Modernleşme Teorisi Kuramı W.W. Rostow

132

Modernleşme Teorisi W.W. Rostow

W.W. Rostow (1916- ) New York doğumludur. Yale Üniversitesi’nde okuyan Rostovv Oxford Balliol Kolej’de Rhodes bursu kazandı (1936­38). İkinci Dünya Savaşı’nda seçkin bir savaş sicili vardı, O.S.S’de (1942-45) binbaşı olarak çalıştı, Liyâkat Nişanı ve OBE aldı. Savaştan sonra akademik kariyerine devam eden Rostovv, Oxford ve Cambrid- ge Üniversitelerinde Amerikan tarihi okuttu. 1950’de Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’ne Ekonomi Tarihi Profesörü olarak atandı, ayrıca ulusal güvenlik konusunda Başkana danışmanlık yaptı. Bir ‘şahin’ olarak ün kazanan Rostovv 1960’larda ekonomi ve dış politika konula­rında Başkan Kennedy ve Johnson’a özel danışmanlık yaptı. Daha sonra akademik hayata döndü.

Walt Rostovv’un ekonomi politik ve dış ilişkiler üzerine birçok ki­tap ve makalesi vardır; bunlardan en ünlüsü İktisadi Gelişmenin Mer­haleleri – Komünist Olmayan Bir Manifesto’ dur (1960).

FİKİR

Walt VVhitman Rostovv modernleşme teorisi olarak adlandırılan bir gelişme teorisinin önde gelen savunucularından biri olarak görülür. Ancak, modernleşme teorisi bir kişinin düşüncelerinden ibaret olma­yıp, toplumların nasıl gelişip ilerledikleri konusunda ortaya atılan çeşitli fikirlerin bir karışımıdır. Bu yaklaşım, özellikle Emile Durkheim ve Talcott Parsons’ın işlevselci teorilerinden, onların “toplumlar, tıpkı doğal organizmalar, hatta insanlar gibi, bir tür iç dinamikle, olgun­laşma evrelerine benzer biçimde -bebeklikten çocukluğa ve oradan yetişkinliğe doğru- kademeli olarak ilerlerler” tezinden etkilenmiştir. Gerçek olgunluk, ancak fiziksel (veya toplum örneğinde ekonomik) gelişme uygun psikolojik (veya kültürel) gelişmeye eşlik ettiği takdir­de mümkündür. Çoğu kez, zihinsel gelişimi fiziksel gelişimine uygun

 

olmadığında olgunlaşmamış, hatta gelişimi gecikmiş bir çocuktan söz etmemiz gibi, eğitimsizlik, cehalet ve batıl inançlar yüzünden azgelişmiş, hatta geri kalmış Üçüncü Dünya ülkelerinden söz ederiz. Bu toplumlar, Max VVeber’in Protestan ahlâkı veya iş ahlâkı olarak (bkz. Protestan Ahlâkı) ve David McCelland’ın başarı faktörü olarak adlandırdığı özelliği -yani, ‘girişimcilik kültürü’nü, bizim açımızdan ekonomik ilerleme ve sanayileşmeyi başlatmak için oldukça hayati önemde görünen itici güdü ve tutkuyu- geliştirememişlerdir.

Bir iktisatçı ve Başkanlık danışmanı olarak Rostovv’un katkısı, her toplumun geçmesi gerektiğini düşündüğü beş temel ‘ekonomik gelişme evresi’yle ilgili ayrıntılı açıklamalarıdır:

