MODERNLEŞME SÜRECİNDE HUKUK

126
PAYLAŞ

MODERNLEŞME SÜRECİNDE HUKUK

Modernleşme ve modernite kavramları, genel olarak, geleneksel veya modern ön¬cesi toplum ile modern toplum arasında yapılan bir ayrım ve karşılaştırmadan ha-reketle açıklanmaktadır. Bu bağlamda modernleşme kavramı; geleneksel veya mo¬dern öncesi toplum tipinden modern toplum tipine doğru gelişen ve bu tipi şekil¬lendiren süreci ifade etmek üzere kullanılırken, bu süreçle birlikte ortaya çıkan ye¬ni toplumsal aşamaya işaret etmek üzere de “modernite” kavramına başvurulmak¬tadır. Modernleşme kavramı, genel olarak, ekonomik anlamda kapitalizme ve en¬düstriyel gelişime, siyasal bakımdan ulus-devlete ve liberal demokrasiye, sosyo¬kültürel açıdan bireyciliğe ve seküler bir dünya görüşüne, toplumsal yapının gide¬rek farklılaşmasına ve karmaşıklaşmasına, kentleşmenin artmasına ve bilimsel dü¬şünce tarzının gelişmesine doğru giden bir süreci ifade etmek üzere kullanılmak¬tadır. Modernitenin ise belli özellikler taşıyan ekonomik, siyasal ve sosyo-kültürel yapıyı nitelendirmek ve onu “geleneksel” olarak adlandırılan toplumsal yapı tipin¬den ayırmak üzere kullanılan bir terim olduğu söylenebilir. Başka bir deyişle, ta¬rihsel süreçte toplumsal yaşamın belli bir aşaması “modern öncesi” veya “gelenek¬sel” olarak nitelendirilirken, bu aşamadan esaslı ölçüde farklı özelliklere sahip bir aşamayı ya da dönemi ifade etmek üzere modernite terimi kullanılmaktadır. Mo¬dernite, belli bir zaman dilimini veya dönemi temsil ederken; modernleşme, mo- derniteye geçişi sağlayan ve moderniteyi karakterize eden toplumsal, ekonomik, siyasal, kültürel ve düşünsel boyutları olan süreci anlatmaktadır.

Modernleşmeyle birlikte; toplumsal yapı, giderek artan bir karmaşıklaşma ve farklılaşma ile karakterize olan bir değişme süreciyle, geleneksel veya modern öncesi toplum yapısından ayrılmaya başlamıştır. Çalışmalarıyla klasik sosyolojik teorinin oluşumuna katkıda bulunmuş Marx, Durkheim ve Weber gibi düşünür¬ler özellikle bu değişimle yakından ilgilenmişlerdir. Marx, söz konusu değişim¬le toplumun, feodalizmden kapitalizme; Durkheim, mekanik dayanışmadan or¬ganik dayanışmaya; Weber, geleneksel otoriteden rasyonel-yasal temelli bürok¬ratik otoriteye; Tönnies ise cemaatten cemiyete doğru evrimleştiğini ileri sür¬müştür.

