Metafiziğin Kısa Tarihi

Metafiziğin Kısa Tarihi*
Felsefeye yeni başlamış olanlara, metafizik başlangıçta felsefenin
en ürkütücü dalı gibi görünür. Metafizik adının kendisi, zihinlerde
sıradan hiçbir insan varlığından anlaması beklenemeye –
cek kadar anlaşılması güç veya soyut öğretilerin imgelerini uyandırır.
Gündelik konuşmada, “metafiziksel” gibi bir sıfat
“gerçekten uzak” veya “hayal mahsulü”yle eşanlamlı olarak, ve
böylelikle de, metafiziksel teorilerin içinde yaşadığımız dünya
ile pek bir ilişkisi bulunmayan katışıksız spekülasyonlar olduğu
düşüncesini güçlendirecek şekilde kullanılır. Bu düşüncelerin iyi
temellendirilmiş düşünceler olup olmadıkları, bu bölümün ilerleyen
sayfalarında araştıracağımız bir konudur.
Alanla ilgili bu tür kuşkulara rağmen, metafizik adı, oldukça
yalın ve anlaşılır bir tarzda kazanılmıştır. Yunancada terim
“fizikten sonra gelen” anlamına geliyordu. Rodoslu Andronikos,
onu M. Ö. 1. yüzyılda, Aristoteles’in yazılarının orijinal elyazması
kolleksiyonunda, Fizik ten sonra gelen adsız kitaplara
verilecek bir ad olarak kullandı. Metafiziğin konusu, böyük Öl –
çüde Aristoteles’in Fizikten sonra gelen eserinde ele alman türden
problemlerle ilgiliydi.
* Richard Popkin tarafından kaleme alınmıştır.
Orijinal Yunanca terimin uygunluğu, ilk Yunan filozoflarının,
Platon’dan tam iki yüzyıl önce, çoğunluk Peri Physis [Doğa
Üzerine] başlığım taşıyan denemeler yazmış olmaları olgusuyla
dolaylı olarak ifade edilir. Doğa için kullanılan Yunanca sözcük
“physis”t\ ve bu yazılar, bekleneceği üzere, doğa biliminin problemlerini
ele almaktaydı. Ama onlar aynı zamanda, gerçekliğin
doğasıyla ilgili, bizim bugün meşru bilimsel araştırma diye göreceğimiz
alanın sınırlarını aşan, spekülasyonları da içeriyordu.
Bu filozoflar, dünyanın nihaî nesnel bileşenlerinin ne olduğuna,
bizim bildiğimiz dünyayı neyin açıkladığına veya neyin ona neden
olduğuna dair teoriler sundular. Yunanlılar, bizim bugün
“metafizik” terimini gerçekliğin doğasını açıklamada bilimsel
yorumların ötesine geçmeye kalkışan spekülatif hipotezlerle sınırladığımız
yerde, farklı açıklama teşebbüsleri arasında bir ayırım
yapmadılar.
Metafizik spekülasyon içinde olma güdüsü sadece filozoflara
özgü bir şey değildir. Filozofların son çözümlemede formüle
ettikleri soru türleri oldukça soyut görünebilmekle birlikte, biz
günlük yaşantımızda metafiziksel konu ve teorileri akla getiren
durumlarla karşı karşıya kalırız. Deneyimlerimizden bazılarını
gerçek, bazılarını da gerçekdışı veya yanıltıcı diye sınıflamaya
çok alışmışızdır. Örneğin, bir aynada gördüğümüz görüntü gerçek
midir? O nerede varolur? Aynada mı yoksa aynanın arkasında mı?
Yoksa, o hiçbir şekilde varolmaz mı? Çoğumuz aynadaki görüntüyü
düşünmeden metafiziksel bir temele dayandırır ve aynadaki
sureti gerçeklikle karıştıran çocuk ya da köpeklerle eğleniriz.
Açık bir “gerçeklik” konsepsiyonumuz, neyin gerçekten varolduğuna
veya varlığa sahip olduğuna ilişkin olarak sağlam bir kavrayışımız
olmayabilir, ama görüntüyle onun yansıttığı gerçekliği
birbirinden ayırırken, görünüşle gerçeklik arasındaki bir tür metafiziksel
ayırımı zımnen kabul ediyor olmuyor muyuz? Belirli
birtakım deneyimlerimiz arasında, onlardan bazılarını,
“gerçekdışı” veya “hayalf’dediğimiz diğer deneyimlerin tersine
“gerçek” diye nitelerken, bir ayırım yapmıyor muyuz? Bu gibi
durumlarda, deneyimimizdeki gerçek olduklarına inandığımız
unsurları, gerçek gibi göründüklerini veya Salt gerçek gözüktüklerini
belirttiğimiz kalemlerden ayırmak için bilinçdışı veya içgüdüsel
bir temele sahip gibi görünürüz.
Sıradan insan gibi, metafizikçi de görünüşle gerçeklik veya fiilen
varolan arasındaki ayırımı çok büyük öneme haiz bir ayırım
olarak görür. Ama o, ortalama insanın tersine, “Gerçekliğin nihaî
doğası nedir? sorusuna sistematik bir cevap vermeye çalışır. Tüm
filozoflar gibi, metafizikçi de dünyaya ilişkin eleştirel olmayan
yargılarımızın gerisinde yatan ilkeleri keşfetmek ve onları belirgin
hâle getirmek için çalışır. Örneğin, “Hangi ilkeler bizden belirli
deneyimleri ‘gerçek’ ve diğer birtakım deneyimleri de
‘gerçekdışı’ diye niHememizi ister?”, “Bu ilkeler haklı kılınaöıiir
veya temenendirıTeöriir mıT”, “Gerçekfıgın doğasını keşfetmek
mümkün müdür? -mümkünse eğer, gerçeklik neye benzer?”
Bu türden sorular geleneksel metafiziksel teorileştirme
etkinliği için gerekli saiği sağlarlar.
Bu soruları cevaplamaya kalkışırken, metafizikçiler gerçekli –
ğin doğasıyla ilgili olarak bütünsel sistemler oluşturmaya çalışmışlardır.
Bu metafizikçiler, bizim, evrenin çok çeşitli yön,
görünüm ya da veçhelerinin nasıl bir bütün meydana getirdiğine
ilişkin olarak, sistemleri sayesinde, bilimin bize verebileceğinden
bile daha tam, daha tutarlı bir resim elde edebileceğimize inanmışlardır.
Gerçekten de, bu türden sistemler yoluyla, bizim dünyanın
bilim tarafmdan açığa çıkarılan yapısının kosmosun diğer
boyutlarına nasıl bağlandığını görebileceğimiz veya anlayabileceğimiz
savunulur.
Metafiziksel spekülasyonun mahiyetini gözler önüne serebilmek
için, şimdi değişmenin doğasını açıklama teşebbüsünün
kimi Yunan filozoflarını nasıl gerçekliğin doğasıyla ilgili hayli
derin teorilere götürmüş olduğunu inceleyelim. Hepimiz değişme
olgusunun, şeylerin değişir gibi görünmeleri olgusunun
farkında olsak dahi, değişme fenomeniyle ilgili olarak doyurucu
bir açıklama ortaya koymak oldukça güçtür. Eski Yunanlıların bu
bildik, şuradan olguyu açıklamak için öne sürdükleri her teori, göreceğimiz
üzere, onların çözmek amacıyla yola çıktıkları problemler
kadar büyük, ya da daha bile büyük güçlük ve karışıklıklara
yol açmıştır.