Modern Tabakalaşma ve Sınıf Teorileri

895

 

Çatışma Teorileri

Çatışma teorileri esas itibarıyla, Marx’ın “tarihi materyalizm” ve “diyalektik metod” ile temellendirdiği sosyal sınıflar teorisinden ilham alan görüşler manzumesi olarak tanımlanabilir. Dolayısıyla Marx’ı, tüm çatışma teorilerinin ‘pîri’ olarak nitelendirmek yanlış olmaz. Bilindiği üzere Marx, tarihi materyalizm ile, sosyal yapıyı şekillendiren amilin iktisadi ilişkiler (alt-yapı) olduğunu ileri sürmüş; diyalektik metot ile de, her yapının kendi zıddını bünyesinde barındırdığını, ve bu zıtların gelişmesi ile ortaya çıkacak “çatışma”nın yeni bir sentezi meydana getireceğini -başka bir deyişle, sosyal değişmenin “motor”unun sürekli bir “çatışma” olduğunu- iddia etmiştir. Çatışma teorilerine öncülük eden Marksist sınıf teorisi, sosyal tabakalaşma olgusunu bu temel üzerinde açıklayan bir yaklaşımdır.
Toplumun organik bir bütün değil, bir ‘süreç’ olduğunu; sosyal de-ğişmenin kaynağı olan çatışma unsurunun, mevcut yapının bünyesinde tabii olarak bulunduğunu; bu yüzden ‘çatışmanın kaçınılmaz ve fonksiyonel bir olgu olduğunu ileri süren çatışma teorileri;  kendi içlerinde birçok farklı görüşler içermekle birlikte, ifade ettiğimiz bu temel esaslar etrafında toplanan sosyolojik yaklaşımların genel bir isimlendirmesidir. Biz burada, Class and Class Conflit in Industrial Society (Sanayi Toplumunda Sınıf ve Sınıf Çatışması) eseriyle, sosyal değişme ve sınıf çatışması teorisi kurmaya çalışan R. Dahrendorf başta olmak üzere, L. A. Coser, C. W. Mills, D. Riesman gibi sosyologların temsilciliğini üstlendikleri günümüz çatışma teorilerinin tabakalaşma olgusuna yaklaşımları üzerinde duracağız.
Dahrendorf, Marx’ın toplum teorisini, XX. yüzyılda gerçekleşen dönüşümler çerçevesinde, kısmen kabul eden, kısmen de reddeden bir teori geliştirmiştir. Ona göre Marx’tan sonra gerçekleşen başlıca değişmeler; “sermayenin ayrışması” adını verdiği, üretim araçlarının mülkiyeti ile kontrolünün birbirinden ayrılmış olması; “emeğin parçalanması” adını verdiği, proletaryanın homojen bir grup olma özelliğini kaybetmesi; ve bu iki temel faktörün ortaya çıkardığı “yeni orta sınıf” realitesidir.  Ayrıca “sosyal çatışmalar kurumlaşmış”, yani sermaye ve emek örgütlenerek birbirlerini meşru çıkar grupları olarak görmeye başlamışlardır. Bütün bu gelişmeler, Marx’ın öngördüğü devrimin ortaya çıkmasını engellemiştir. Günümüzde üretim araçlarının mülkiyetine sahip olanlar ve olmayanlar ikilemesi, sosyal dinamiklerin izahı noktasında yetersiz kalmaktadır. Dolayısıyla Dahrendorf, “mülkiyet” yerine “otorite” kavramını ön plâna çıkararak, “hük-medenler” ve “hükmedilenler” ayrımını önermekte; çağdaş sanayi toplumlarında, üretim araçlarına sahip olmanın “meşru kontrol”e sahip olmak kadar önemli olmadığını düşünmektedir.