Modern toplumu geleneksel toplumdan ayıran temel özelliklerin; hızlı ve yo¬ğun değişme ve bu değişmenin giderek bütün toplumsal sistemi kuşatarak kendi¬ne özgü kurumsal ve düşünsel yapılar geliştirmesi olduğu söylenebilir. Modernleş¬me sürecinde hem insan-doğa, hem de insan-insan ilişkisi esaslı bir şekilde deği¬şime uğramıştır. İnsan-doğa ilişkisi bağlamında, üretim sürecinde teknoloji giderek ağırlıklı bir yer edinmiş ve organik temelli olmayan enerji kaynaklarının kullanımı artmıştır. Bu gelişme, insanın doğayla ilişkisinde alet ve edevattan makineye geç-mesi, emek sürecinin doğrudan insan gücüne dayalı olmaktan çıkarak makineye ve teknolojiye bağımlı olması anlamına gelir. Nüfusun giderek arttığı, birbirini ta-nımayan daha çok insanın aynı devletin sınırları içinde bir arada yaşadığı, toplum¬sal hareketlilik imkânlarının, iş bölümü, uzmanlaşma, farklılaşma ve karmaşıklaş-manın gittikçe arttığı modern toplumda; insan-insan ilişkileri de önemli ölçülerde dönüşüme uğramış ve nispeten daha durağan bir toplumsal yapıdan daha dinamik bir yapıya geçilmiştir. Bu geçişle birlikte, Tönnies’in deyişiyle ırk, etnik köken ve kültür bakımından farklılaşmamış bireylerden oluşan homojen cemaat yapıların-dan; etnik köken, sosyo-ekonomik statü ve kültürel değerler bakımından farklılaş¬mış cemiyet yapılarına doğru giden bir değişim gerçekleşmiştir. Bu süreçte, top¬lumsal değerler, ilişkiler ve kurumlar da köklü bir dönüşüme uğramıştır.

Modernleşme sürecinde teknoloji giderek ağırlıklı bir yer edinmiş, organik temelli olmayan enerji kaynaklarının kullanımı artmış, emek süreci makineye ve teknolojiye bağımlı hâle gelmiş, kentleşme hızlanmış, nüfus, iş bölümü, uzmanlaşma, farklılaşma ve karmaşıklaşma artmıştır.

Geleneksel tarım toplumundan modern sanayi toplumuna geçiş sürecinde; top¬lumsal ilişkiler yerel bağlamından, belirli ve kısa aralıklı zamansal ve mekânsal ya¬pısından uzaklaşarak daha belirsiz, aralıklı ve genel bir zaman ve mekân bağlamı¬na yerleşmiştir (Tekeli, 1999: 27). Bunun gerçekleşmesinde, yeni teknolojik imkân¬ların ve araçların ortaya çıkması önemli bir rol oynamıştır. Modenleşme sürecinde, ulaşım araçlarının giderek gelişmesiyle ulaştırma ve seyahat imkânları sürekli art¬mıştır. Yolcu taşıyan at arabalarının yerini alan trenler, motorlu deniz, kara, hava taşıtlarının icadı ve seri üretimi, yerel nitelikteki tüm toplumsal ve kültürel “bütün¬lükler” in aşınmasına ve zayıflamasına yol açarak modern süreçleri hızlandırmıştır. Aynı şekilde, iletişim teknolojilerinin ve olanaklarının gelişmesiyle enformasyonun, bedenlerin fiziksel hareketini gerektirmeksizin, taşıtların ve nesnelerin hare-ketinden koparak bütün yerküre üzerinde hızla kullanılabilir hale gelmesi sonucu, toplumsal, siyasal ve kültürel bütünlükler hızla yok olmaya, zaman-mekân kav-ramları eski anlamlarını kaybetmeye başlamıştır (Bauman, 1999:21-23).
