncenin hareketinden başka bir şey değildir; bir şeyin yani kendine yönelmesi ve düşünülmesi halinde kavramın kavramın düşüncesidir. Ama bunu ancak karşıtının aracılığıyla yapabilmesine rağmen, kendi olarak kalarak ve böylece kendini doğrulayarak olan düşüncedir. Düşünce için söylediğimiz, Varlık için de geçerlidir.
Varlık, düşüncede olduğuna göre dönüştüğünü ve gerçekleşmiş Düşünce Varlık olarak kendini bildiğine göre, bu birliği ayrım gözetmeden Varlık ya da Düşünce olarak adlandırabiliriz. (s. 202)
Psikanalitik eylem sözsel iletişimde ve sözsel iletişimle yani anlamın diyalektik kavranışında gelişir. (s. 208)
Kalbin yasasının -tam anlamıyla Hegelci diyalektik olmayan Lacancı diyalektiğe göre, bir gerçek ötede diyelim- kalbin yasası güzel ruhun hakikatidir. (s. 211)

Çeviren: Irmak Alçar
Monokl
Hegel Özel Sayısı
(s. 198-211)




Kenneth R. Westphal – Hegel’in Tinin Görüngübilimi’nde Karşılıklı Onanma ve Ussal Gerçeklendirme (s. 212-231)

Bireysel kendilik bilinci, insanlar için sadece diğer kendi bilincinde olan kişilerin farkındalığı ile mümkündür.
Kant insan düşüncesinin kendiliğindenliğini vurgulamış, Hegel’de onun izinden gitmiştir. Kant özgürlüğün kendimizi eyleyenler olarak görmemizi sağlayan ve belirleyen bir ussal iddia olduğunu iddia eder. (s. 218)
Hegel nesnenin kendisini, bizim o nesnenin kendisi hakkındaki kavramımızdan ayırır.
…bizim nesne hakkındaki deneyimimiz, nesnenin kendisini bilmeye çalışırken kullandığımız o özneye dair kavramımızın sonucudur. Benzer şekilde, bilen olarak kendi hakkımızdaki deneyimimiz, bilişsel ilişkimizde kendimizi bilmeye çalışırken kullandığımız kendimize dair bilişsel kavramın sonucudur.

a) Nesneye dair kavramımız -> 1) Kendimize dair bilişsel kavramımız.
b) Nesneye dair deneyimimiz -> 2) Kendimize dair bilişsel deneyimimiz.
c) Nesnenin kendisi -> 3) Bilişsel yapımızın ve ilişikliğimizin kendisi.

(İki yargıç arasında) uzlaşma kelimesi kadim Tindir, (Tin) kendinin saf bilgisini karşıtında evrensel öz olarak görür, kendinin saf bilgisinde kendi başına varolan mutlak bireyselliği görür ki bu Mutlak Tin şeklindeki karşılıklı onanmadır.

Çeviren: Umut Yener Kara
Monokl
Hegel Özel Sayısı
(s. 212-231)




Giorgi Agamben – Se: Hegel’in Saltığı ve Heidegger’in Ereignis’i (s. 413-424)

Se (Swe)

Se: Yunanca -> he (hethos – ethos): gelenek, huy, mesken
Latince -> se: suesco: aşkın olmak, consuetudo: huy
Sanskritçe sua (suadha): karakter, huy
Uygunluğu ve otonom bir biçimde varolmayı imler

Gotikçe -> sidus
Almanca -> sitte: gelenek
solus: yalnız
secedo: ayrı anlamında kendi kendisine duran, ayrı olarak bir gruba ait olması anlamında semantik değeri vardır.

Se: yunanca idios: uygun’luğa
he + auton: kendisi (hauton)
İngilizce ‘kendi’, Almanca sich ve selbst İtalyanca si ve se‘yle ilişkilendirilir.
Hem birleştiren hem de ayıran bir ilişkiyi içerdiği ölçüde -‘se olarak her şeyi karakterize eden- uygunluk o halde yalın bir şey değildir.

Saltık ve saltıksal terimleri Yunanca kat heauto ‘kendinden varolan’ ifadesine karşılık gelir. Yunan düşünürler için bir şeyi kat heauto düşünmek, o şeyi saltık olarak düşünmek, yani ona uygun olana, kendi se‘sine (he-auton) göre düşünmektir.

Heidegger’in Varlık ve Zaman‘dan sonra kendi düşüncesinin en büyük sorunu olarak gördüğü Ereignis (olagelme) terimi semantik olarak, onun önerdiği Ereignis ile hem fiil (denk gelme) hemde sıfat olarak eigen (uygun, kendi) arasındaki ilişkide gösterdiği biçimiyle bu alana bağlanabilir. Denkliği ve uygun olmayı imlediği ölçüde Ereignis, ‘se‘nin taşıdığı anlama uzak değildir ve buna gönderme yapılarak, bağışlamanın (ab-solution) anlamı kavranabilir.

Heidegger Ereignis sorununu selbst (kendilik)’e ‘aynı’lığa bağlar. (Etimolojik olarak değil ama) Semantik olarak eigen Selbst‘e, idios ise he‘ye bağlanır.

Ereignis: ougo (eski Almanca): göz
ereignen: ir-ougen: göz önünde olma

Eigen bunun yerine başka bir koldan, sahip olmayı gösteren ‘aig‘den gelir. (s. 413)

‘İnsan için, ethos, yani ‘kendi’de bulunan ona en uygun ve daimi olan, yırtan ve bölen şey yani kırılma ilkesi ve yeridir.’
Herakleitos

Böylece, insan kendisi olmak için, zorunlu olarak kendisini böler.