Diğer taraftan Dahrendorf, “hükmeden” ile “hükmedilen” sınıflar arasındaki çatışmanın; farklı düzlemlerdeki çatışmaların -taraf olan grupların- ayrıştırılması, sınıfların açık olması ve ilişkilerdeki vasıtaların, ödüllerin ve otoritenin dağılımının birbirinden ayrılması ile bir ölçüde azaltılmasının mümkün olacağı kanaatindedir.  Bu görüşleri ile ‘Marksist olmayan çatışmacı teorisyen’ olarak nitelendirilen Dahrendorf, günümüz sosyologlarının birçoğu tarafından benimsenen ‘sentezci’ bir tavır da sergilemektedir. Meselâ, değişme olgusunu incelerken çatışma teorisinden, sosyal düzeni izah ederken ise, fonksiyonalist yaklaşımlardan yola çıkılmasının daha yararlı olacağını ifade etmesi,  bu sentezci tavrın bir göstergesi olarak değerlendirilebilir.
Ayni tavır, L. A. Coser ve D. Riesman gibi diğer çatışma teorisyenlerinde de görülmektedir. Çatışmanın hangi şartlar altında, sosyal düzenin devam etmesine olumlu katkılar sağlayacağını inceleyen Coser; sosyal grupların oluşması ve sınırlarının belirlenmesinin, grup kimliğinin yeniden benimsenmesi yoluyla üyelerin birbirlerine daha iyi bağlanmasının çatışma olgusu ile mümkün olacağına yönelik görüşler geliştirmiştir. Fonksiyonalist teorinin birçok kavramını terketmeden, çatışma sürecini incelemiş olması, uzlaşmacı -bütünleşmeci- ve çatışmacı yaklaşımları birbirine rakip şemalar olarak algılamaması, Coser’ın “çatışmacı fonksiyonalist” olarak nitelendirilmesine neden olmuş;  birçok fonksiyonalistin, çatışma olgusunun olumlu işlevlerinin farkına varmasını sağlamıştır.
Son olarak, fonksiyonalist ve çatışmacı görüşleri uzlaştırmaya çalışan Coser gibi sosyologların yanısıra, bu iki yaklaşımın evrimci bir çerçevede sentezini öneren G. E. Lenski’den söz etmek yararlı olacaktır. Çatışma teorilerinden toplumun doğası ve tabakalaşmanın gelişmesinde baskının rolünü alan, fonksiyonalist teoriden ise insanın doğası ve eşitsizliğin kaçınılmazlığını alarak, bunları bir araya getiren Lenski, ilkel toplumlarda artı-ürünün fazla olmayışının neticesi olarak, aşırı boyutlarda bir tabakalaşmanın görülmediğini; üretim arttıkça, sahip olunacak malların çoğalmasının rekabeti, dolayısıyla çatışmayı arttırdığı; üretimin daha da artması durumunda ise, sosyal eşitsizliklerin azalma eğilimi göstereceğini ileri sürmektedir.  Görüldüğü üzere, Lenski’nin yapmaya çalıştığı, geleneksel toplumlardan sanayi ve sanayi ötesi toplumlara kadar uzanan, tüm toplumlara tatbik edilmesi mümkün bir model geliştirmektir. Hiç şüphesiz bütün bu çabalar, sosyologların mensup oldukları toplumlara özgü gerçeklerin bir yansıması olarak değerlendirilebilir. Nitekim, burada ele aldığımız çatışmacı Amerikan sosyologlarının, Avrupa sosyologlarına kıyasla daha ılımlı olan tavırlarının, doğrudan Amerikan toplumunun özelliklerinden kaynaklandığını söylemek mümkündür.

Uzlaşma Teorileri
Weber’in Tabakalaşma Teorisi
Sosyoloji tarihinin en önemli isimleri arasında tartışılmaz bir yeri olan Weber, kimi sosyologların Marx’tan daha çok değer verdikleri büyük bir sosyal bilimcidir. Aron onun sosyoloji anlayışını değerlendirirken, aynı dönemin diğer tanınmış isimlerine kıyasla üstünlüğünü, “Weber, bizim çağdaşımız” başlığıyla ifade etmektedir.*
Weber, toplumun ekonomi politiğini yapmış olan Marx’ın karşısına, dini inançların iktisadi hayattaki etkilerini göstererek karşı çıkan ilk sosyologdur. Böylece, Weber’den itibaren sosyal sınıflar konusu, salt olarak iktisadi ilişkiler düzleminde ele alınmaktan çıkmış; büyük ölçüde dini inançlar tarafından şekillendirilen ‘zihniyet’in rolü de dikkate alınmaya başlamıştır.