Toplumun gerek coğrafi gerekse nüfus bakımından büyüdüğü bireyler, gruplar ve toplumsal tabakalar arasında çıkar, görüş ve inanç ayrılıklarının yaşandığı, ge-leneksel cemaat yaşamının sağladığı güven ve dayanışma duygusunun zayıfladığı, giderek birbirini tanımayan veya çok az tanıyan insanların bir araya geldiği, top-lumsal ilişkilere ve davranışlara yön veren geleneksel değerlerin, normların ve standartların etkinliklerini kaybettiği modernite koşullarında insanlar, daha önce hiç aşina olmadıkları ilişkiler, olaylar, sorunlar ve risklerle yüz yüze gelmişlerdir. Böyle bir ortamda doğal olarak, insan ilişkilerini çerçeveleyecek ve düzenleyecek farklı bir normlar ve simgeler sistemine ihtiyaç duyulacaktır. Bu ihtiyaca yanıt ve-rebilmek, bir yandan yeni değerlerin ve normların oluşturulmasıyla diğer yandan, mevcut olanların yeni koşullara göre geliştirilmesiyle mümkün olabilecektir. Çün¬kü, toplumsal hayatın her alanının hızlı ve köklü bir şekilde değişmekte olduğu bir süreçte, oldukça uzun bir zamanda yavaş yavaş gelişen din, ahlak ve örf-âdet ku¬ralları gibi toplumsal normlarla ve bu normlar temelinde oluşmuş bir hukuk ile ye¬ni sorunların ve risklerin üstesinden gelinemez. Toplum, yeni koşullara uygun top¬lumsal dayanışma ve güvenlik mekanizmaları geliştirmek zorundadır. Kişisel bağ¬lılıkların zayıfladığı, toplumsal ilişkilerin anonimleştiği böyle bir ortamda, toplum¬sal dayanışmaya, barışa, düzene ve istikrara katkıda bulunacak bir mekanizma ola¬rak, diğer toplumsal düzen kurallarının yanında, giderek artan ölçülerde insan eliyle yaratılan veya şekillenen bir hukuk ortaya çıkmıştır. Tarihsel süreçte başlan¬gıçta kral, padişah ve imparator fermanları ile ihdas edilen, örf ve âdet derlemele- riyle şekillenen insan eliyle hukuk yaratma veya hukuku yeniden düzenleme ça¬lışmaları, yasama organlarının ortaya çıkmasıyla yeni bir boyut kazanmıştır. Böyle¬ce, modern toplum ve modern devlet alanındaki insan ilişkilerini çerçeveleyip dü¬zenlemek üzere modern bir hukuk oluşmaya başlamıştır. Bu gelişmeyle birlikte geleneksel toplumsal bütünleşme ve kontrol mekanizmalarının bıraktığı boşluğu, formel kurallarıyla, prosedürleriyle ve mekanizmalarıyla modern hukuk doldurma¬ya çalışmıştır. Modern hukuk, ülkenin her yerinde ve herkese genel olarak uygu¬lanabilecek standart nitelikteki bağlayıcı kural ve mekanizmalarıyla ülke çapında¬ki çeşitlilikleri ve farklılıkları aşmaya çalışan ve giderek merkezileşen devlet yapı¬sına ihtiyaç duyduğu araçları sağlamıştır.
Modernleşme süreciyle sadece toplumsal ilişkiler ve yapılar değil, aynı zaman¬da kültürel değerler ve zihniyet dünyası da değişmeye başlamış; ekonomik ve si¬yasal alanda kapitalizm ve ulus-devlet yapısı gerçekleşirken, kültürel alanda Röne¬sans ve Reform hareketleriyle birlikte Protestanlık ve bireycilik anlayışı giderek öne çıkmıştır. Esasında, gerek Rönesans, gerek Reform hareketlerinin 16. yüzyılda ortaya çıkıp gelişmesinde, daha önceki toplumsal çevrede ve toplumsal yaşam bi-çiminde gerçekleşen entelektüel ve ekonomik gelişmeler belirleyici