Michelangelo Antonioni kimdir? Hayatı ve eserleri hakkında bilgi

40

Michelangelo Antonioni kimdir? Hayatı ve eserleri hakkında bilgi: (1912) İtalyan sinema yönetmeni ve senaryo yazarı. Sinemaya Yeni-Gerçekçilik akımı içinde başlamış; modern Avru­pa sinemasının en önemli yaratıcı yönetmenlerinden biri olmuştur. 29 Eylül 1912’de Ferrara’da doğdu. Tiyatro ve sinemaya olan ilgisi Bologna Üniversitesindeyken başladı. Daha sonra Ferrara’daki bir gazeteye sinema yazıları yazdı. Bu işi 1930’ların sonuna değin özellikle Hollywood özentisi “beyaz telefon” dönemi italyan filmlerinin şiddetle eleştirerek sürdürdü. 1930’da Roma’ya yerleşerek Cinema dergisinde film eleştirilen yazmaya başladı. Bunu izleyen yıl, Centro Sperimentale sinema okulunun film yönetim bölümüne öğrenci olarak girdi. Tamamlama fırsatı bulamadığı, akıl hastalarıyla ilgili ilk belgesel denemesi bir yana bırakılırsa, sinemacılık yaşamı 1942’de senaryo yazarı ve yönetmen yardımcısı olarak başladı. Çıraklık döneminde Rossolini, Fulchignoni ve Carne gibi yönetmenlerle çalıştı.

Antonioni’nin 1943’teki ilk yönetmenlik dene­mesi, Gente del Po (“Po İnsanları”) laboratuvar aşamasında birtakım şanssızlıklara uğradı. Elde kalan film parçalarından yapılan kurguyla ancak 1947’de gösterime girdi. De Santis’in Caccia Tragica (“Hazin Av”) filmindeki yönetmen yardımcılığından sonra Antonioni 1948’de iki kısa film yaptı. Biri kent temizlik işçilerini, ötekiyse kırsal boş inançları konu edinen bu filmlerde daha sonraları birçok ortak çalışma yapacağı müzikçi Giovanni Fusco ile çalıştı. 1949’da bunu izleyen kısa metrajlı film, L’amorosa menzogna’da (“Yalancı Aşık”) Antonioni’nin bu dönem filmlerinin temel izleği olan skandal basınının sergilenmesi ilk kez gerçekleşir. Yönetmen yardımcı­sı olarak çalıştığı Fellini’nin Lo Sceicco Bianco (“Be­yaz Şeyh”) adlı filminde de aynı çevre konu edinilir. Fellini’den farklı olarak, Antonioni sahte değerlerin ve aldatıcı görkemin eleştirisini yaparken sanatta bayağılaşmaya duyduğu tepkiyi de dile getirir. Uç kısa-film daha çektikten sonra, yönetmen 1950 yılında ilk uzun metrajlı filmini çekme olanağını buldu. Cronaca di un Amore (“Bir Aşkın Öyküsü”) adlı bu filmle Antonioni, Yeni-Gerçekçilik’le olan bağlarını kopararak kendine özgü sinema anlayışını kurmaya başlar. Zengin bir kadınla yoksul âşığının karıştığı bir cinayeti anlatan filmdeki uçsuz bucaksız sokak görü­nümleri, karmâfik kamera hareketleri, çözülmeyen esrar izleği ve âşıklar arasındaki yoğun erotik ilişki, sonradan tipik Antonioni kaygılan arasına girecektir.

Antonioni’nin bir sonraki çalışması I Vinti’nin (“Galipler”) konusu ingiltere, italya ve Fransa’daki genç suçlulardır. Yönetmen burada Yeni-Gerçekçilik’ in belgecilik anlayışına geri döndü. Sansür engeline takılan bu filmden sonra Antonioni, 1953’te Amore in Citta (“Kentte Aşk”) adlı filmin “Tentato Suicido” (intihar Eğilimi) bölümünü çekti. Antonioni’nin sü­regelen izleklerinden biri olan intihar ilk olarak burada işlenir. Aynı yıl çevirdiği La Signora senza Camelie (“Kamelyasız Kadın”), Antonioni’nin sine­manın parıltılı dünyasıyla dış gerçeklik arasındaki karşıtlığı sergilediği bir filmdi. Bu filminin kahramanı baş döndürücü bir üne kavuştuktan sonra giderek ikinci sınıf roller almak zorunda kalan bir satıcı kızdır. Film Antonioni’nin italyan skandal gazeteciliğiyle (paparazzi) sosyete ilişkilerini, dış mekânlarla (Milano sokakları) daha sağlam bir ilişki içine soktu­ğu, ustalığını artırdığı bir çalışmadır.