Sınıfları gerçek topluluklar olarak gören Marx’a karşı Weber, sınıfların gerçek topluluklar olmadığını, fakat toplulukların analizinde sıklıkla müracaat edilen veya edilmesi mümkün olan bir temel olduğunu ileri sürmüştür. Bu durumda, Weber’in esas meselesinin kolektif davranışların tahlili olduğu söylenebilir. Sınıflar, bu davranışların analizinde yararlanılan bir araç konumundadır. Marx ise bilindiği gibi, sınıfı, kolektif eylemin kaynağı olarak görüyordu.
Bu yaklaşımıyla Weber, Marx’ın iki kutuplu ve çatışan sınıflarından uzaklaşmaktadır. Toplumlar, sayısız eylemleri göz önünde bulundurularak incelenirse; iki değil, birçok sınıftan müteşekkil olarak görülürler. Ayrıca bu sınıflar, organizasyon biçim-lerinin ve çıkarların zamanla değişmesi nedeniyle, sürekli olarak yenilenmektedirler.
O’na göre ‘sınıf’tan söz edebilmek için, şu üç şartın var olması gereklidir.

     Belli sayıda ferdin, hayat şansları bakımından kendilerine özgü ve ortak sebeplere dayanan bir bileşim oluşturması;
     Bu bileşimin mal varlığı ve gelir sağlama imkânı yönünden aynı ik-tisadi menfaatlere sahip olması;
     Ayrıca, yine bu bileşimin, mal veya iş piyasasında kendisini göster-mesi.

Görüldüğü gibi Weber de Marx’tan farksız bir biçimde, sosyal sınıfların temeline iktisat faktörünü yerleştirmektedir. Kendi ifadesi ile, “Bizim terminolojimize göre sınıfı yaratan etmen, mümkün olduğunca açık ve tartışmasız olarak iktisadi çıkardır.”  Bununla birlikte Weber’in konuyla ilgili izahları, kendisini Marksist sınıf kavramından bir hayli uzaklaştırır. Meselâ, bu izahları inceleyen Kongar, Weber’deki ‘sınıf’ın, Marx’ın ‘sınıf’ından farklı olarak, üretim düzleminde değil, tüketim özellikleri ile belirlendiği görüşündedir.
Esas farklılık ise Weber’in, sosyal tabakalaşma ile sınıfları birbirinden ayırmasıdır. Tabakalaşma, iktidar (otorite), iktisadi güç ve itibar (prestij) boyutları olan daha geniş kapsamlı bir kavramdır. Bu üç unsur, birbirleriyle ilişkili ama bağımsız dinamikleri olan düzlemlerdir. İktidar arzusu ‘parti’leri, iktisadi ayrılıklar ‘sınıf’ları, itibar farklılıkları ise ‘statü grupları’nı meydana getirir.
Weber partileri, siyasi gücün dağılımını ve kullanımını etkilemek için gruplar olarak tanımlarken; sınıfları “mülkiyet sınıfları”, “üretim sınıfları” ve “sosyal sınıflar” şeklinde üçlü bir ayırıma tabii tutmaktadır. Mülkiyet açısından bir ayırım yapılacak olursa; sınıflar, ‘mülk sahipleri’ ve ‘mülkü olmayanlar’ gibi, birbiriyle zıtlaşan iki kategoriye ayrılabilir. Üretim açısından durum incelendiğinde ise, bu zıtlaşmanın ortadan kalktığı; fakat daha önemli olarak, sanayi müteşebbisleri gibi ‘imtiyazlı sınıflar’ ile kalifiye olmayan işçiler gibi ‘engellenmiş sınıflar’ın ortaya çıktığı görülmektedir. Bu sınıflar arasındaki tezat çok daha belirgindir.