Estin he noesis noesis
(düşünce, düşünenin düşüncesidir)
Aristoteles (s. 414)
Düşüncenin kendisine uygun olmasında artık öznenin düşünmesi ile bunun nesnesi olan düşünce arasında bir ayrım yoktur.

Phyge monon pros monon
(Birin bire uçması) -Yeni Platoncular-

Biri (ya da kendisindeki kendiyi), uçuşun özne-nesnesini, Varlığın ve düşüncenin ötesi olarak (epekeina tes ousias, epekeina ti nou) düşünmüşlerdir. Kendinin kendisiyle olan ilişkisi, Varlığın ve düşüncenin ötesindedir: başka bir deyişle, se ethos, bulunulan yer, varlık ve düşüncenin dışındadır ve sadece kendisinde yalnız kalması koşuluyla şeytani kırılmaya kaçabilir.

Eğer se kendini düşünmeye çabalarsa o anda o onda kendisini düşünmenin otantik formunda dahi, bölünme ve çeşitlilikten etkilenir (Plotinos’un ifadesiyle ‘lekelenir’, poikilon).

Öz ve varlığın uyumu (varlık olma), suum esse‘yi, yani varlığın kendi varlığını gösterir. Spinoza’nın ‘nedeni kendinde olan’, olarak, cousa sui ifadesi, bu önemli sorun üzerinedir.

(Hegel’in Kant’la ilgili söylediği gibi, ‘ben’ bir kavram değildir, yalnızca bilinç her kavramın ardından gelir).

Felsefe, yansımanın, ‘ben’den üçüncü şahsa ve Saltığa (Es, Es, selbst) geçmesi, özneyi bir konuşma, yani, öznenin bir konuşma durumuna ‘düşme’sinden bağımsız özneye uygun olan şey olarak ‘ben’deki se‘yi kavrama girişimine karşılık gelir. Ya da, daha iyisi, mevcut sözde söylenenin ve geçicileştirilenin (temporalize) ötesinde saf geçiciliği (temporality) ve saf varlığın hareketini, kavrama girişimine. (s. 415)

İnsan, yani ‘ben’, konuşan bir özne, yani kendisi olabildiği ölçüde kendisini ötekinde bularak kendisine dönmelidir.

Varlığın kendisini, kendi öteki oluşunda eşit olarak anlayan, bu kırılmayı kendi bütünlüğünde saltığın bir fenomeni (Erscheinung) olarak gören Hegel -ve bu ona uygundur- bu kırılmayı saltık olarak kabul eder. Bu saltık kavram -başta kendi hareketinde verilen bir şey değildir; o neyse (odur) o olur ve dolayısıyla sadece sonunda aslında ne ise o olur. Böylece Hegel, kendine doğru çekilmeyi saltığın hareketi olarak kavrar. (s. 416)

Saltık, yabancılaşma ve dönüş olarak, bir süreç ve bir oluş anlamına geldiği ölçüde zamansal olmayan, zamanın ötesinde ebedi bir şey olamaz, zorunlu olarak zamansal ve tarihseldir.
Tin kendisini saltık olarak yalnızca zamanın sonunda kavrar. Sonsuzluk, zamanın ötesinde olan bir şey değil, ama özünde, gerçekleşmiş zaman, tamamlanmış tarihtir.

Hegel geçmişi, tamamlanmış, kendisine dönmüş zaman olarak ele alır.

“Geçmiş, kendisi üzerine dönen zamandır.”
Hegel

Gerçekleşen şey yalnızca geçmiştir ve insan tininin zamanı tükettiği noktada uygunluk olarak farkına varması gereken şey onun ola-gelişi, sanki şimdi onu uzamda bir araya getirilmiş gibi karşılayan tarihi yani ‘bir resim galerisi’dir. Böylelikle son, başlangıca doğru sarmallanır. (s. 417)

Bu nedenle Marx’ınki gibi her meşru düşünme biçimi Hegel felsefesinde tarihin tam olarak son bulduğu anı, kendi uygun koşulu olan ‘özgürlük krallığına’ girmek için ‘zorunluk krallığını’ terk eden insanlığın durumu biçiminde ele alır. (s. 418)

Tinin Görüngübilimi üzerine 1930-31 yıllarında verdiği derslerinde Heidegger, Saltığın hareketinin altını çizerek, Saltık Bilginin ayrılan öğesini ayırt etmiş ve Saltığın özünü ‘sonsuz bir ayrılma’ olarak tanımlamıştır.

absolvens -> ayrılma
absolutum -> ayrılan

Metafiziksel putperestliğin kendisini Saltığa duyulan tutku maskesi altında gizlenmesinin nedeni budur. Bu putperestlik, saltık olarak relatif olanın yapısına değil, ayrılma olarak saltığın yapısına bağlıdır.

Hegel için de Saltık, geçmiş zaman içerisinde kök bularak, sonunda gerçekte ne ise o olmasına izin verecek bir bağışlanmaya ihtiyaç duyar.

Saltığın açığa çıkışını tamamladığı noktada, fenomen, artık bir fenomen değil ama bunun ötesinde gerçekleşmiş bir figür olduğu ölçüde, kendisini gösterir (o artık …’nın figürü değildir).