  • Evre 7: Geleneksel toplum. Burada, Rostovv tüm sanayi-öncesi toplumları aynı kategoriye dâhil eder; çünkü onlar, aralarındaki farklılıklara rağmen, aslında verimlilik düzeyleri düşük olan, eski teknolojiler kullanan ve yetersiz iletişim içindeki tarım toplumlarıdır. Toplumsal yapı oldukça geleneksel ve hiyerarşik­tir ve çok az toplumsal hareketlilik vardır. Bu toplumlar, gele­neksel dinlere ve ‘süregelen kaderciliğe’ uygun güçlü aile ve ak­rabalık bağlarına dayanırlar. Politik güç büyük ölçüde merkezi­leşmiş olmakla birlikte, yerel büyük toprak sahipleri kendi özel mülklerini yönetirler.
  • Evre 2: Kalkışın ön şartları. Bazı iç mekanizmalar/n veya yabancı istilâsı gibi geleneksel toplumu ‘sarsan’ dış güçler in tetiklediği, ekonomik ilerleme fikrinin tohumlarını atan ve ticaretin geliş­mesini ve yeni sanayilerin kurulmasını sağlayan kademeli bir değişim yaşanır. Yeni bir işadamı türü, “kâr ve modernleşme peşinde, risk almaya hazır işletmeci insan” tipi ortaya çıkar (Ros­tovv, 1960) ve geleneksel toprak sahipleri sınıfını (veya sömür­geci hükümeti) yıkmaya ve insanları ‘modern’ dünyaya yönlen­dirmeye kararlı yeni bir siyasal seçkinler grubu oluşur.
  • Evre 3: Kalkış. Ekonominin hız kazandığı, geleneksel engeller ve uygulamaların yıkıldığı, ekonominin çekirdeğini oluşturan tarı­mın yerine sanayinin geçmeye başladığı yaklaşık olarak 20 yıllık bir dönemde, ülke “ekonomik kalkışa geçer ve sanayileşme kendi kendini üreten bir güç haline gelir”. Devlet tarafından desteklenen ‘piyasa güçleri’ geleneksel ekonomik, politik ve toplumsal yapıları ortadan kaldırır. Yatırımlar ulusal gelirin en az % 10’u düzeyine yükselir ve ekonomik faaliyet yeni teknoloji­lerin gelişmesini ve daha önceden kullanılmayan doğal kaynak­ların kullanılmasını sağlar. Tarım ticarileşir, ekonomi tarımcı te­melden endüstriyel temele doğru kayar ve insanlar kırsal bir çevre ve hayat tarzından kentsel bir hayat tarzına geçerler. Bri­tanya ‘kalkışa geçen’ ilk ülkedir (1783-1803) ve onu Amerika (1843-1860), Japonya (1878-1900) ve Rusya (1890-1914) gibi ülkeler izlemiştir.
  • Evre 4: Olgunlaşma eğilimi. Bu evre, bir ülkenin bu ilerlemeyi pe­kiştirip geliştirdiği yaklaşık 40 yıllık bir dönemi kapsar. Yatırım­lar ulusal gelirin % 10’u ile % 20’si arasında bir orana yükselir, teknoloji ve bilim ekonominin bütün alanlarına yayılır ve eko­nomi uluslararası ekonomik sistemin bir parçası haline gelir.
  • Evre 5. Yüksek kitlesel tüketim çağı. Ekonomi olgunlaşıp başarı kazandıkça, halk kitlesel tüketimin nimetlerinden, yüksek bir maddî hayat standardından ve -seçerse- refah devletinin sağ­ladığı imkânlardan yararlanmaya başlar. Ekonomik yapıda bi­rincil ve ikincil sanayilerden hizmet sektörüne doğru kayma vardır ve artık bir ‘tüketim-ötesi’ toplum evresinde insanlar, “bebek bakma, can sıkıntısı, üç günlük hafta sonu tatili, aylık ta­til veya yeni İnsanî iç sınırların yaratılması” gibi seçenekler ara­sından bir tercih yapma imkânına sahip olacaklardır.

Rostovv’un (dinamik) ekonomik gelişme teorisi, özünde, bütün toplumların bir ‘iç’ dinamik tarafından yönlendirilen ‘belirli’ aşama­lardan geçerek ilerlemeleri gerektiği düşüncesinden hareket eden evrimci bir teoridir -onun modelinde hiçbir sıçrama veya kestirme yol yoktur. Fakat Rostovv, ekonomik stratejilerde birtakım seçimlere ve Birinci Dünyanın kendini-üreten Sanayi Devrimleri ile Üçüncü Dünyanın dış yardıma ihtiyacı arasında bir ayrıma imkân tanır. Ger­çekte, onun kitabının alt başlığından da anlaşılabileceği gibi, Ekono­mik Gelişmenin Merhaleleri, sadece teorik bilimsel bir inceleme değil, aynı zamanda Batı (özellikle Amerikan) yardımının -bir geçiş hastalı­ğı’ olarak adlandırdığı- komünizm tehdidiyle başa çıkabilmek için nasıl düzenlenmesi gerektiği konusunda bir manifestodur. Bu yardım sadece ekonomik yapıda, yani teknoloji, yatırım ve uzmanlık biçi­minde değil, aynı zamanda politik yapıda, yani komünist-olmayan elitler, demokrasi ve çoğulculuğu tek parti diktatörlüğüne karşı des­tekleyecek nitelikte olmalıdır. Dolayısıyla, Rostovv 1950’ler ve 60’larda Amerikan dış politikasının Asya ve Latin Amerika’da komünizme karşı mücadelesinde yardımcı olmuştur.