Sosyal sınıfları ise Weber, dört grup halinde inceler: İşçi sınıfı, küçük burjuvazi, mal varlığı olmayan uzmanlar ve aydınlar, mal varlığı olanlar ve gördükleri eğitimle ayrıcalık kazanmış olanlar. Ne var ki, bu “sınıflar”da ne kolektif bilinç, ne de ortak bir ideoloji vardır. Bunun tabii bir sonucu olarak, yalnızca bir siyasi organizasyon da bulunmaz. Bu görüşünü desteklemek üzere Weber, işçi zümreleri arasında görülen siyasi sosyalizm formlarının çokluğunu delil olarak ileri sürmekte;  fakat sosyal yapıyı bu şekilde dörde bölmenin nasıl mümkün olacağı konusunda bir açıklama getirmemektedir. Bu yüzden de, sınıflar konusundaki karmaşık düşüncelere sahip olmakla suçlanmaktadır.  Açıkça anlaşılan ise Weber’in, Marksist yaklaşımın tersine, sınıf kavramına merkezi bir önem vermediği ve Marksist sınıf kavramının oldukça uzağına düştüğüdür.
Weber’in önemle üzerinde durduğu konu, tabakalaşmanın bir diğer boyutunu oluşturan ‘itibar’a dayanan mevki (statü) gruplaşmasıdır. Toplumun aynı itibara sahip ve aynı değerleri paylaşan fertlerinin bir “statü grubu”nu meydana getirdiğini ileri süren Weber, sosyal mevki farklarının iktisadi durumlardan daha önemli olduğunu; çünkü, bir insanın mevkiinin onun başkaları tarafından nasıl değerlendirildiğini gösterdiğini düşünmektedir.
Marx’ın ‘sınıf şuuru’ kavramının da Weber’in açtığı bu perspektifte, farklı bir mahiyet kazanması kaçınılmazdır. Nitekim Weber, ‘şuur’un iktisadi sınıftan ziyade sosyal statü ile şekillenen bir durum olduğu kanaatindedir. Bu kanaatini, iktisadi sınıfların olağan durumlarda bir birlik oluşturamamasına, aynı statüye sahip fertlerin ise ‘statü grupları’nı meydana getirmesine dayandıran Weber; mal varlığındaki farklılıkların hayat şanslarındaki farklılıkları doğurdu-ğunu; daha önemli olan ‘hayat tarzı’ndaki farklılıkların ise, statü farklılıklarının bir sonucu olarak ortaya çıktığını ileri sürer.  Bu görüşünü, Marksist anlamda sınıf şuuruna sahip sosyalist partilerin, iktisadi eşitsizliklerden çok sosyal statü eşitsizliklerinin bulunduğu yerlerde gelişmiş olmasına dayandırır. Gerçekten, feodal bir geçmişi olmadığı için sosyal statü farklılığının çok belirgin olmadığı Amerika Birleşik Devletleri’nde sosyalist partilerin rağbet görmemesi; diğer taraftan, feodal mirasından kaynaklanan statü farklılaşmasının son derece belirgin olduğu Avrupa’da -özellikle Fransa’da- bu partilere ilgi duyulması oldukça anlamlıdır.  Yapılan araştırmalar da, Amerika Birleşik Devletleri’nde halkın ekseriyetinin kendini orta sınıf içinde görme eğiliminde olduğunu göstermektedir. Avrupa’da ise çoğunluk, kendisinin işçi sınıfına mensup olduğunu düşünmektedir.
Diğer taraftan Weber, sınıf ve statü olguları arasında şöyle bir ilişkinin olduğunu da ifade etmektedir: “Mallara sahip olunmasının ve dağıtımının zemini göreli olarak sabit ise, statü yoluyla katmanlaşma kolaylaşır. Her iktisadi dönüşüm ve teknolojik yansıma statü yoluyla katmanlaşmayı sarsar ve sınıf konumunu ön plâna çıkarır. Yalın sınıfsal durumun en büyük önem taşıdığı ülkeler ve çağlar, genelde teknik ve iktisadi dönüşüm dönemleridir. Ve iktisadi katmanlaşmanın değişimindeki her yavaşlama, zaman içinde statü yapısının büyümesine yol açar ve toplumsal onurun önemli rolünü yeniden canlandırır.”