Absconditum‘un kendi se‘sine döndüğü ve ayrıldığı noktada, kendi figürlerini tüketir, kendisini figürsüz olarak gösterir. Eğer sadece iki taraf (figürsüz olarak ve gerçekleşmiş figür) kendi karşılıklı uygunlukları içerisinde düşünülürse, orada kendinde se, yani Tanrı’nın ön imgelemi varolabilir. Bu yönlerin yalnızca biri içerisinde kaldığımız sürece, olabilecek şey metafizik geleneğin temeline ait ama yalnızca bir tekrarıdır. İlk durumda, nihilizmin mutlak görünümü olarak varolur, ikinci durumda ise figürsüz olan, mistik karanlığın gölgesinde gizli kalır.

Burada Tanrı ve Meleğin zorunlu olarak ayrımsız halde oldukları ve teoloji ile angelolojinin birbirlerinden daha fazla ayrılamayacağı bir bölgeye gireriz. Bu noktada şu sorular ortaya çıkar:
1) Fenomene (Meleğe, ayrılmaya) ne olur?
2) Saltığa (Tanrı’ya) ne olur?

“Saltıkla özdeş olmadığı gibi, sınırsızın sınırlının zıddı olması anlamında, onun antitezi de değildir. Buna karşıt olarak Ereignis ile birlikte Varlığın kendisinin deneyimine varılır; bu sadece varlık olarak değil, ama aynı zamanda buna ek olarak koşulsuz ve en üstün varlık olarak ikame edilir.”
Heidegger

Varlığın (eignetEreignis‘e olan uygunluğunu gösteren dersten hareket ederek, nihai ve en yüksek olan olarak Ereignis‘i Hegel’in Saltığı ile kıyaslama eğilimi doğabilir. Ancak bu özdeşlik yanılsamasının arkasından şu sorulmalıdır: Hegel için insan, Mutlağa nasıl bağlanır? Ve: insanın Ereignis‘le olan bağının biçimi nedir? Bunun ardından bağdaştırılamayacak bir fark görülecektir. Çünkü Hegel için insan, Mutlağın kendisine döndüğü yerdir, bu kendine dönme, insanın sonluluğunun aşılmasına (aufhebung) yol açar.”
Heidegger (s. 419)

Heidegger için sonluluk, yalnızca insanın sonluluğu olarak değil aynı zamanda Ereignis‘in kendisinin sonluluğu olarak görünüşe gelir. Saltıkta olduğu gibi Ereignis‘te de sorun, belirli türden bir uygunluğa (eigen) erişmektir.

Özdeşlik ve Ayrımda Varlık ve insan kendi uygunluklarına götürülürken Zaman ve Varlık‘ta Ereignis, karşılıklı uygunluk, Zaman ve Varlığın birbirlerine ait oluşu olarak tanımlanır.

Heidegger, Saltığın özünü ‘son-suz ayrılma’ (un-endliche Absolvenz) olarak tanımlar ve ‘Zaman ve Varlık‘ dersinde insanın sonluluğunun kapsayarak aşılması (Aufhebung) anlamında Hegelciliğin bu yorumunu onaylar.

Sonluluk, son, sınır, uygunluk -evde bulunan uygunluktur. Sonluluğun yeri kavramı bu biçimde -yani Ereignis‘in kendisiyle, uygunluk kavramıyla ilgisinde düşünülür.

Sonluluğu, son-suzluğa gönderme yapmadan, kendisinde kavrayan düşünce aslında sonu yani Varlık tarihinin sonunu düşünmektir.
Metafizik, Varlığın unutuluşu ve bu anlamda Varlığı sunanın geri çekilmesi ve saklı kalmasının tarihidir. Düşünmenin bu şekilde Ereignis‘e nüfuz etmesi, bu geri çekilme tarihinin sonuyla eşdeğerdir. Varlığın unutuluşu, Erignis içerisinde uyanarak, kendisinin ‘yerini alır.’

Düşünmenin Ereignis‘e nüfuz etmesiyle birlikte, ona uygun olan saklı kalma biçimide gelmiş olur. Ereignis kendinde el koymadır (Ent-eignis). Bu sözcük Ereignis ile eşit bir biçimde saklı kalma anlamındaki antik Yunanca lethe‘yi de kapsar.

Ereignis‘e uygun olan hareket biçiminin geri çekilmesiyle bize dönüşü ilk olarak kendisini bize düşünülen şeyde göstereceği anlamına gelir. (s. 420)

Bu düşünülen şey olarak Varlık tarihinin bir sonda olduğu anlamına gelir.
Ereignis‘in Varlık ve Zaman‘dan ayrılma yeri olan Varlık tarihinin tamamlanmış olduğu anlamına gelebilir; Varlık, kendi figürlerini tüketerek ve yazgı ve figür (kendi unutuluşunun figürleri) olmaksızın kendisini saf yönlendiren olarak açığa çıkarak, hiçbir şeyi yönlendirmeyecektir.

“Es gibt Sein, en gibt Zeit”
O Varlığı verir, o Zamanı verir.

Eş yani ‘O’, kendisinde ve kendi uygunluğu içerisinde, varolan ya da isimlendirilebilecek hiçbir şey göstermez.

