Metafizik ve Felsefenin Diğer Dallan

Metafizik ve Felsefenin Diğer Dallan
Bu noktada, metafiziğin felsefenin diğer dallarıyla olan ilişkileri
üzerinde düşünmek faydalı olabilir. Kant tarafından hafife ve bazen
de alaya alınan güçlü bir gelenek, felsefenin, felsefî bilimler
de dahil olmak üzere, bilimlerin kraliçesi olduğunu iddia edi –
yordu. Buradaki düşünce muhtemelen, fizikçi ve biyologlar gibi,
mantık ve etik benzeri alanlarda çalışanların da, son çözümlemede
metafizikçiler tarafından tasdik edilmek veya düzeltilmek
durumunda olan kabuller üzerinde ilerledikleri düşüncesiydi.
Mantık, mantıkçıya önermelerin, onun araştırmasının doğrudan
konusu olan, katışıksız dünyasıyla olgusal dünya arasında bir
mütekabüliyet bulunduğunu varsayma izni verilirse ancak, kendi
içinde kusursuz bir bilim olarak görülebilir; metafizikçi bu varsayımın
uygunluğuna pekâlâ itiraz edebilir ve nitekim zaman
zaman da etmiştir. Aynı şekilde, hukuk gibi etik de, bireysel fa –
ilin yaptıklarından genel olarak sorumlu olan kendine yeter bir
birim olduğu kabulü olmadan, bir adım bile ilerleyemez; metafiziğin
bu kabulü eleştirel bir incelemeye tâbi tutma gibi bir sorumluluğu
vardır. İşte, bu türden iddiaların sonucunda, çoğunluk
mantıkçılar veya ahlâkçılar tarafından ulaşılan sonuçların eğreti
ve geçici sonuçlar olarak görülmeleri gerektiğine inanılmıştır.
Hegel’in bu iddiaları büyük bir inançla öne süren izleyicileri sonuçta
mantık ve etikten her ikisini de felsefenin görece önemsiz
dalları olarak görme eğiliminde oldular. Bu Hegelci tezleri tartışmak
ve etikle mantığın özerkliğini, yani metafizikten bağımsızlığını
savunmak, yirminci yüzyıl düşüncesinin, özellikle İngiltere
ve Birleşik Devletler’de, önemli bir özelliği olmuştur.
Buna göre, Frege ve Russell’ın okulundan olan formel mantıkçılar,
mantık ilkelerinin her ne olursa olsun, kesinlikle her tür düşünmeye
uygulandığını öne sürme eğiliminde oldular. Metafiziksel
argümanlar çelişmezlik ilkesi -bir önermeyle çelişiğinin
ikisinin birden doğru olamayacağı ilkesi- benzeri temel mantık
yasalarının yanlış olabileceklerini telkin ederse, buradan çıkartılacak
tek sonuç, bu argümanların muğlak ve yanlış oldukları sonucudur:
Mantık yasaları olmadığında, hangi türden olursa olsun,
tutarlı bir düşünmeden söz edilemez.
Aynı şekilde, G. E. Moore da, Principia Ethica [Etiğin Temelleri]
(1903) adlı eserinin ünlü bir bölümünde, “Bu iyidir” türünden
önermelerin sui generis (nevi şahsına münhasır) önermeler
olduklarını ve ne doğal ne de metafiziksel olgularla ilgili önermelere
indirgenemeyeceklerini, etiğin son çözümlemede metafiziğe
dayandığı ideaalist inancının bir vehim olduğunu göstermeye
çalışmıştır; Moore, ahlâkî düşünmenin önemli bir bölümünün
kendilerine dayandığı bireysel kabullere yönelik idealist meydan
okumanın gücünü muhtemelen ölçemedi ve, ahlâkî sonuçların en
azından bir bakımdan metafiziğe bağlı olabileceği hususuna önem
vermedi: Metafizik, dünyanın başlangıçta olduğu düşünülenden
daha farklı bir dünya olduğunu gösterirse, ne yapmak gerekti ğiyle
ilgili sonuçların da buna bağlı olarak değişmesi gerekir. Yine,
mantıkçılar arasındaki, Hegel’in mantığı metafizik içinde eritme
teşebbüslerine yönelik, tepki de kesinlikle çok ileri gitmiştir.
Mantığın dünyasıyla olgu dünyası arasındaki ilişki problemi,
gerçek bir felsefî problem olup, sadece mantığın, ilkeleri kendi
içlerinde itibara layık özerk bir disiplin olduğunu tekrarlamak
suretiyle çözülemez. Bununla birlikte, bunlardan hiçbiri,
metafiziğin temel felsefî disiplin, felsefenin, konunun diğer parçalarında
olup bitene dair son sözün kendisinde bulunduğu dalı
olduğunu kanıtlamaz.