Bunu izleyen Le Arniche (“Kadın Dostlar”) Antonioni’nin kişiler arasındaki ilişkilerin gerilimini konu edinen ikinci dönem filmlerinin habercisidir. Pavese’nin Tra donne sole adlı öyküsünün uyarlamasıdır. Film zengin ve yönsüz kadın kişiler arasındaki ilişkileri anlatırken birçok inceliklere başvurur, inti­har, erkek kahramanın zayıflığı gibi temalar ustalıkla işlenir. Kadınlar, kendi konumlarını değerlendirirken sınıfsal önyargılardan kurtulamadıkları gibi kendi ara­larındaki gerçek iletişim olanaklarını da kaçırırlar. Antonioni, Pavese’nin öyküsünden ayrılarak kadın kahramanlarının bakış açısına ağırlık verir. Ustalıkla kurulmuş bir anlatı dokusundan, Torino kentinin soğuk ve hüzünlü atmosferinden, Fusco’nün müziğin­den büyük ölçüde yararlanır. Antonioni ilerki filmle­rinde bu ilişki yoğunluğunu eleyecek, ilişkileri önemi­ne göre düzenlemeyi seçecektir. 1957’de yaptığı Il Grido (Çığlık) yapı olarak çok daha az karmaşık bir filmdir. Film, işçi kahramanları ve Po Ovası’nı konu edinmesiyle Yeni-Gerçekçilik’e bir atıf olarak görülebilir. Antonioni burada tek bir erkeğin birden fazla kadınla olan ilişkileri çerçevesindeki zayıflığını ve intiharını konu edinir. Etkileyici görüntülerine karşın film biraz da oyuncularının inandırıcılıktan uzak oluşu ile başarısız sayılmıştır.

Antonioni gerçek yeteneğini 1960’da L’Avven- Üçleme tura (“Serüven”) ile başlattığı üçlemeyle kanıtladı. Bu filmde, bir kadının çıktığı bir yat gezintisinde kocasıyla giriştiği tartışmadan sonra kıyıya çıkıp kaybolma­sı, kocasının yattaki bir başka kadınla birlikte karısını aramaya kalkışması ve bu süreç içinde ona âşık olması anlatılır. Konusunun basit ve belirsiz oluşu, birçok tartışmalara yol açtı. Kimi eleştirmenlerin tekdüze bulduğu film Cannes Festivali’nde gördüğü ilgi sonu­cu uluslararası başarı kazandı. Montajla sağlanan ritim, geniş perdenin kullanılışı, inceden inceye düşünülmüş kamera hareketleri L’Avventura’yı usta işi bir film yapıyordu. Kişiler dış mekânla olan ilişkileri açısın­dan başarıyla veriliyor, atmosfer başarıyla kuruluyor, çözülmeyen sır gibi dramatik oyunlara başvuruluyor­du. Ele alınan, gene kişiler arasındaki ilişkilerde toplum tarafından önerilen örneklerden kaçmamama, bireyin maddeci değerlere boyun eğmesi gibi konu­lardı.

Üçlemenin ikinci filmi 1961 tarihli La Notte (“Gece”)oldu. Evlilikleri yürümeyen bir çiftin birlikte ve ayrı ayrı geçirdikleri yirmi dört saati anlatan La Notte çıkmazda olan bir evliliğin ve toplumsal çevre­nin öyküsüdür. Filmde dramatik çatışma yok gibidir. Filme konu olan çift, ölmekte olan bir arkadaşlarını görmeye gider, bir davete katılır, Milano sokaklarında uzun yürüyüşlere çıkar, sonuçsuz konuşmalar yapar ve gerilimsiz ama mutlak bir kopuşu yaşar. Antonio­ni, Milano kentini kişi-mekân ilişkisi açısından büyük bir görsel yetkinlikle kullanır. Filmde özellikle Jeanne Moreau’nun her türlü ayrıntıyı değerlendiren oyunu ve Vitti’nin onun karşıtı niteliğindeki kısa kompozis­yonu dikkati çeker. La Notte”de de L’Avventura’da olduğu gibi belirsizlik ilkesi benimsenir. Kişiler ara­sındaki ilişkiler açıklanamaz. Yönetmen bu ilişkilere işaret etmekle yetinir.

1962’de çevrilen L’Eclisse (“Güneş Tutulması”) öteki iki filmin konu sürekliliğini bütünlemesi açısın­dan üçlemenin son filmi sayıldı. Mekân-kişi ilişkileri bu kez Roma kentinin görünümlerine taşınıyor, elli sekiz kareden oluşan kapanış sekansı Antonioni’nin konu edindiği çiftlerin ilişkilerinin özeti oluyordu. Konuşma en aza indirgeniyor; filmin ilk ve son yedi dakikası konuşmadan yoksun bırakılıyordu. Dış dün­ya kıpırtısız, cansız ve donuk mimari yapılar halinde algılanıp sunuluyordu. Yoğun nesne çekimleri (dol­muş bir küllük, sürekli vızıldayan bir vantilatör) kıpırtısızlığı başarıyla veriyordu. L’Eclisse çözüm olarak seçilmiş bir kötümserliği önerir.