“Bir geçiş olarak insan (übergang) sonlu bir varlık olarak kendisini geride bırakmak için bir sıçrama gerçekleştirebilir mi ya da gerçekleştirmeli midir? Yoksa özü, kendisinde yalnızca sahip olunabilecek şeyin bir iyelik olduğu, kendi yalnızlığı (Verlassenheit) değil midir?”
Heidegger

İnsan türünün -doğasız ve kimliksiz yaşayan varlığın- en uygun se‘si, ethos‘u, daimon‘un kendisi, birinin kendisine bir kader ve bir yazgı tayin etmesinin yönlendirilmemiş saf hareketi, gönderme olmayan mutlak bir kendine göndermedir.

Heidegger, dilde kendisini açığa çıkaran şeyin saklı kalma, yazgı olmadan saf yönlendirme olduğunu; dile gelenin ne yalnızca bir konuşma, ne de saf konuşulmamış bir isim değil, ama bunun ötesinde, dil ve konuşma arasındaki kesin ayrım, söylemenin konuşmaya geldiği saf hareket olduğunu söyler. (s. 421)

Hegel için düşünmenin nesnesi, saltık kavram olarak düşüncedir. Bizim için ilk biçimiyle düşünmenin nesnesi (olarak) ayrım olarak ayrımdır.
Heidegger

Heidegger bunun yerine, ayrımı söyleme (sage) ve kendinde konuşmanın (sprache) arasında düşünme niyetindedir; böylelikle kendisi yazgısız bir biçimde kalırken kendisini konuşmaya yönelten Es‘i (‘O’) tecrübe eden ve her konuşma durumunda, her göndermeye bunu göndererek kendisi gönderilemez olarak kalan bir deneyimin izini sürer.

Hegel için söylenemez olanın, sahip olma ile her sözde (tamamen) zaten dile geldiğini söyleyebiliriz.

Heidegger için söylenemez olan tam olarak insanın konuşmasında söylenmiş olarak kalan, ama insanın konuşmasında deneyimlenebilecek olandır. İnsan dili, bütününde zorunlu olarak tarihsel ve yönlendirilmiştir. İnsanlık yalnızca konuşmayarak (Ent-sprachen) ve sessizliği tehlikeye atarak ayrıma uyabilir (im Nichsagennene, erschweigen).

Ereignis‘te, Zaman ve Varlık birbirlerine aittir, birbirlerine uygun düşerler.

Hegel ve Heidegger’le birlikte, felsefe geleneği gerçek anlamda sonuna ulaşmıştır. En açık biçimiyle ifade edildiği şekliyle burada söz konusu olan şey tam olarak ‘figürlerin kapanışı’ ve geleneğin yıkımı’dır.

Felsefe, yani düşünmeyi kendi arkhe‘si olarak ikame eden düşünce geleneği şimdi ethos‘una yerleşmek için, yalnızca se‘sini düşünerek kendi arkhe‘sinin ötesine geri döner.

Se aktarılmaz olarak geleneğe terk edilir (verlassen) ve sadece bu negatif biçim içerisinde kendi temeli oluşur. Bu insanlığın, kendi uygun ne negatif temeli olarak naklettiği kökenlerin gizemidir. (s. 422)

Aktarım (kendisine değilse) hiçbir şeyi aktarmaz, fark özdeşliğe önseldir, temel ise bir uçurumdur. Saltık ve Ereignis düşüncesinin en önemli sonucu olarak geleneğin sonu, böylelikle bir son-suzluk halini alır; yazgının ve temelin yokluğu bu şekilde son-suz bir yazgı ve temele dönüşür.

İnsan (man) insan (human) olarak temellendirilmesi -yani, felsefeye ‘se‘ düşüncesine ulaşılmış olur. İnsanın, temellendirilmemişliği, şimdi kendisine uygundur, yani tüm olumsuzluktan tüm olagelmeden, tüm doğa ve yazgıdan kurtulmuştur. Ve metafiziğin aşılması olarak ortaya çıkan şey metafiziğin içerisine geri düşme ve onun sonsuz tekrarı ise Hegel’le ve Hegel’in ötesinde, Heidegger’le ve Heidegger’in ötesinde bu uygunluk, bu bağışlanma, se‘deki bu etik bulunma üzerinde dikkatle düşünülmelidir.

Gerçekleşmiş insanlığın -yani insanın insanlığının bu yalın figüründe konuşma için geriye söylenecek şey, söylenecek hiçbir şeyin kalmadığı; praxis için geriye yapılacak olan şey ise, yapılacak hiçbir şeyin olmadığıdır.
(söylenemez bir aktarmayı tüketerek) (s. 423)
Bulmak için
söylenmemiş sözlerin kapılarını
başkasının ötekisi bilge (dir)
bir zamanlar ise şimdi (dir)

Latince’de sacer ‘rezil, yüz kızartıcı’ ve aynı zamanda ‘yüce tanrılara ayrılmış’ olan anlamına gelir; ‘kutsal’ hem yasanın hem onu ihlal edenin sıfatıdır.

Toplumda yasayı ihlal eden kim olursa olsun; bu kişi böylece kendisine terkedilmiş ve bırakılmıştır; bu yüzden infazının gerçekleştirilmesi artık bir suç değildir.

Kutsal insan bir suçtan yargılanan insandır.
Bu insanın kurban edilmesine izin verilmemesine rağmen onu öldüren kişi cinayetle suçlanamaz.