rol oynamıştır. Bu dönemdeki ekonomik gelişmeler çerçevesinde; üretim sisteminde loncaların ve trampa usulünün yerini para ile ücretli emeğin alması ve zenginliğin artması, üç önemli sonuca yol açmıştır: Bunlar, paraya egemen yeni bir sınıfın yükselişi, birey-cilik ve milliyetçiliktir (Smith, 2001: 284-85). Modernleşen toplumsal ve ekonomik sistemle birlikte, yeni bir değerler sistemi ve zihniyet dünyası da şekillenmiştir. Bir yandan insan, geleneksel toplumsal grupların ve toplulukların bir mensubu ol-maktan çıkıp ayrı bir varlık kazanırken ve ortak çabanın yerini kişisel girişimler
alırken; diğer yandan, kanaatkârlığın, statükonun, mesleki dayanışmanın yerini da¬ha fazla kazanç hırsı, değişim arzusu ve rekabet almıştır. Ayrıca, akılcılık, bilimsel¬lik, planlama ve hesaplama gibi değerlerin ağırlık kazandığı böyle bir yapı, ister is¬temez yeni bir hukuk anlayışının ve düzeninin oluşmasına yol açacaktı. Yükselen sınıf olarak burjuvazi, hesaplanabilir, öngörülebilir, kesin nitelikteki belirli ilkeler ve kurallar temelinde gelişen bir hukukun özlemini duymaktaydı. Böyle bir düzen sayesinde burjuvazi, yatırım yaparken, risk alırken önünü görebilecek; mülkiyet, miras ve borçlar hukukunun teminatı altında mülkiyet ve miras hakkı ile sözleşme özgürlüğünü istediği gibi kullanabilecektir. Böyle bir hukuki çerçeveyi ise ancak, bireyi temel değer kabul edip, onu hukuki bir kişi olarak hak sahibi kılan, zama¬nın değişen koşullarına göre yasa koyucu bir organ tarafından ihdas edilen kural¬ları da bünyesinde taşıyan bir modern hukuk düzeni sağlayabilecektir.
f^-^M Modernleşme RÜrecinde Türk Hukuku’nda meydana gelen değişimler konusunda derinleşmesine bir araştırma yapınız.
Modern hukukun en temel özelliği, bilinçli ya da amaçlı insan etkinliğinin ürü¬nü olarak ortaya çıkan, yani akıl yoluyla bulunan bir kurallar sistemi olmasıdır. Modern hukuk; amaçları, doktrinleri, kuralları ve kurumları bakımından, modern öncesi dönemlerdeki hukuka göre oldukça farklı nitelikler gösterir. Bu farklılığın oluşumunda, sosyo-kültürel koşullarda ve zihniyet yapısında süreç içerisinde mey¬dana gelen değişmeler önemli bir yer tutar. Bir değerler, kavramlar, kurallar, ku¬rumlar, tutumlar ve davranışlar bütünü olarak hukuk, bünyesinde şekillendiği sos¬yo-kültürel yapının ve zihniyet dünyasının derin izlerini taşır. Nasıl modern kültür ve bu kültürde yaşayan insanların değerleri, tutumları ve perspektifleri, modern öncesi dönemlerde yaşayanlara göre farklıysa, aynı şekilde modern hukuk da ba¬zı bakımlardan daha önceki hukuk biçimlerine göre değişik karakteristiklere sa¬hiptir. Modern hukukun oluşumunda; yeni ekonomik, sosyo-kültürel yönelimler, değer ve kavramlar ile birlikte modern zihniyetin gelişimi de önemli bir rol oynar. Modern zihniyetin gelişmesinde ise sözlü kültürden yazılı ve basılı kültüre geçişin belirleyici bir işlev gördüğü söylenebilir. Böylece bilgiyi iletme, saklama ve işleme süreçlerinde gerçekleşen dönüşümlerle birlikte ortaya çıkan temel iletişim biçimle¬rindeki değişme, hukukta da yansımasını bulur.