 

KAVRAMSAL GELİŞİM

VValt Rostovv kendi gelişme teorisini uygulamaya geçirebilme bakı­mından oldukça nadir bir konuma sahipti. 1960’lar ve 70’lerde Ame­rikan dış politikası ve yardım programları Vietnam savaşının ardından ve daha yakınlarda Latin Amerika’daki Amerikan ’emperyalizm’i suç­lamalarından sonra nasıl giderek kötü bir şöhret kazanmışsa, aynısı Rostovv’un fikirlerinin başına gelmiştir. Onun tezleri iki temel noktada eleştirilmiştir:

  • Ekonomik analiz. Onun, sanayileşmenin sadece önceden belir­lenmiş yollardan geçerek gerçekleşebileceği görüşü şiddetle eleştirilmiştir. Alexander Gerschenkron’un da belirttiği gibi, geç gelişen ülkeler Batının hatalarından kolayca ders alabilir, batılı beceriler, teknoloji ve uzmanlığı ithal edebilir ve dolayısıyla bir veya iki aşama birden atlayabilirler. İkinci olarak, Britanya ve Amerika kendi ‘doğal güçleriyle’ ‘kalkış’ yapsalar bile, Avru­pa’nın büyük bir kesimi bunu devlet kontrolü ve plânlamasıyla başarmıştır. Üçüncü olarak, artık Üçüncü Dünya da sanayileş­meye başlarsa dünya kaynakları üzerindeki baskı dayanılmaz hale gelebilir. Son olarak, gerçekte Birinci Dünya ulusları sanayi­leşmeleri sırasında bir ‘açık piyasa’yla yüz yüze olsalar da. Üçün­cü Dünya ülkeleri günümüzde Batının sıkı kontrolü altındaki uluslararası bir ekonomik sistemle karşı karşıyadır. Onlar eko­nomilerini yeniden yapılandırdıklarında, sadece dünya pazarla­rında rekabet gücünden yoksun olmakla kalmayıp (dolayısıyla iflâs edecekleri) gibi, aynı zamanda, topraklar gıda üretiminden sanayiye veya ‘pazara dönük üretim”e tahsis edildiği için, insan­larını besleyebilme kapasitelerini kaybetme tehlikesiyle de karşı karşıya kalırlar. Ancak onlar başarılı oldukları takdirde, Batılı ül­keler, sadece ucuz gıda ve hammadde sağlama imkânını yitir­mekle kalmayıp, ayrıca Doğunun ucuz işgücüne dayalı sanayile­ri Batılı işgücünü gereksiz kılacağı için, iş kaybına da uğrayacak­lardır.
  • Batılı, özellikle Amerikan eğilimli. Rostovv tek gerçek sanayileşme modelinin Batı modeli olduğunu varsayma eğiliminde olduğu için. Doğudaki oldukça farklı komünist modellerin başarılarını göz ardı eder. İkinci olarak, özgürlük ve demokrasi vaat edilse de, Batı yardımları genellikle yozlaşmış diktatörlükleri ‘destek­lemekten’ ibaret kalmış ve Batılı çokuluslu şirketlerin Üçüncü Dünya ekonomilerini egemenlik altına almaları ve sömürmele­rine olanak sağlamıştır. Onun teorisi, aslında Amerikan emper­yalizminin ideolojik meşrulaştırılması olduğu ve hem ulusların kendi içlerindeki hem de Birinci ve Üçüncü Dünya ülkeleri ara­sındaki servet dağılımı konusundaki konsensüsü değil, aksine çatışmayı tamamen göz ardı ettiği için eleştirilmiştir.

