Metafizik Terimin Kökeni

I. Metafiziğin Doğası ve Kapsamı
Terimin Kökeni
Metafizik terimi, etimolojik açıdan pek aydınlatıcı bir terim değildir.
O, “fizikten sonra gelen” anlamını taşır; buna göre, metafizik
Aristoteles’in ilk öğrencileri tarafından, Aristoteles’in,
*William Henry Walsh ve Bruce Withington Wilshire tarafından kaleme
alınmıştır.
onun kendisinin ilk felsefe adını verdiği konu üzerine olan denemesinin
içeriğine atıfta bulunmak üzere kullanılan deyimdi ve
Aristoteles’in ilk editörlerinden biri olan Rodoslu Andronikosça
bu denemenin başlığı olarak kullanıldı. Aristoteles teorik
düşünen filozof için, öncelikle doğal veya duyusal dünyada varolanların
doğasını ve özelliklerini araştırmak ve ikinci olarak da,
“Varlığın varlık olmak bakımından” karakteristiklerini serim –
leyip, “hareketten bağışık olan tözün” veya şeylerin en gerçeği
olan şeyin ya da doğal dünyadaki herşeyin kendisine nedensel olarak
bağlı bulunduğu akledilir gerçekliğin özünü incelemek gibi
iki görevi birbirinden ayırmıştı. Bunlardan birincisi “ikinci fels
e f e c i meydana getirdi ve öncelikle Aristoteles’in, günümüzde
Fizik olarak bilinen denemesinde gerçekleştirildi; Aristoteles ‘in
(Tanrı onun sisteminde hareket etmeyen hareket ettirici olduğu
için) aynı zamanda “teoloji” diye gönderme yaptığı ikincisi, aşağı
yukarı onun Metafizik’inin konusunu oluşturur. Aristoteles’in
modem okuyucuları hem Fizik ve hem de Metafizik’i felsefî de –
nemeler olarak görme eğilimindedirler; empirik bir araştırma ile
kavramsal bir inceleme arasındaki, bu eserlerin başlıklarının
telkin ettiği türden bir ayırımın gerçekte pek bir temeli yoktur.
Aristoteles gerek doğa felsefesinde ve gerekse metafiziksel fel –
sefede, olgusal malzemeye hiçbir zaman kayıtsız kalmadı, bununla
birlikte, o her ikisinde de empirik sınamaya elverişli teoriler
oluşturmakla pek ilgilenmedi. Yine de, iki eseri birbirinden
ayırmak gerekseydi eğer, Fizik’in tam tamına, duyuların nesneleri
olan, Aristoteles’in kendisinin “duyusal tözler” adını verdiği,
şeyleri konu aldığı için, açıktır ki, daha empirik bir eser diye tanımlanması
gerekecekti; Metafizik’m konusunu meydana getiren,
“ezelî-ebedî ve hareketten bağımsız olup, ayrı bir biçimde varolan”
varlık, her hâlükarda çok daha uzaktır. Özgün başlıklarda
işaret edilen bağın gerçek bir bağlantı olduğu da aşikârdır: Fizik-
‘te gerçekleştirilen doğayla ilgili araştırmalar doğallıkla, Varlık
olmak bakımından Varlığa ilişkin olarak Metafizik’te yer alan
araştırmalara götürür ve gerçekten de, tek bir felsefî disiplin
meydana getirecek şekilde, sonuncuyla birlikte gider.
Aristoteles’in bölümlemelerinin ardalanı, onun kendisiyle
birçok konuda uyuşmazlığa düştüğü, ama temel fikirleriyle dü –
şüncesinin önemli bir kısmının içinde geliştirilmiş olduğu genel
kavramsal çerçeveyi sağlayan Platon’un düşüncesinde bulunmak
durumundadır. Metafiziğin babası olarak bilinen kadîm Yunan
düşünürü Parmenides’i takip eden Platon, sanı ya da inancı bilgiden
ayırma ve bunlardan her birine ayrı nesneler izafe etme gay –
reti içinde olmuştu. Platon için sanı, şeyleri bir düşte veya sadece
gölgeleri aracılığıyla görmeye benzer olan, açıklıktan yoksun ve
değişken bir bilgi tarzıydı; onun nesneleri de, buna bağlı olarak,
durağan değildi. Bilgi ise, bunun tam tersine, tümüyle açıktı;
yanlış karşısında kendi teminatını yine kendisinde taşımaktaydı
ve onun kendisine konu aldığı nesneler, ezelî-ebedî olarak her ne
ise olup, dolayısıyla değişmeden ve olmadıkları bir şey gibi görünme
aldatıcı gücünden bağışıktılar. Platon sanının nesnelerine
fenomenler veya görünüşler adını verdi; bilginin nesnelerinden
ise, numenler (aklın objeleri) veya oldukça yalm bir biçimde, ger –
çeklikler diye söz etti. Onun felsefî mesajının ana fikrinin
önemli bir kısmı, insanların dikkatlerini bu karşıtlıklara çekme
ve onları salt fenomenlere dönük bir ilgiden uzaklaştırıp esas
gerçekliğe ilişkin bir araştırmaya yönelme zorunluluğuyla etkileme
amacı gütmekteydi. Platon’un filozofunun eğitimi tam olarak
bu geçişi hayata geçirmekten oluşuyordu: Ondan dolay imsiz
görünüşlerde ortaya çıkan çelişkilerin farkına varması ve dikkatini
bu görünüşlerin gerisinde bulunan temel gerçeklikler, Platon’un
kendisinin Formlar ya da İdealar adını verdiği gerçeklikler
üzerinde yoğunlaştırması istenmekteydi. Platon için felsefe, şu
hâlde, sıradan insanların -hatta zamanın Sofistleri gibi, aydınlanmış
olma iddiasıyla ortaya çıkanların dahi- gözden tümüyle
kaçırdıkları bir daha yüksek gerçeklikler kümesinin varoluşunu
ve olağanüstü büyük önemini tanımaya bir davetti. Bu türden ger –
çekliklerin varoldukları veya en azından onların varolduklarını
düşünmek için ciddî bir vesile bulunduğu, daha sonraları, metafizik
olarak bilinen disiplinde temel bir akide hâline geldi. Öte
yandan, metafiziğin bizatihi kendisinin imkânıyla ilgili olarak
yakın zamanlarda ortaya çıkan tartışma, bu akidenin kabul edilebilirliği
ve, reddedildiği takdirde, metafizikçinin kendisine dayanabileceği
alternatif bir temelin bulunup bulunamayacağı ile ilgili
bir ihtilafa dönüşmüştür.