Se, insanın uygunluğu, söylenemez bir şey, insanın konuşması ve praksisinde söylenemez olarak kalması gereken sacer (kutsal) bir şey değildir. Ne de çağdaş nihilizm pathosunun öne sürdüğü gibi, hiçliği sosyal etkinlikteki şiddetin ve keyfiliğin temelini oluşturan bir hiçlikten ibarettir. Bunların ötesinde se-ethos sonunda kendisine açık hale gelen sosyal praksisin ta kendisidir. (s. 424)

Çeviren: Onur Kartal
Monokl
Hegel Özel Sayısı
(s. 413-424)



Jean Luc-Nancy – Arzu (s. 425-429)

Kendi:
Varlığa karşı dayanıklı varlık anlamına gelir. Kendisini kuracak, sürdürecek ve gerçekleştirecek hiçbir şeyi olmayan varlık, logos ile özdeşliğinde yalın duran varlıktır. Mutlak özgürlüğüne özdeş olan yalın tözdür, hiçbirinin bütünü tamamlamadığı tikelliklerin yalın sonsuzluğudur.

Kendi: sadece kendi kaynaklarına bırakılan anlam, ortaya çıkan aynıya, her şey olan bu aynılık-ötekiye, bir başvuru değil, sonsuz bir geri dönüşle anlam kazanan anlam demektir. Kendi, kendini öncelikle hiçlik olarak bulandırır. Kendi; tam olarak bulunmayandır.
Sonsuz bir mesafe, kendinin kendisini orada ve o olarak saptadığı mutlak bir ayrım vardır.

Dönüşmek, kendi dışında olmaktır.
Kendinden çıkmak demek ki aynı zamanda ötekinin mal edilmesidir.
Aşk, arzunun arzu tarafından tanınmasını belirtir.

Titrer bir kalp aşkın huzurunda
Adeta ölümle gölgelenmiş gibi
Aşkın uyandığı yerde ölür zira
Ben, karanlık zorba!
Sen, bırak onu ölsün gecede
Ve hürce nefes al, şafağın ışığında.

Mevlana

Aşk kendinin dayanıklılığını ortaya çıkarmak için ötekinden gelendir. Kendinin edimselliği yani ‘zorba ben’in ve kendinde -yeterli- varlığın ölümü ona edimsel olarak ötekinden gelir. Aynı şekilde, aynı edimsellikle felsefe; kendi söyleminden başka bir şeye dönüşmelidir; belki şiir, bazen ve ilk bakışta, ama daha kesin olarak aşk -kendisi arzu olan ve yalnız arzulayarak bilen bir bilginin arzusuna, dönüşmesi gerekir.

Kendinin bilinci özünde arzudur.
Kendi, ötekiden gelmelidir ve bu gelişte bu geliş olarak ‘kendi’ yani kendisiyle birlik, olmalıdır. Bu gereksinim arzuyu doğurur.

Arzu… ötekinin gelişinin gerilimidir.
Kendi -> Arzu -> Kendi

Çatışma, gerçeği aşk olan şeyin kendisinin görüngüsüdür. Çatışma olarak ortaya çıkması gereken aşkın ta kendisidir.

Arzunun adlandırdığı işte budur: Kendine mal etme olarak bırakmadır.

Bilincin hareketi bilinci amaç edinmemiştir. Bu devinim, kendinin arzusunun başkalaşması olduğu için, kendini arzu olarak tanıyan arzuda -bilincin- sabit noktasının ve soyutlanmasının da başkalaşmasıdır.

Ben, öteki tarafından, yalnızca ötekinin tanımasının beni başkalaştırdığı kadarıyla, kendimi tanınmış olarak tanırım: Bu arzudur, bu onda sarsılandır.
Kendine gerçekten ötekini veren ya da kendini ona veren arzudur. Uğraş, dışsal biçiminde (üretilmiş bir nesne, kurgulanmış bir düşünce olmuş varoluş) arzunun ta kendisinin ifşasının şekillendirilmesidir. Ve bu sonsuz bir meydana getirmedir.
Uğraş yalnızca arzuya mal edilmiş olarak değer kazanır ki ondan başka her mal etme basit ve soğuk bir dışlamadır.
 (s. 429)

Çeviren: Irmak Alçar
Monokl
Hegel Özel Sayısı
(s. 425-429)

Alain Bodiou – Hegel ve Bütün (s. 430-433)

Hegel, şüphesiz bütünlüğün düşüncenin ufak hareketi dahil, bütün devinimlerinde benimsenmesi konusunda en çok ileri gitmiş olan filozoftur.
“Bütünden başka hiçbir şey yoktur.”
Hegel’e bütün, kendini gerçekleştirme olarak Hakiki’nin birliğidir.
Hegel’in karşısındaki zorluk da hakikatin bütün olması dolayısıyla, ya Bir’in (özsel) mistisizmine ya da tözün (nesnel) dogmatizmine kaymaktır.
Hegelci yaklaşım üç ilkeyle özetlenebilir:
1) Tek hakikat bütüne ait olandır.
2) Bütün, öznenin dışında kalan bir mutlak birlik değil, bir kendini açmadır.
3) Bütün, kendi kavramının içkin varışıdır.
Bu, bütünün düşüncesinin, bütünün kendini tamamlaması olduğu anlamına gelir.
Hakikatlerin, saf çoklunun varlık olduğu dünyaları sağlaması için, bütünün tam karşıtı olan yok edici bir nedene ihtiyaç duyarız: bu bozguncu ışığa olay (ereignis) adını verir ve onu dört olarak sayarız.