Bu tür eleştiriler bağımlılık teorisyenlerinin modernleşme teorisini eleştirileriyle en üst noktaya ulaşmıştır. A.G. Frank (bkz. Bağımlılık Teorisi), Rostovv’un ‘evreler anlayışı’nı büyük ölçüde ‘hayâl ürünü’ ve determinist bularak sert bir biçimde eleştirir. İlk evre olan ‘geleneksel toplum’ evresinde sanayileşme-öncesi dönemdeki toplumların ola­ğandışı çeşitlilik ve farklılıkları tamamen göz ardı edilir. Başlangıçta onların günümüz Üçüncü Dünya ülkeleri gibi gelişmemiş olduklarını iddia etmek tarihsel bir saçmalıktır. Daha da önemlisi, Frank ‘içsel’ ekonomik gelişim fikrini tamamen reddeder. Ona göre, Batı daha ziyade fakir ülkeleri sömürgeleştirerek ve sömürerek gelişmiştir ve günümüzde dünya kapitalist sistemini, Üçüncü Dünyanın gelişmesi­ne yardımcı olmak için değil, aksine azgelişmiş halde tutmak için kullanmaktadır. Batılı kentlerden (Metropolden) başlayıp Doğunun başkentlerine ve oradan Üçüncü Dünyanın (uydu ülkelerin) köylerine kadar uzanan ve Birinci Dünyanın daha fakir ülkelerin artı-değerlerini gasp ettiği, ekonomilerini Batıya ucuz gıda ve hammadde teminine mahkûm ettiği ve yardım etmekten öte üzerlerindeki kontrolünü arttırdığı ve katlanılması imkânsız borçlar yüklediği bir bağımlılık zinciri oluşturulmuştur. Bu yüzden, Frank’a göre, gelişmenin temel dinamiği iç dinamik değil, aksine bir zamanlar Batının ‘kalkış’ına yar­dımcı olan, ancak artık Üçüncü Dünyayı fakir ve bağımlı halde tutan kapitalist dünya sistemidir.

Bu modernleşme teorisi eleştirisini daha da ileri götüren Imma- nuel VVallerstein (1974), gelişme evrelerini tarihsel olarak belirlemek mümkün olsa da, onların tekbiçimli ve ardışık olmadıklarını öne sü­rer. Modern kapitalizmin gelişiminden önceki 1500’lerin toplumları kendi içine kapalı ‘mini sistemler’di; modern kapitalizmin gelişimi yeryüzünü dünya-çapına yayılmış taşımacılık sistemlerine ve Batılı ulusların askerî güç ve imparatorluklarına dayalı bir dünya ekonomi­sine dönüştürdü. Ortaya çıkan bu dünya ekonomisi, o zamandan beri, güçlü sanayileşmiş ulusların -hammaddeler ve emeğin ucuz ve böylece kârların yüksek olduğu- Üçüncü Dünyadaki daha yoksul, azgelişmiş ‘çevre’ ülkeleri kendilerine bağımlı kıldıkları ve sömürdük­leri bir merkez, yarı-çevre ve çevre devletler ekseni üzerine kuruldu. Bu çok yoksul ülkeler, VVallerstein’a göre, artık ne kaçabilecekleri ne de kendi ekonomik gelişimlerini kontrol edebilecekleri bir dünya

 

ekonomik sisteminin kapanına kısılmışlardır. Sidney Mintz’in (1985) dünya şeker sanayi sistemi üzerine araştırmasına benzer çalışmalar, sömürgecilik döneminden beri Batılı ulusların sömürgelerini nasıl yeniden organize ettiklerini ve onları talep ve kârların yüksek olduğu, ancak -örneğin, Batı Hint adaları ve Amerika’nın kuzey devletleri gibi alanlarda- ucuz emek ve hatta köle emeğinin kullanıldığı şeker gibi ürünlere yoğunlaşmaya nasıl zorladıklarını göstermiştir. Tekstil ve çay endüstrileri üzerine benzer analizler de önemli bir merkez ülke olan Britanya’nın kendi sömürgesi Hindistan’ı nasıl sömürdüğünü gös­termektedir. Biz Britanya’da ucuz çay ve ucuz giyim eşyalarına Hin­distan’daki işçiler çok düşük ücretler ve uzun iş saatleri karşılığında çalıştıkları için ulaşabiliyoruz. Bu merkez-çevre analizi çerçevesi özel bir ülke veya ulus içindeki ekonomik ve politik ilişkilere de uygulana­bilir; tütün ve tekstile odaklanan Amerika’nın kuzey eyaletlerinin köle ekonomileri bunun klâsik bir örneğidir.

Rostovv’un tezi modernleşme konusundaki görüşlerini ortaya koyduğu dönemde oldukça etkili ve güçlüydü. Bu teori günümüzde Batı emperyalizmini ve sömürüsünü meşrulaştırmakta kullanılan tipik bir Amerikan propagandasına dönüşmüştür. Ancak bu teori yine de bazı Batılı siyasal karar alma merkezlerinin gözdesidir ve akademik çevrelerdeki modernleşme kuramcıları ‘sanayi-ötesi evre’ adını ver­dikleri altıncı bir evreyle Rostovv’un modelini güncelleştirmeye ça­lışmışlardır. Bu yüzden tartışma sürmektedir, ancak yeni bir çerçeve, evrimci bağımlılık teorilerinin daha radikal ve devrimci fikirler öne sürenlerin teorileriyle doğrudan rekabet ettiği bir paradigma içinde