Görüldüğü gibi Weber, sınıf ve statü kavramlarını sosyal değişme süreciyle de ilişkilendirmektedir. Özellikle iktisadi alanda hızlı değişmelerin yaşandığı dönemlerde sınıfların, sosyal yapının nispeten stabil olduğu dönemlerde ise statülerin önem kazandığını ileri sürmektedir. Burada, Sanayi Devrimini yaşayan toplumları dikkatle gözlemleyen bir sosyologun ‘uzlaşmacı’ tavrı kolayca fark edilir. Esas olan, Marx’ın öngördüğü ‘çatışma’ değildir. Sınıf çatışması, tarihi materyalizmin iddia ettiği evrensel bir olgu olma niteliğini kaybederek, toplumların belli dönemlerine has bir durum olarak kendisini göstermektedir. Bu yaklaşım tabii olarak, yukarıda değindiğimiz Weber sosyolojisinde sınıflar probleminin niçin merkezi bir yerinin olmadığı sorusunun da cevabıdır.
Sonuç olarak bütün bu görüşleriyle Weber’in, sosyal tabakalaşma ve sınıflar konusuna yeni bir perspektif kazandırarak, sosyoloji dünyasında sonu gelmez tartışmaların yolunu açtığını söylemek mümkündür. O kadar ki, sosyal sınıfların analizi gündeme geldiğinde, konuyu “realist görüş” ve “nominalist görüş” olarak iki temel yaklaşıma indirgeyerek ele almak âdet haline gelmiştir.
Bu görüşlerden ilkinin temsilcisi Marx, ikincisinin ise Weber’dir. Realist görüş, bir taraftan sosyal sınıfların kendiliğinden var olduğunu kabul ederken, diğer taraftan aynı zamanda var edilmesi gereken bir kavram olduğunu ileri sürmektedir. Burada vurgulamak istediğimiz asıl konu; daha sonraları “kendiliğinden sınıf” ve “kendinde sınıf” ya da “kendi için sınıf” ayrımına yol açacak analitik yaklaşım değil, sınıfın bir sosyal grup olarak görülmesidir.
Nominalistler ise sınıfların entellektüel bir yapım olduğu görüşündedirler. Weber için ‘sınıf’, realiteyi anlamak için geliştirilen bir modeldir. Ve bu anlamda, ferdin davranışlarını anlamaya yönelik bir gerçekliğe sahiptir.  Görüldüğü gibi nominalist görüşü benimseyenler, sınıfları bir sosyal ‘grup’ değil, ‘kategori’ olarak görme eğilimindedirler.
Günümüzde bu iki görüşten ikincisinin, yani nominalistlerin, mücadelenin ağır basan tarafı olduğu görülmektedir. Bunda, Weber’in (v.1920) Marx’tan (v.1883) otuz-kırk yıl sonraki dünyayı görmüş olma şansının payını da gözardı etmemek lazımdır. Bu süreçte gerçekleştirilen sosyal dönüşümler hatırlanacak olursa, Weber’in sınıflar konusuna yaptığı katkılar daha iyi anlaşılabilir. Aradan üç çeyrek asır geçmesine rağmen Weber etrafında cereyan eden tartışmaların hâlâ devam ediyor olması, onun sosyolojik düşünceye katkılarını göstermektedir. Bu tartışmaların büyük bir kısmı, Weber’in kendisinden çok, takipçilerinin yaptığı Weber yorumlarından kaynaklanmaktadır. Başka bir ifade ile eleştirilen ‘o’ değil, ‘ondan anlaşılan’dır. Meselâ F. Parkin, kendi adına yazılan ve söylenenleri öğrenecek olsa, Weber’in “je ne suis pas Weberien” (ben Weber’ci değilim) deyip demiyeceğini merak etmektedir.