Fiziksel yabancılaşmanın resimsel olarak aktarılışı yönetmenin ilk renkli film denemesi olan Il Deserto Rosso (“Kızıl Çöl”) ile uç noktasına ulaşır. Filmin konusu, mühendis kocası ile bir sanayi bölgesinde yaşayan, deliliğin eşiğinde bir kadının, başka bir mühendis ile duygusal ilişkiye girmesi ve bu ilişki içinde durumuna açıklık kazandırmasıdır. Filmde griler, beyazlar, soluk kırmızı ve yeşiller kadın kahra­manın yabancılaşmasını verirken düş bölümleri ve umut anları parlak renklere boğulmuştur. Antonioni’ nin yabancılaşmayı neredeyse estetik bir düzeye indirgemesi   Il Deserto   Rosso’ya bir tür resimsel soyutlama niteliği kazandırmıştır.

Bunu izleyen yıllarda Antonioni italya dışında yapımlara yöneldi. 1965’te MGM ile yaptığı sözleşme uyarınca çevirdiği Blow-Up (Cinayeti Gördüm) adlı ikinci renkli filminde, Kızıl Çöl ile başlattığı üslup araştırmalarını sürdürdü. Film, başarılı bir moda fo­toğrafçısının Londra’nın parklarından birinde iki sevgilinin fotoğraflarını çekmesini, daha sonra stüd­yosuna gelen kadın âşığın fotoğrafın negatifini ısrarla ele geçirmek istemesi üzerine kuşkulanarak elindeki fotoğrafı büyütmesini ve fotoğrafta gördüğü bir lekeden bir cinayetin söz konusu olduğunu anlayarak kadının izine düşmesini konu edinir. Ancak sonuçta cinayetin, kadının ve giderek filmde olup bitenlerin gerçekliği sorgulanacaktır. Antonioni bu filmde Lond­ra’yı, 1960 sonlarının marihuana, müzik ve modayla dolu “pop” ortamını seçmişti. Gerçeğin niteliği üzeri­ne bir araştırmaya dönüşen film, aynı zamanda bir dönem filmi de oluyordu. Rengi, üslup açısından değerlendirme kaygısı Blow-Up’ta da ağır basar. Londra parklarının koyu yeşili ve yönetmenin özel­likte “beyaza boyattığı” ağaçlar filmdeki arayış ve esrar izleğinin görsel bütünleyicisidir.

Yönetmenin bundan sonraki filmi 1970’te Kali­forniya’da iki yıllık araştırma ve çekim çalışması sonucunda gerçekleştirilen Zabhskie Point (“Zabriskie Noktası”) oldu. Bir öğrencinin Los Angeles polisi tarafından vurulmasıyla belgesel tarzda açılan film, Amerika’daki öğrenci olaylarını konu edinirken yö­netmenin eklediği bir dizi olay ve düş sahnesiyle de çağdaş kültürler üzerine bir eleştiri olma niteliği kazanıyordu. Bu filmde, Antonioni çağın kültürel değerlerine ve maddeciliğine ilişkin hoşnutsuzluğunu dile getiriyordu.

1973’te Londra’ya dönen yönetmen, orada MGM ile olan üç filmlik anlaşmasının sonuncusu olan The Passenger/Profession: Reporter’in (Yolcu) yapı­mına başladı. Film, İngiltere, İspanya, Almanya ve Afrika’da çekilen sahnelerle tamamlandı. Görünürde uluslararası casusluk, politik karışıklıklar vc bunların belgesel olarak izlenmesini konu edinse de, yönetme­nin temel izleği kimlik değiştirme ve Blow-Up’ta olduğu gibi gerçeğin aranmasıydı. Yolcu görsel açıdan Antonioni sinemasının temel kaygılarım büyük bir yetkinlikle özetliyordu. Geniş mekânlarda kaybolan kişi çekimleri, kişi ve doğal çevre arasındaki ilişkilerin yoğun, araştırıcı kamera hareketleriyle anlatılması olgun bir sinemasal düzeyde başarılıyordu.

Antonioni’nin bundan sonraki filmi Jean Cocteau’nun 1947’de sinemaya da uyarladığı L’Aigle deux Tetes adlı oyunun bir uyarlamasıydı. Le Mystere de Oberzvald (“Oberwald Esrarı”) adıyla 1981 New York Film Festivali’nde ilk gösterimi yapılan filmde Antonioni çeşitli teknik olanaklar sağlayan Westcam tipi kameralarla çalıştı.

Yönetmenin son filmi 1983 Cannes Film Festiva­li’nde gösterilen ve çeşitli tartışmalara yol açan Identificazione d’une Donne’dıv (“Bir Kadının Kim­liği”).

Michelangelo Antonioni Avrupa sinemasının II. Dünya Savaşı’ndan bu yana geçirdiği düşünsel ve sanatsal serüveni özetleyen bir sinema sanatçısıdır. Sinemaya, Yeni-Gerçekçilik akımına, özellikle de bu akımın belgeci anlatımına bağlı kalarak başlamış, sonraları kendi konularını kabul ettirmiştir. Filmle­rinde, çağdaş toplumun kişileri arasındaki ilişkilerden kaynaklanan tedirginlik ve umutsuzluk resimsel bir yoğunluk, giderek varoluşsal bir anlam kazanmıştır.

YAPITLAR:

Kaynak: Türk ve Dünya Ünlüleri Ansiklopedisi, 7. cilt, Anadolu yayıncılık, 1983