Modern hukukun iki temel özelliğinden birisi, modern öncesi sistemlerde top-luluk ya da grup bünyesinde kaybolan veya görünmeyen bireyi öne çıkarması; di¬ğeri ise, daha önceki hukuk sistemlerinden daha fazla soyutlamalara dayalı olma-sıdır. Bu iki nitelik, temel hak ve özgürlüklerin asıl öznesi olarak bireyi kabul eden liberal hukuk sistemlerinin gelişmesinde önemli rol oynamıştır. Başka zamanlarda¬ki ve yerlerdeki hukuk sistemleriyle karşılaştırıldığında, son birkaç yüzyılda şekil¬lenen Batı hukuku, bireye atfedilen doğal nitelik ve verilen önem bakımından ol¬dukça farklı bir manzara sergiler. Modern dönemlerde birey, toplumun temel biri¬mi olarak düşünülür ve vatandaş olarak tek tek bireylere karşı gösterilen ilgi, hu¬kukun odak noktasıdır. En azından teorik olarak bireyler, devletten ve toplumda¬ki diğer kurumlardan veya gruplardan daha önemli sayılır. Çünkü, modern top¬lumlarda; devlet ve benzeri kurumların varlıklarını, güçlerini ve bu bağlamda meş¬ruiyetlerini bireylerin rızalarından aldıkları varsayılır. Modern hukukun ayırıcı özel¬liklerinden birisini oluşturan birey üzerindeki vurguyu, modern öncesi sistemlerde görmek mümkün değildir. Ortaçağlarda toplumun bir bütün olduğu ve bölümlere ayrılamayacağı kabul edilirdi. Böyle bir yapıda birey, toplumun bir mensubu veya
parçası olmaktan öteye ayrı bir varlığa sahip değildir. Hukuk, bireyler tarafından yapılan ya da yaratılan bir olgu olmaktan ziyade, onlara önceden verilmiş bir ger¬çeklik olarak görülür. Ortak iyilik ve refah, bireyin çıkarlarından ve mutluluğun¬dan önce gelir. Bireyin bir mensup olarak yaşamını sürdürebilmesinin grubun var¬lığına bağlı olduğu böyle bir yapıda, bireyin öne çıkarılması söz konusu değildir. Bilgi, ortak bir nitelik taşıdığından, bireyin yaşamını sürdürecek bilgi üzerinde kontrol gücüne sahip olması oldukça zordur (Katsh, 1989:231-34). Batı hukukun¬da bireye verilen önemin altında; hiç kuşkusuz, girişim ruhuna sahip ve risk alabi¬len bireyleri bünyesinde barındıran yeni bir sınıf olarak burjuvazinin yükselişiyle oluşmaya başlayan yeni değerler, tutumlar ve perspektifler vardır.
Sözlü ve yazılı kültür konusunda “İletişim ve Hukuk” adlı 6. üniteye balanız.
Modern hukukun bir diğer özelliği, normatif bir karakter taşımasıdır. Hukukun bu niteliği, yukarıda sözü edilen karakteristiklerle yakından bağlantılıdır. Normatif- lik, geleneksel hukuk kültüründen oldukça farklı bir hukuk kültürüyle birlikte var olur. Çünkü böyle bir hukuk kültürü, normatifliğin bizzat kendisini, insan ilişkile¬rini ve davranışlarını yöneten güç olarak kabul eder (Kulcsar, 1992: 112). Modern hukukta keyfiliğe ve şahsiliğe yer yoktur. Yazılı hale getirilerek kodifiye edilen hu¬kuk, temel model durumuna gelir. Biçimsel olarak yürürlüğe konan hukuki norm¬lar bütününden mantıksal çıkarım ilkelerine aykırı düşen her şeyi, görmezden gel¬me eğilimi hukuk çevrelerine egemen olur. Başka bir deyişle, modern formel hu¬kuk ilkeleri ve kurallarından mantıksal çıkarımlar yoluyla varılan sonuçlar, hukuki bakımdan geçerli görülür (Gressner, 1996: 90-91). Seküler ve dinsel kurallar ara¬sında kesin bir ayrım yapılır. Hukuk, din kuralları, ahlak normları ve gelenekler ta¬rafından güçlü şekilde etkilense bile, bunlar hukuki olarak nitelenmezler. Örf ve âdet kurallarına, ancak pozitif hukukun açık bir şekilde göndermede bulunması hâlinde başvurulabilir.