Fonksiyonalist
Tabakalaşma Teorisi

Fonksiyonalizm, kökleri E. Durkheim aracılığı ile A. Comte ve H. Spencer’a kadar uzanan, XX. yüzyılda, B. Malinowski, A. R. Radcliffe-Brown, T. Parsons ve R. K. Merton gibi Amerikan antropolog ve sosyologlarının katkılarıyla gelişen, zamanla birçok sosyolog tarafından benimsenerek yaygınlık kazanan bir sosyolojik düşünce okuludur. Günümüzde fonksiyonalizm teriminin Amerikan sosyolojisi ile özdeşleşmiş olması, bu teorinin kazanmış oldığu başarının doğrudan bir göstergesi olarak değerlen-dirilebilir. Biz burada, fonksiyonalizmin genel karakteristiklerine girmeyecek, doğrudan sosyal tabakalaşma olgusuna yaklaşımları üzerinde duracağız.
1930-1940’lı yıllarda geliştirilen fonksiyonalist tabakalaşma teorisi, 1945 yılında K. Davis ve W. Moore tarafından yayınlanmış olan bir makale ile en “gözde ifadesi”ne kavuştuğu için, genellikle bu iki sosyologun ismiyle anılmaktadır. Davis ve Moore’a göre tabakalaşma, “toplumların, en nitelikli kişileri en önemli işlere yerleştirmesini güvence altına almasını sağlayan bilinçsizce tekâmül ettirilmiş bir mekânizmadır.”  En önemli işlerin en zeki ve çalışkan kimselere tevdi edilebilmesi, bu işlerin cazip hale getirilmesini gerekli kılar. Toplum bu amaçla, para, itibar ve iktidar gibi çeşitli ‘ödül’ler geliştirir. İşin niteliği ne kadar zor veya ne ölçüde doğuştan gelen bazı yetenekleri gerektiriyorsa, verilecek ödülün derecesi de o nispette artmaktadır. Ödülün derecesi ise “fonksiyonel önem” ve “göreli kıtlık” olmak üzere iki faktör tarafından belirlenmektedir. “Fonksiyonel önem” işin toplum açısından yararlılığını, “göreli kıtlık” ise arzu edilen mevkilerin sayıca azlığını ifade eden kavramlardır. Bu faktörler arasında doğrudan bir ilişki olması şart değildir. Ama, genellikle, fonksiyonel önem ve göreli kıtlığın birlikte gittiği görülmektedir.
Fonksiyonalist tabakalaşma teorisi, yukarıdaki temel yaklaşım çerçevesinde, tabakalaşmanın evrensel olduğunu -hiç tabakalaşmamış bir toplumun asla var olmadığını- ve gerekliliğini -fonksiyonel bir zorunluluk olduğunu- ileri sürer.  Tabii olarak, bu teorik zemin üzerinde, “empirik çalışmalar”a verdikleri önemle tanınan Amerikan sosyologlarının birçok alan araştırmaları yapacağı kolayca tahmin edilebilir. Bu çalışmalar, daha sonraki sayfalarda “tabakalaşma ölçekleri” başlığı altında incelenecektir.
Fonksiyonalistlerin buraya kadar ifade ettiğimiz temel düşünceleri incelendiğinde; Durkheim’in, işbirliği ve dayanışmanın önemini vurgulayan uzlaşmacı sosyolojisinin izleri kolayca görülmektedir. Burada asıl vurgulanması gereken husus, Marx’a dayanan çatışmacı görüşlerin Avrupa’da en fazla rağbet gördüğü bir dönemde, Amerika’da Durkheim’den mülhem bir yaklaşımın geliştirilmiş ve yaygın bir biçimde kabul görmüş olmasıdır. Çeşitli açılardan farklı izahlar getirilmesi mümkün bu gibi durumlarda öyle sanıyoruz ki, bir boyutunu tarihi tecrübenin sosyal realite üzerindeki belirleyiciliğinin oluşturduğu ‘tarihin çekim gücü’ adını verdiğimiz kavramdan yola çıkmak, konumuz açısından yararlı olacaktır.