Orada – varlık (da-sein) Bu, olmayanla kurulan ilişkisi tarafından belirlenen varlıktır. Hegel’e göre belirli-varlık, sadece varlık değil, belirlenmiş varlıktır. (s. 431)

Ona göre, karşıtlık, birlik ve çokluğun birliğinden başka bir şey değildir. (s. 432)

Özdeşlik ve ayrım
İki olmadan bir olabilir (ancak bunun tersi mümkün değildir)

Çeviren: Damla Şikel
Monokl
Hegel Özel Sayısı
(s. 430-433)




Jean Hyppolite – Görüngübilim ve Mantık (s. 434-447)

Mutlak Bilme

Varlık kendisini kendi olarak düşünür; kendi ise kendisini varlık olarak düşünür. Kendinin bu düşünüşü, aynı zamanda düşünüşün düşünüşü, yani bütün şeylerin düşünüşü olan bu ontolojik, Mutlak Bilmeyi oluşturur.

Tin, dolaysız olarak varolduğu gibi bilinçtir de. (s. 434)

Özne ve nesne,
bilgi ve varlık,
kendisi için şey ve kendinde şey,
kesinlik ve doğruluk (hakikat) arasındaki ayrımdır.
Bilinç, bilincin hakikatini oluşturan ve ona yabancı olarak ondan başka bir şey olarak belirginlik kazanan bir nesnenin bilincidir. Bununla birlikte bilinç, bu hakikatin bilgisine sahip olduğunun da bilincindedir.
Varlık, bilinçte kendiyle yabancı olarak belirir, bu bakımdan, kendi, aksettiriciliği açısından varlıktan ayrışmıştır. Bu nedenle, epistemolojiyle sınırlandırılmış her felsefe, bilinmeye kapalı bir kendinde şey ile sonuçlanabilir. İnsan tininin doğal tavrı; sonradan eleştirel bir şüpheciliğe doğru yozlaşan bir (gerçekliktir) gerçekçiliktir.
Kendi yalnızca kendisiyle çelişerek var olabilir zira kendisine kendisinden farklı olarak görünür.
Kendini en derin parçalanmanın ortasında keşfeden yaşam; işte hayatın diyalektiğinin ruhu burada barınır. Bilinç, bu bölünmeyi kendi ve varlık arasındaki kavrama içkin olan çelişkiyle ifade eder.
Deneyim, kendinde olanın kendi için’e dönüştürülmesidir.
İnsan deneyimi kendinin kendisini kendiye açmasını sağlar. Bu deneyim zorunlu olarak zamanda yer alır. Böylelikle kavram bilinçte tatmin edilmemiş bir gereksinim olarak belirir.
Zaman, kendine erişememiş olan; kendisini kendisinin dışında bilincin huzursuzluğudur.
Kendisini düşünen şey logostur ve -kendinde- şeyle zıt olarak- logosun düşüncesi sadece bizim düşüncemiz değildir. bu mutlak düşünce, mutlak akıldır.
Logos, daha ziyade, varlık olarak kendisinden fazla bir şeydir: hem kendisi hem de kendisinin ötekisidir; yani tam olarak mutlak ya da tindir.
Tin olan akıl Mutlak’ın kendi-bilgisidir. Bu evrensel öz-bilinçtir ve böylelikle kendinde olan bir yaşam, özne olan bir hakikattir. Yalnızca bir töz olmayıp, özne olan hakiki kendisinde ontolojiyi ve Fichteci Ben kuramını uzlaştırır. (s. 438)
Kendi, kendisini yalnızca olumsuzlayarak konumlandırabilir.
Varlığın kendisine göre, kendisi sadece yokluktur.
“Ben olan şeyim; ben hala kendimin karşıtıyım.”
Kendisine karşıt olan konumda kendisinin bulunduğu kavram olmuştur.
Felsefenin varoluş öğesi, Hegel’in Görüngübilim’de açıkladığı şekliyle kavramdır ve Görüngübilim’in insan deneyiminin sonucu olarak açığa çıkarmayı önerdiği de tam olarak bu varoluş öğesidir. Kavram, eş zamanlı olarak tekil ve evrensel (olandır) öznedir.
Kavram, kendinin yaratılmasıdır.
Logos, kendini doğa olarak olumsuzlayan tin.
Doğa, gizlenmiş tindir.
Mutlak: Tinin yaşamı açısından derin bir sezgi olan bir düşüncedir.

Çeviren: Damla Şikel
Monokl
Hegel Özel Sayısı
(s. 434-447)




Tom Rockmore ile Söyleşi (s. 474-479)

Tom Rockmore ile Söyleşi – Volkan Çelebi
Kant azılı bir tarihsel -olmayan- düşünürdür.
Felsefenin sorunlarının nihai yanıtlarının zaman ve mekandan bağımsız olarak verilebileceğine inanır.
Kısa bir yanıt olarak, Hegel bilginin tarihsel bir süreç olduğuna ve sonunun gelmeyeceğine inanmıştır. (s. 474)

Felsefe Hegel ile bitmez, ondan sonra, onun katkısı yok (olarak) sayılarak, daha alt bir seviyeden devam eder.

Düşünce – varlık özdeşliği
DüşünceVarlık

Hegel epistemolojiyi söylenenin aksine tamamen deneysel hale getirir.Marksizm, Hegel’in deneysel olanı görmezden geldiğini iddia eder.
Hegel çok açık bir şekilde bilmenin deneyime bağımlı olduğuna dikkat çeker.

