Metafizik ve Analiz

Metafizik ve Analiz
Modern İngiliz ve Amerikan filozofları çoğunlukla, kendilerini,
metafiziğin tam tersine, felsefî analizle uğraşan kişiler olarak
tanımladılar. Bir metafizikçinin ilgileri, bu görüşe göre, temelde
spekülatif olup, o, dünya hakkında şimdiye kadar bilinmeyen ol –
guları ifşa etmek ve bu temel üzerinde, bir bütün olarak dünyaya
dair bir teori kurmak ister. Metafizikçi, bunu yaparken de, bilimsel
teorilerin deneyimsel sınamaya tâbi tutulabildikleri yerde,
metafiziksel teorilerin deneyimsel olarak test edilemedikleri
önemli farklılığının unutulmaması koşuluyla, bilim adamınınki –
lere rakip faaliyetler içinde olur. Bu felsefe anlayışına imkânsız
olduğu gerekçesiyle uzak duran metafizik eleştirmeni, felsefenin
kendisini, tam anlamıyla bilimden bağımsız üst düzey bir faali –
yet olan ve metafiziksel tek bir taahhüt içermesi gerekmeyen,
kavram analiziyle sınırlaması gerektiğine inanır.
Analiz kavramı felsefede açık olmaktan uzaktır. Her halükârda,
analizin, aydınlatmayla sonuçlanması anlatılmak istenmektedir,
bununla birlikte bu sonuca nasıl ulaşılacağı aşikâr değildir.
Bazıları için, analiz (bir İngiliz analitikçisi olan Gilbert
Ryle’ın zihin kavramının anlamını, “davranan bir kişi” kavramıyla
değiştirmek suretiyle açıklığa kavuşturmasında olduğu
gibi) inceleme altındaki kavramm ona benzer olduğu kabul edilen
başka bir kavramla değiştirilmesini içerir; diğerleri içinse,
analiz bir sinonimin yerine kendi sinoniminin geçirilmesini ihtiva
eder. Moore’un erkek kardeş olarak biradere ilişkin klâsik analiz
örneğinde olduğu gibi, ihtiyaç duyulan şey, analizin bu ikinci
anlamıysa eğer, bundan büyük bir aydınlanmanın çıkması pek
muhtemel değildir. Filozofun zaman zaman pejoratif bir an lam
içinde “indirgeyici analiz” diye tanımlanan şeyle meşgul
olmasına izin verilirse eğer, bu, spekülasyonu yeniden gündeme
getirmek pahasına da olsa, ilgi uyandıracaktır. Ryle’ın The Con –
cept of Mind [Zihin Kavramı] (1943) adlı eseri, gerçekte metafiziksel
anlamı olan bir tez -kişinin zihinler hakkında söylemek
istediği herşeyi zihin tözünün varoluşunu varsaymadan söyleye –
bileceği tezini- ortaya koyduğu için, tahrik edici bir kitaptır.
Durumun, sözü edilmeye değer olan başka bir yönü de şudur.
Analizin sık sık iddia edildiği üzere, sadece analizcinin metafiziksel
hiçbir önkabulü olmadığı zaman, tam ve gereği gibi uygulanabileceği
doğruysa eğer, o analiz edeceği kavramlarını nasıl se –
çecektir? Bu koşullar altında, üzerinde sanatını icra edeceği uygun
bir konu olarak, makûl genellikte herhangi bir kavramı seçmek
onun için doğru olacak mıdır? Oysa, genel olarak felsefî olduk –
lan teslim edilen kavramların kapsamının gerçekte, bundan daha
sınırlı olduğu ve analitik filozofların dikkatlerini kendilerine
yönelttikleri kavramların, geniş felsefî anlamlarından dolayı
seçilmiş oldukları ortaya çıkar. Nitekim, çağdaş filozoflar bilgi
teorisine, onun tam olarak analizi uzunca bir süreden beri güç olduğu
kanıtlanan bir kavram olmasından dolayı değil, fakat o, en
azından bir yoruma göre, dolayımsız olarak deneyimlenen zihinsel
bir edimi -birçok analizcinin hayalî olduğu gerekçesiyle,
mahkûm etmek istediği bir şeyi- ihtiva ettiği için, özel bir ilgi
gösterirler. Aynı şekilde, nedensellik düşüncesinin David Hume
tarafından ortaya konan ünlü eleştirisi de, kuru kuruya bir meraktan
değil, fakat onun zihnini işgal eden çok daha geniş kapsamlı
bir amaçla, yani Aristotelesçi ve Kartezyen dünya görüşlerinin
temellerini kazımak ve onların yerine, tüm nesnelerin “dağınık
ve ayrı” -yani, birbirlerinden mantıksal olarak bağımsız- oldukları
bir dolayımsız görünüşler atomizmi ikame etme amacıyla
gerçekleştirildi. Doğanın kuruluşuyla ilgili olarak Aristoteles
ve Descartes tarafından farklı şekillerde sergilenen vukuf, bilimsel
ilerlemenin yalnızca “bilgisizliğimizi az da olsa dağıtmaya”
yaradığı gerçeği dikkate alındığında, bir yanılsamaydı; Hume’un
nedensellikle ilgili olarak söyledikleri, onun varolana dair görüşleriyle
yakından ilişkilidir. Onun, “ilâhiyat ve metafizik” kitaplarını
hedef alan polemiğine rağmen, tavsiye ettiği kendine ait
bir metafiziği vardı.
