Meşruiyet Krizi Jürgen Habermas

0
118

Meşruiyet Krizi

Jürgen Habermas

Jürgen Habermas (1929- ), Alman­ya, Düsseldorf doğumludur. Babası Ticaret ve Sanayi Bürosu Başkanı, büyükbabası Protestan bir Papazdı. Göttingen, Bonn ve Marburg Üni­versitelerinde ve ayrıca 1950’li yıl­larda dünyaca ünlü Frankfurt Okulu ve eleştirel teorinin merkezi olan Toplumsal Araştırmalar Enstitüsü’n- de eğitim gördü. 1962-64 yılları arasında Heidelberg Üniversite­sinde felsefe okuttu, daha sonra Frankfurt Üniversitesi’ne Felsefe ve Sosyoloji Profesörü olarak atandı. 1971’de Stanberg Max-Planck Ens­titüsü müdürü oldu, fakat 1982 yılında halen Felsefe ve Sosyoloji Profesörü olarak çalışmakta olduğu Frankfurt’a döndü. Habermas Hegel (1974) ve Sigmund Freud (1976) ödülleri dâhil olmak üzere pek çok akademik ödülün sahibidir.

1940’lar Almanya’sında yaşayan bir genç olarak Habermas Nu- remberg Davaları ve Nazi vahşeti karşısında büyük bir dehşete kapıl­dı. Fakat o, neo-Marksizm, eleştirel teori ve radikal politikaya Theodor Adorno ve Frankfurt Okulu’nun diğer önde gelen üyelerinin yanında asistan olarak çalışırken yöneldi. Habermas 1960’ların radikal öğren­cilerinin belirli ölçüde güçlü bir destekçisi oldu ve halen Amerika ve Avrupa’da birçok sol kanat sosyal ve entellektüel hareketle güçlü bağlarını sürdürmektedir. Ancak Habermas için akademik, entellek­tüel hayat sadece bir meslek değil, aynı zamanda daha iyi, daha ras-

 

yönel ve daha âdil bir topluma, ‘keyfî güçten ziyade ortak ihtiyaçlara yönelik bir topluma’ götüren bir araçtır (Pusey, 1987).

Habermas genelde yeni-eleştirel teorinin önde gelen temsilcisi olarak görülür, ancak onun çalışması sadece Adorno dönemi Frank­furt Okulu’nun ana temalarının genişletilmiş bir hali değil, aynı za­manda onlardan bir kopuştur. Habermas da tıpkı onlar gibi, hem mevcut sosyal teoriye karşı çıkıp onu yeniden inşa edebilecek, hem de geleceğin toplumuna ilişkin yeni ve -onun örneğinde- pozitif bir vizyon sunabilecek bir ‘eleştirel’ teori geliştirmeyi hedefler. Tıpkı onlar gibi, çağdaş tarihsel olaylardan, Rus Devriminin Stalinizm’e doğru yozlaşmasından, Batıda halk devrimleri tahminlerinin tutma­ması ve proleter sınıf bilincinin zayıflamasından, -geç kapitalizmin geliştiği ve kitlesel kontrol gücünün arttığı, bürokrasi, devlet gücü, tekelci sermaye ve kitle iletişim araçlarının yaygınlaşmasıyla güç kazandığı bir dönemde- artan sorun-temelli protesto hareketlerin­den oldukça etkilenmiştir. Kapitalist sistemin özellikle ekonomik karışıklık ve siyasal meşruiyet gibi yeni kriz biçimleriyle yüz yüze geldiği bir dönemde, toplumsal eleştiri ve muhalefet bastırılmış, bireysel haklar ve özgürlükler kısıtlanmıştır.

Habermas’ın mevcut çalışmalarının ana temaları kısaca şöyle özetlenebilir:

  • Hem pozitivizmin, hem de bilim ve teknolojinin araçsal kulla­nımlarının eleştirisi.
  • Eleştirel teorinin yeniden inşası ve güncelleştirilmesi
  • Marksizm’in yeniden inşası, özellikle tarihsel materyalizmin – ekonominin devletçe kontrolü ve ideolojik gücün günümüzde­ki önemi bağlamında- yeniden değerlendirilmesi
  • Yeni bir bilgi ve iletişim teorisinin geliştirilmesi