Modern hukuk anlayışına göre modern toplumlar, öncelikle kodifiye edilmiş bir yazılı kurallar sistemiyle toplumsal düzeni sağlayabilirler. Hukuk kuralları ve kurum¬ları, sistematik bir nitelik taşır. Hukuk bilimi, hukuki kavramları, kuralları ve kurum¬ları işleyerek hukuk sisteminin gelişmesine katkıda bulunur. Hukuku gerek yaratma gerek uygulama sürecinde, yüksek düzeyde eğitim görmüş ayrı bir mesleki grup ola¬rak hukukçular önemli işlevler görür. Bu sayede hukuk, giderek bütünleşen ve ge¬lişen bir prensipler ve prosedürler sistemi haline gelir. Hukuk, aynı zamanda, kendi değişme faktörlerini organik olarak kendi bünyesinde taşıyan, kendi içsel mantığı ile de gelişen bir sitemdir. Bu değişme ve gelişme kapasitesi sayesinde hukuk, toplum¬sal sistemin sürekliliğini güvence altına alır (Kulcsar, 1992: 109-10).

Modern hukukun oluşumunda nihai söz sahibi olan güç devlettir. Modern hu¬kukta, hükümetler tarafından konan ve uygulanan açık kuralların varlığı söz konu¬sudur. Modernite koşullarında hukuk, toplumsal yaşam içinde kendiliğinden oluş¬maktan ziyade, hükümetler tarafından empoze edilir. Başka bir deyişle, giderek bürokratikleşen bir otoriteye sahip olan modern toplumda, geleneksel toplumdan farklı olarak, açık bir şekilde kuralları yürürlüğe koyan ve uygulayan bir merkezi hükümetin varlığı söz konusudur. Modern hukuk, insanlar arasında hiçbir ayırım yapmamasıyla ve onların hepsini vatandaş olarak hukuk önünde eşit statüde say- masıyla genel niteliklidir. Hukukun, yan tutulmaksızın, bütün bireylere ve eylem¬lere eşit uygulandığı kabul edilir. Ayrıca hukukun, ekonomik, siyasal ve dinsel de-ğerlerin, inançların ve normların dışında, onlardan bağımsız olduğu da varsayılır
(Katsh, 1989). Hukukun bu şekilde kavramlaştırılması, hukukun hem düzen sağla¬yıcı bir toplumsal kurum, hem de belirlenen hedefler doğrultusunda değişimi ger¬çekleştirebilecek bir araç veya mekanizma olarak görülmesi anlamına gelir. Mo¬dernleşme sürecinde hukukun, toplumsal kontrolü sağlama ve ihtilafları çözme iş¬levlerinin yanında, saptanan hedefleri gerçekleştirme yönünde bir araç olarak kul¬lanılması, yani değişim sağlama işlevi de öne çıkar. Geleneksel toplumlarda insan¬lar, hukuku çoğunlukla itaat edilmesi ya da uyulması gereken ve değişmeyen bir kurallar bütünü olarak görürler. Çünkü bu kurallar bütünü, toplumsal yaşamın do¬ğal bir parçasını oluşturur. Modern toplumlarda ise yasa koyucu organlar, hukuku belirlenmiş amaçlara ulaşmak için değişken karakterli bir alet veya araç olarak de¬ğerlendirirler.