Hegel’in amacı, felsefeyi kavramsal bir bakış açısından dinin hakikati olarak betimlemektir.

Heidegger pek çok şekilde eleştirellik öncesi bir düşünürdür. Bir dizi kategori ortaya koyar ancak kanıtlamak için hiçbir girişimde bulunmaz. Aslında okuyucunun onun savlarının temellerini anlamasına izin vermeden bilme iddiasında olan, gelecekten haber veren bir kimse veya peygamber rolünü oynar.
Kant’tan Hegel’e hareketin, insan aklının pratik bir kavrayışını düzenleyen bir girişim süreci olduğuna inanıyorum… Kant’tan Heidegger’e gidiş akıldan kör kadere doğru geri çekilmedir. (s. 479)

Çeviren: Sibel Kibar
Monokl
Hegel Özel Sayısı
(s. 474-479)



R.B. Pippin ile Söyleşi (s. 480-482)

R.B. Pippin ile Söyleşi – Volkan Çelebi

Güzel sanatları insanın kendini anlamasının bir tarzı olarak görmesi. Bu yaklaşımıyla Hegel, sanat tarihinde radikal bir biçimde yeni bir evre olan çağcıl sanatı hazırlamıştır ve estetikten sonra sanat kavramı artık inanılır değildir.

Hegel için nihai amaç kendiliğin hakiki bilgisiydi.

Hegel saltık bilgiden söz ettiğinde bilmenin ne olduğunun bilgisi üzerine konuşuyordu ve o, saltık özgürlüğe ulaşılmasıyla böylesi bir bilginin başarılacağını hesaplıyordu, çünkü böylesi bilgi hem dünya zihin ilişkisinin hem de insanın dünyasındaki yerinin bilgisini içermelidir. (s. 482)

Çeviren: Eren Rızvanoğlu
Monokl
Hegel Özel Sayısı
(s. 480-482)




Kenneth R. Westphal ile Söyleşi (s. 483-497)

Kenneth R. Westphal ile Söyleşi – Volkan Çelebi

Hegel toplumsal ve tarihsel temelli bir epistemolojinin gerçekçilikle tutarlı olduğunu kavrayan ilk epistemolojistti.
Hegel’in felsefesi için antik Yunan, özellikle de Aristoteles ve Sextus Empricus temel önemdedir. Dinler tarihi, Montesque, Hume, Kant, İskoç ekonomi politiği ve Newton’da eşit derecede önemlidir.
Hegel soya dayalı monarşiyi ‘doğrulamasına’ rağmen, o açıkça… anayasal monarşı taraftarıdır.
Hegel’e göre ontolojik olarak kendine yeterli tek varlık, yalnızca çeşitli görünüşlerin veya bileşenlerin, yani tikel nesnelerin, olayların veya öteki özgül fenomenlerin içinde ve onlar sayesinde varolan dünya-bütünüdür.
Hegel bir bütün olarak dünyanın, insan aklının, bilgisinin ve özgürlüğünün aşamalı gelişiminden ve başarısından meydana gelen ayırt edilebilir belirli bir yapısı ve tarihsel telos’u olduğunu savunur.
Dünya-bütünü böylece hem töz -bu tam olarak varolan, varolmuş olan ve varolacak olan herşeydir- hem de öznedir.
Hegel ayrıca yabancılaşmanın çeşitli biçimlerinin esasında içinde yaşadığımız modern dünyayı ve onun içindeki yerlerimizi anlamakta başarısız oluşumuzun sonucu olduğunu göstermeye çalışmıştır.

Çeviren: Damla Şikel
Monokl
Hegel Özel sayısı
(s. 483-497)



George Vassilacopoulos – Spekülatif Felsefede Görüş ve Bellek

“Saltık idea kendisi için kavramın saf biçimidir, kendini tasarladığı gibi içeriğini de tasarlar.”
Hegel