Bilindiği üzere Avrupa’nın sosyal tarihi, gerek sanayileşme döneminde, gerekse sanayi öncesi dönemde, kaydedilen gelişmelerin dinamiğinin sınıflar arasındaki mücadele olduğunu göstermektedir. Feodal dönemin Fransız İhtilâli ile neticelenen asalete dayalı imtiyazları -senyör ile serf arasındaki duvarlar-; sanayileşme döneminin ise, ‘sosyal devlet’* anlayışının ortaya çıkmasını sağlayan iktisadi farklılıkları -burjuva ile proleter arasındaki ikilem-, günümüz Avrupa’sını şekillendiren iki önemli olgu olarak dikkati çekmektedir. Marx’ın tezlerini -XIX. yüzyıl Avrupa’sına indirgemek kaydıyla- haklı gören bu yaklaşım çerçevesinde; tarihi tecrübenin, “çatışma teorileri”nin rağbet görmesini sağlayan bir belirleyici güç olduğu görülmektedir. Bu noktada, Avrupa ile Amerika arasındaki farklılık; birinin, ‘gelişmesini önleyen bentleri yıkmaya çalışan toplum’, diğerinin ise, ‘inşa edilmeye çalışılan toplum’ olmasıdır. Hiç şüphesiz, inşa edilmeye çalışılan bir toplum, gelişmesine ket vuracak bir mâzisi olmadığı için bazı şeyleri yıkmaya çalışan “çatışmacı” görüşler yerine, bütünleşmeyi amaçlayan “uzlaşmacı” görüşlere ihtiyaç duyacaktır.
Bu arada, her ne kadar Amerika’nın “resmi” sosyolojisi olarak nitelendirilecek ölçüde yaygınlık kazanmış olsa bile, fonksiyonalist teorinin de, çeşitli açılardan eleştirildiğini de ifade etmeliyiz. Tabii olarak bu eleştiriler, karşıt kutbu oluşturan çatışma teorisyenlerinden gelmektedir. Bu eleştirilerden bazıları, -meselâ, M. Tumin’in ileri sürdüğü, tabakalaşmanın bugüne kadar var olmasının gelecekte de, daima var olacağı anlamına gelmeyeceği; yine Tumin’in, tabakalaşmanın kaçınılmaz ve istenilir bir durum olması hususunda getirdiği eleştiriler- üzerinde çok fazla durulması gerekmeyen itirazlar olarak değerlendirilebilir. Ne var ki, tüm eleştirileri bu kategori içine sokmak mümkün değildir. Meselâ, yine Tumin, alt tabakalara mensup kimselerin ne kadar yetenekli ve çalışkan olurlarsa olsunlar, hareketlilik kanallarına ulaşamaya-cakları için “keşfedilmemiş” olarak kalma şanssızlığının daha fazla olduğunu ileri sürmekte; bu durumun ‘fonksiyonel’ kabul edilemeyeceğini ifade etmektedir.  P. Bourdieu de aynı hususun altını çizmekte; “kültür sermayesi” kavramı ile, aileden kaynaklanan eşitsizlik durumunun hayattaki başarıyı ne kadar etkilediğini tüm detaylarıyla irdelemektedir.
Diğer taraftan, T. Bottomore tarafından fonksiyonalist tabakalaşma teorisine yöneltilmiş olan eleştiriler üzerinde de durmak gerekir. Meselâ Bottomore’un, fonksiyonalistlerin ileri sürdüğü, toplumun “en önemli mevkilere en yetenekli kimseleri getirdiği” noktasında tereddütleri vardır. Bunu iddia etmenin ne ölçüde mümkün olduğunu sorarak, fonksiyonalistlerin “çıkar grupları”nın etkisini hesaba katmadıkları için hatalı bir tutum sergilediklerini iddia eder. Yine Bottomore, tabakalaşmanın dinamik boyutunun da fonksiyonalistler tarafından irdelenmediğini; farklı tabakalaşma biçimlerinin varlığını ve bir modelden diğerine geçişin mümkün olduğunu kabul ettiklerini, ama bu geçişin nasıl olacağına dair bir açıklama getirmediklerini ileri sürer.