Doğrusu, metafizik ve analiz, çağdaş analitik filozofların iddia
ettikleri şekilde, ayrı değildir. Geşmişin spekülatif filozofları
analize kesinlikle karşı değillerdi: Platon’un bilgi kavramına
ilişkin, Theaetetos’unda yer alan muhteşem tartışmasını veya
daha yakın bir örnek olarak, Bradley’in “ben”in anlamlarına dair
yorumuna bakın! Metafizikçi bir filozofun bakışını, önermeye
çalıştığı kavramsal yapıya tümüyle kayıtsız kalacak kadar büyük
bir güçle, yüksek şeyler üzerinde odaklaştırdığı masalı mutlak
olarak temelsizdir. Metafizikçi bir filozof, herşey bir yana, bir
filozoftur. Bazı çağdaş filozoflar analizi, bir bütün olarak, aşikâr
metafiziksel motivasyon olmadan, bizatihi kendisi için yaptıklarını
itiraf etseler de, onların iddialarının savunulabilir bir iddia
olduğundan kuşku duyulabilir. Ne Russell tarafından 20. yüzyılın
ilk yarısında uygulanmış olan “mantıksal analiz”, ne de
güçlü bir bilimsel dünya görüşü önermiş olan mantıkçı pozitivistlerin
analizi, metafiziksel bakımdan yansızdı. Günümüzde
revaçta olan analitik araştırmaların bir kısmı, kapsayıcı bir teori
öne sürmek arzusundan ziyade, itiraz edilebilir olduğu düşünü –
len, yürürlükteki veya kendisine daha önce inanılmış olan bir teoriyi
yıkma dileği tarafından harekete geçirilir. Bununla birlikte,
metafiziksel bir teoriyi yıkmaya çalışmanın kendisi de
-muhtemelen çok ilginç bir metafizik olmasa bile, son çözümlemede
herşeye rağmen metafizik olan- metafizikle uğraşmaktır.
Buna, tarihsel bir kayıt olarak, aklın bir bilgi sisteminin inşasındaki
başat rolünü vurgulayan 17. ve 18. yüzyıl rasyonalist filozoflarının,
filozofun görevinin iki bölüme ayrıldığına inandık –
ları eklenebilir. Filozof önce kompleks kavramları basit parçalarına
ayırmalıdır; bu, analizle ilgili bir konudur. O, daha sonra da,
bu basitlerin bilgisinin şeylerin ayrıntılı kuruluşlarını açıklamaya
nasıl yarayacağını göstermeye geçmelidir; bu ise, sentezi
içerir. Bu programda derin belirsizliklerin bulunması -örneğin,
bunun kavramları analiz etmeyle mi, yoksa şeylerin en basit öğelerine
ulaşmakla mı ilgili olduğu hususu- bu bağlamda, analiz ve
sentezin birbirlerini bu şekilde tamamlayıcı işlemler olarak
alınması olgusundan daha az önemlidir. Bu görüş noktasının klâsik
ifadesi Descartes’ın, Regulae ad Directiorıem Ingenii
[Descartes’ın ölümünden sonra 1701’de yayımlanan Akim İdaresi
için Kurallar]’de buna tekabül eden pasajlarla birlikte, Discourse
de la Methode [Yöntem Üzerine Konuşma] (1637)’da bulunmak
durumundadır. Bu düşüncenin 18. yüzyılda da varlığını sürdürdüğü,
Kant tarafından, onun metafiziğin henüz analiz düzeyinin
ötesine, sentez düzeyine geçecek bir konumda olmadığını söylediği
Untersuchurıg über die Detschlichkeit der Grundsâtze naturlichen
Theologie und der Moral [Doğal Teoloji ve Ahlâkın ilkelerinin
Ayrılığına dair Soruşturma] (1764)’da yapılan değerlendirmelerden
bellidir. O felsefenin şimdilik, bazı modernlerin dü –
şündüğü şekilde, metafizikten tümüyle bağımsız olması gerektiğini
değil, fakat tam ve kusursuz hâle gelinceye dek, yapıcı bir
biçimde kullanılamayacak olan kavramsal bir şemayı incelikle iş –
lemeyi sürdürmeye ihtiyaç duyduğunu anlatmak ister. Kant,
Tanrı’nın varoluşuna ilişkin olarak, kendisinin Der einzig mög –
liche Beweisgrurıd zu einer Demonstratiorı des Daseyns Göttes
[“Tanrı’nın varoluşuna ilişkin bir Kanıt için tek Mümkün Temel”,
1763] adlı denemesinde açıkladığı kesin bir kanıta sahip olduğunu
düşündüğü sürece, o zamanki sözlerini gerçekte tekzip
eder. Bu, herşey bir yana, sadece filozofların faaliyetleriyle ilgili
olarak, çoğunluk kendi düşündüklerinden daha az açıklık içinde
olduklarını gösterir.