Saltık, kendi geçmişe dönük olan kavramıyla ilgilidir, daha ziyade bu kavramın kendisidir. Bir bellek edindiğinde kavramın kendisi, saltık’ın oluşunun sonunu imler. Fakat, bu doğruysa kavram aynı zamanda saltık’ın başlangıcını da imlemelidir. Zira, Hegel’e göre oluşun sonunda saltık, tasarıya başladığı zamanki halinde kendisiyle karşılaşır. Aslında gelişimsel süreç, saltık’ın kendi sonu gibi başlangıcını da öngörmesi sayesinde başlayabilir ve sonuca ulaştırılabilir.
Başlangıç gerçekliğe sahip değildir, oysa son başlangıcın, kendi gelişimi sayesinde kesin varoluş iddiasında bulunabilen başlangıcın gerçekleşmiş halidir. Sonrasındaki gerçekliği kurduktan sonra kavram kendine döner dönmez saltık idea gerçekleştirilmiş olur.
Kendine özgürlük biçimini vererek kavram, öznellik elde eder ve özdeşliğini kurmak için gerçeklikten kendi özdeşliğini talep eder.
Hegel’in gönderme yaptığı saltık’ın geçmişe dönük doğasının öteki yüzü, onun öngörülülüğüdür. Saltık’ın gelişimsel süreci hem geçmişe bakış hem de öngörülülük ile çevrelenmiştir. Saltık olması gerekendir. Saltık’ı, Hegel’in Ego’ya dayandırdığı öznitelikler açısından kendisiyle ilk karşılaşması çerçevesinden değerlendirmeliyiz.
Özneyi filozofa dönüştüren saltık’ın onun bilincine başvurmasıdır. Felsefe yapan özne, tabiri caizse, kendi öz-bilincinin gerçekliğin ilkesi, “her şeyi içinde barındıran tümel” olduğunun farkına varması aracılığıyla sonsuzluğa dağılır dağılmaz, saltık kendine açılır.
Hegel için bilgi hakkında değildir, öz-bilinçli saltık’ın kendisidir. (s. 180)
Saf düşünce, kavramın soyut bilincini meydana getirir, oysa ki kavram’ın nesnesinin özü dildir.
Ego her şeyin olumsuzlamasıdır, tüm belirlenimliliğin, olumsuzlama halindeki her şey olarak. Ego saltık olumsuzluk olarak kendi oluşunun başlangıcında kendisiyle karşılaşır.
Hegel için ‘bilim’ ‘genel bilgi’dir ve saltık’ın kavram’ının bakış açısıdır. Böyleyken kendi bağlamında özümsenmiş bilgi değil, bu haliyle bilgi, veya bilme ve bilinenin birliğinin ilkesidir. Bilim, gerçeklik ilkesi olarak, bilginin ilkesinden bilgi olarak yaratılan gerçekliği bilmeye vasıl olan saltık kavramıdır. Saltık açısından bilme bilginin ilkesini cisimleştirir (saltık bilgi).
Ego dünyayı bilmeme de kendisini bilir. Dünya o noktada ego tarafından bilişsel olarak tahsis edilmek üzere, bilgi olarak yeniden yapılandırılmak üzeredir. Dolaylı yoldan bilgi olarak, dünya bilgi ilkesinin gerçekleşmemiş hali olarak, yani kendi ilkesinde çözülmüş dünya olarak ortaya çıkar.
Hegel saltık bilgiye olan ihtiyacı, toplumsal bütünleşme eksikliğinden kaynaklanan yabancılaşma deneyimine yerleştirir. Çünkü ego varlık’ın her iki parçasıdır, hem dünyanın parçasıdır (sonlu ben) hem de kendi saf öz-ilişkisinde öz-bilinçli varlık’tır (sonsuz ben), yani bütünleşme ilkesinin (bir bütün olarak gerçekliğin ilkesi) farkında olan varlık ve bütünleşme ihtiyacındaki (cisimleşme ihtiyacındaki ilke) varlık.
Varlık’ın, ben sıfatıyla varlık’ın ilkesi, varlık’ın farklılaştırılmış dünyasında, yani tikel ben’in dünyasında cisimleştiği zaman, ego varlık ile bütünleşir. (s. 182)
Sonsuzluk bilinci, sonluluğuna yabancılaşmış, sonlu deneyiminde ortaya çıkar.
Hegel için tarih, saltık’ın felsefi gelişiminde kavram’ın nesnesi olarak ortaya çıkan, teoloji, amaçlı etkinlik olarak dünyadır. (s. 183)
Tümelin tikelleştirilmesi kavram ve nesne arasındaki ilk harekettir, ilk olumsuzlamayı ifade eder.
Ego kendini tekil olarak düşünmelidir. Kendini ötekilikte cisimleştirerek kendisini nesnesi gibi düşünebilir duruma gelmelidir. Sonuç olarak, Ego’nun koşulsuzluğu sadece hareket döngüsünün sonunda, Ego kendi tekilliğini tahsis ettiğinde açıkça ortaya çıkar.
Kendini farklılaştırılmamış bütünlük olmaya yöneltmekle Ego aynı zamanda kendini olumsuzlanan olarak bilir.
Ego hem saf öz-tasarlamayı hem de yukarıda açıklanan şekliyle böyle bir tasarlamanın koşulsuz olmaya yöneltildiği gerçeğini ifade eder. Ego, her diğer Ego’nun ihracına kadar tikel Ben’dir.
Eğer sonlu Ego kendi bilincinde Tümellik’i cisimleştirirse, özne ve nesne birleşmiş haldedir ve sonuç olarak, bu bilinç, bilme ve bilenin bütünlüğünün ilkesinin nesnesi haline gelir (tümel kavramı). Kavram ve nesnenin uygunluğunu kurmuş olmakla (kendini ötekilikte cisimleştirerek ötekilik halinde tikellik uğrağını aşmış olmakla) bu bilinç geçmişe bakışlı hale gelir, yani Tekillik elde eder.
Dil düşüncenin işi olduğundan ve dolayısıyla ‘dilde ifade edilen her şey tümel olması’ gerektiğinden ve ayrıca her şey düşünce tarafından Saltık’ın ilkesini doğrular yönde yaratılmış olduğundan, dil tamamıyla kapsamlıdır, bir bakıma öz-belirli insan yaşamının tümel öğesi linguistik etkileşimde verilmiştir. (s. 185)
“İnsana diğerleriyle uzlaşma yönünde baskı yapan onun doğasıdır; insan doğası sadece başarılmış akıllar toplumunda gerçekten var olur.”
Hegel
Hegelci anlamda felsefe yapmak Saltık’ın özünü (kavram-nesne uygunluğu) açığa kavuşturur, hem saltık bilginin yapılanmasında, hem de varlığın, saltık halinde dünyanın yeniden yapılanmasında.
Bilgi, kendisini bilginin ilkesinin bakış açısından yapılandırarak saltık haline gelir. (s. 186)

Çeviren: Emre Çeliker
Monokl
Hegel Özel Sayısı