Modern hukuk, Weberci anlamda rasyoneldir. Bu, modern hukukun daha ön¬ceki hukuk sistemlerinden daha etkin olduğu veya daha iyi işlediği anlamına gel¬mez. Ancak, modern toplumda insanlar hukuku, Tanrı’nın iradesi ürünü veya do¬ğal düzenin bir parçası olarak değil; onu, belli amaçlara ulaşmak için kullanılabi¬lecek bir araç olarak görürler. Toplum, hukukun amaçlarını yaratır, şekillendirir, değiştirir ve onu bir değişim aracı olarak görür. Bu yönüyle hukuk, rasyonel bir ni¬telik taşır (Friedman, 1977: 45). Hukukun modernleşme sürecinde bir değişim ara¬cı olarak kullanılması kaçınılmaz bir olgudur. Bu durum, özellikle devrim dönem¬lerini takip eden yasalaştırma olgusunda özel bir öneme sahiptir. Bu yolla hukuk, modernleşme sürecinde özel bir rol oynar. Devrimlerin temel işlevi, henüz gelişen süreci ve yeni şekillenen kurumsal oluşumları köklü bir şekilde hızlandırıp geliş¬tirmektir. Bunun, hukuk sayesinde biçimlendirilebileceği düşünülür. Devrim dö¬nemlerinde hukuki düzenlemelere aşırı bir güven gösterilir. Yasalaştırma faaliyeti, her derde deva, bütün olumsuzlukları gideren bir araç, toplumun taleplerini karşı-layan bir mekanizma olarak görülür (Kulcsar, 1992: 173-176).

Hukuka böylesi bir yaklaşımın varlığına, özellikle modern Batı toplumlarına ulaşma hedefi doğrultusunda maksatlı ve hızlı bir modernleşme sürecine girmiş az gelişmiş ülkelerde rastlanır. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra sömürge imparator¬luklarının çözülmesi ve eski sömürgelerin bağımsız devletler haline gelmesiyle, yüzden fazla yeni devlet ortaya çıktı. Bu devletler, bir yandan siyasal bakımdan ulusal birliği kurmaya ve ekonomik açıdan yoksulluğu aşmaya çalışırken; diğer yandan, eski sömürge hukukunu ve yerli hukuku modernize etmek istiyorlardı. Bu çerçevede daha homojen, rasyonel ve sistematik bir hukuk düzeni oluşturma yö¬nünde çabalıyorlardı. Bu ülkeler hukuku, sosyo-kültürel şartlardan bağımsız bir tür teknoloji olarak algılıyorlardı ve bu niteliklere sahip bir hukukla toplumsal hayatın bütünüyle modernize edilebileceğini düşünüyorlardı. Böyle bir hukuki gelişme sağlama fikrinin geçmişi, esas olarak, daha da gerilere gider. On dokuzuncu yüz¬yılda Japonlar, teknolojik ve askeri bakımdan Batı’ya yetişmek için büyük bir çaba içindeydiler. Batı hukukunun büyük bir kısmını alarak kendi hukuk sistemlerinin yerine geçirdiler. Cumhuriyetten sonra Türkiye’de de toplumu modernleştirme projesinin bir parçası olarak, başta İsviçre Medeni Hukuk kodu olmak üzere Batı¬lı hukuk kodları aynen kabul edildi (Friedman, 1977: 46). Ancak bu durumun, beklentileri her zaman karşıladığı söylenemeyeceği gibi, yapılan düzenlemelerin her zaman ve her yerde istenen sonuçları verdiği de iddia edilemez. Çünkü hukuk, her şeyden önce toplumsal bir olgudur ve toplumsal sistemin alt sistemlerinden bi¬risidir. Bu niteliği ile hukuk; toplumun ekonomik, siyasal, kültürel, düşünsel yapı¬larından ve tarihsel mirasından bağımsız değildir. Bir toplumsal olgu ve alt sistem olarak hukuk, diğer olgularla ve sistemlerle etkileşim içindedir. Toplumsal yapının tüm öğelerinden soyutlayarak hukuka yaklaşmanın arzu edilen sonuçları vermesi mümkün olamaz. Ayrıca, süreç içerisinde nispeten otonom bir karakter kazanan hukukun kendi iç mantığı ve karakteristikleri de istenildiği şekilde hukukla oynan¬masına izin vermez. Hukukun, modernleştirici bir araç olarak görülmesi, özellikle hızlı değişim dönemlerinde, toplumsal gerçeklik ile hukuk arasında büyük bir uçu¬rumun doğmasına ve istenmeyen ya da beklenmeyen ciddi sonuçlara yol açar.