MODERN TÜRKİYE’DE DİN, GELENEK VE DEĞİŞME

 

MODERN TÜRKİYE’DE DİN, GELENEK VE DEĞİŞME

Böylece, birtakım ıslahat teşebbüslerine rağmen, hantal yapısını bir türlü köklü biçimde değiştiremeyen ve açmazlara sürüklenen Türk toplumunda, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ile birlikte, Atatürk’ün önderliğinde gerçekleştirilen inkılaplar, toplumu modern bir biçimde yeniden inşa etmek üzere, kademeli bir yapı değişikliğine yöneldiler. Böylesine bir değişim çerçevesinde dinin devletle olan iliş­kileri de yepyeni bir konum aldılar. [1]


bakımından öncelikle belirtmek gerekir. Türkiye’de, böylesine bir seküler yapıya geçiş kademeli ancak sür’atle oldu. Önce saltanat kal­dırılarak millî hakimiyet esasına dayalı Cumhuriyet kuruldu. Yöne­timinde bir dönemden itibaren sultanlıkla hilafeti birleştirmiş bulu­nan Osmanlıdan intikal eden halifelik kısa bir süre için ibka edildi ise de, onun artık dünyevî bir iktidarı kalmadığından o da ilga edildi. Şer’iye ve Evkaf Vekâleti’nin kaldırılması, Medenî Kanun’un kabulü, Ceza Kanunu’nun modernleştirilmesi, Tevhîd-i Tedrisât Kanunu, Tek­ke ve Zaviyelerin kapatılması, Diyanet İşleri Başkanlığının kuruluşu, kılık-kıyafet ve harf devrimi, devletin resmî dini ile ilgili hükümlerin Anayasadan çıkarılması, kadınlara eşit siyasal haklar tanınması… gibi inkılâplar, devlet yönetiminin yanı sıra eğitim-öğretim, hukuk gibi toplumsal hayatın çeşitli alanlarında lâik düzenlemelere giden yolda önemli hamleler oldular. Nihayet, 1937’de yapılan bir anayasa değişikliği ile lâiklik, Türkiye Cumhuriyeti’nin temel ilkelerinden biri olarak yerini aldığı gibi; esasen o, 1961 ve 1982 Anayasalarında da Türkiye Cumhuriyeti’nin temel niteliklerinden birini oluşturmak süreriyle onun en belirgin özelliklerinden biri oldu.

Kendine özgü bir anlamı bulunan ve sosyolojik olarak değerlerin evrimi ve ayrışması, toplumsal farklılaşma, işbölümü ve uzmanlaş­manın bir sonucu olan lâiklik, Türkiye Cumhuriyeti’nde, “din ve vic­dan hürriyeti, resmî bir devlet dininin bulunmaması, devletin din ve mezhep ayırımı gözetmemesi, devlet kurumlarıyla din kurumlarımn ayrılmış olması ve devlet yönetiminin din kurallarına bağlı olmaması” temel unsur ve özelliklerine dayanmaktadır. Böylece, Türkiye Cum­huriyeti’nde lâiklik dine saygıyı esas almakla birlikte, dinin siyasî is­tismarının önünü kesmeyi de temel amaç edinmiş bulunmaktadır. Kayda değer olan hususlardan biri de şudur ki, Türkiye Cumhuriyeti, tam lâikliği seçen tek İslâm ülkesidir.

Türkiye Cumhuriyeti, din ve devlet ilişkileri bakımından, bu ikisi­ni birbirinden ayıran lâikliği seçmekle, Türk toplumunun çok büyük çoğunluğunun yüzyıllardan beri dini olan Müslümanlığı reddet­memekte; fakat inanç ve vicdana ait kutsal duyguların siyaset vasıtası yapılarak menfaat ve ihtiraslara alet edilmesinin önünü de kesmekte ve aslında bunu, Müslümanların gerek bu dünya ve gerekse de öteki dünya mutluluğu için zorunlu görmekte ve hattâ dinin gerçek büyük­lüğünün de ancak bu yolla ortaya çıkacağını göstermektedir. Üstelik lâiklik, Türk toplumuna çağdaş bir toplum olmanın anahtarını da ver­mektedir. Lâiklikle, Türk halkının tamamı, üniter bir devlet yapısın­da, din ve mezhep ayırımı yapılmaksızın, kanun önünde eşit hale gel­mekte ve eşit haklara kavuşmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti’nin, millî egemenliğe dayalı, demokratik ve lâik devlet yapısı, elbette ki, ken­disinden öncekilerden ve özellikle de Osmanlı’nmkinden oldukça farklıdır. Ancak, buradan hareketle lâikliği, dinsizlik yahut din karşıt­lığı şeklinde tanımlamaya yahut onu İslâm’a aykırı görmeye veya gös­termeye çalışmak da, daha önce yukarıdaki bahislerde de işaret et­tiğimiz üzere çok yanlıştır.[2]

[1] Seküler Devlete Geçiş

Türkiye Cumhuriyetinin en önemli bir özelliğinin lâik bir devlet yapısına sahip oluşunda toplandığını, dinin devletle olan ilişkileri

Bu konuda özellikle bk.: Ü. Günay, H. Güngör, V Ecer, Laiklik, Din Ve Tür­kiye, Ankara: Adım Yay., 1997.