Bütün bunların ötesinde, onun asıl amacı, ‘aklın’ insan tarihindeki ilerleyişini, onun geçmişte hatalar, batıl inançlar, mitolojiler ve zulme karşı bir silâh olarak kullanılışını, günümüzde gelişmiş kapitalizmin ideolojik egemenliğine hizmet ederek yarattığı tahribatı, geç kapita­lizmde bürokrasi, teknik rasyonalite ve bilimciliğin yayılmasıyla tüm eleştirileri boğan bir baskı aracına dönüşünü açıklamaktır. Habermas, pozitivizmi ve bu araçsal akılcılığı zayıflatacak ve insanlar arası ileti­şimi özgürleştirebilecek yeni bir bilgi teorisinin geliştirilmesiyle bir kez daha rasyonel düşüncenin egemen olacağını ve böylece âdil ve özgür bir toplumun ortaya çıkacağını ümit eder. Bu sosyal teori ve analiz, onun en yeni çalışmasında, sosyal bilimler ve felsefedeki önemli düşünürlerin tartışıldığı iki ciltlik hacimli İletişimsel Eylem

Teorisi’nde (1981) ortaya konulur.

Diğer önemli çalışmaları:

  • Rasyonel Bir Topluma Doğru (1970)
  • Bilgi ve İnsanî İlgiler (1968)
  • Meşruiyet Krizi (1973)
  • İletişim ve Toplumun Evrimi (1979)

FİKİR

Meşruiyet krizleri fikri, Alman filozof ve sosyolog Jürgen Habermas tarafından, daha büyük ve gelişen bir projenin bir parçası olarak ve – ilk kez Frankfurt Sosyoloji Okulundaki arkadaşlarının ortaya koyduk­ları- eleştirel teorinin daha yeni ve daha güncel bir yorumu olarak geliştirilmiştir.

‘Meşrulaştırma’ terimi, bir yönetimin veya sosyal sistemin kendi varlığı ve gücünü haklı çıkarmaya çalışma biçimini anlatır. Bütün yöneticiler kendi yönetimlerini meşrulaştırma, yönetme haklarını haklı gösterme ve otoritelerini halkın desteğini alma veya en azından rızasını kazanma aracı olarak kullanma ihtiyacı duyarlar: zira bunu yapmadıklarında büyük ihtimalle çökeceklerdir. Geleneksel toplum­lar yönetimlerini meşrulaştırmak için mitoloji ve büyüye, Tanrı otori­tesine başvurmuşlardır. Modern yönetimler ise, seçim sonuçlarına ve yazılı anayasaya yansıyan halk iradesini temsil ettiklerini iddia eder­ler. ‘Kriz’, toplumdaki gerilimlerin sosyal sistemin baş edemeyeceği bir noktaya ulaştığı ve yakın bir yıkılma tehlikesi içeren bir durumu ifade eder. Bu yüzden, meşruiyet krizi günümüz hükümetlerinin yö­netimi anarşiye ve kaosa iten gerilimler ve ataklar yaşadıkları bir dönemi ifade eder.

Habermas, Meşruiyet Krizi’nde (1973), gelişmiş kapitalist toplum- lardaki bu kriz dönemlerini ve modern devletin bu tür krizlerle başa çıkarken kapitalist sistemin meşruluğunu korumayı nasıl başardığını anlamaya ve açıklamaya çalışır. O, çağdaş gelişmeleri, özellikle devle­tin gücündeki artışı, sınıf çatışmasını ve -bilhassa işçi sınıfı arasında- sınıf bilincindeki zayıflamayı inceler. Habermas, gelişmiş kapitalizm her zamankinden daha güçlü görünse de, aslında sistemin nihaye­tinde kendi meşruiyetini tehdit edecek ve dolayısıyla yıkımına yol açacak sürekli krizler yaşadığını açıklamaya çalışır. Ekonomik faktörle­ri fazlaca vurgulayan klâsik Marksizm çağdaş gelişmeler hakkında sadece sınırlı bir açıklama sunabilir. Habermas kültürel ve ideolojik faktörlerin de önemini vurgulayarak, modern Marksizm ve eleştirel

teoriyi güncelleştirmeye ve yeniden inşaya çalışır.

Habermas, Meşruiyet Krizinde (1973), geç kapitalist toplumları üç temel alt-sistem bağlamında analiz eder: ekonomik, politik ve sosyo­kültürel. Toplumun istikrarı için üç alt-sistem de denge halinde ve birbirleriyle sıkı ilişkiler içinde olmalıdır. Gelişmiş kapitalizm, sözgeli­mi, devletin piyasa güçlerinin istikrarsızlık ve çatışmalarının üstesin­den gelebilmek için ekonomiyi yönlendirmesini, sömürü ve kâr pe­şinde koşmanın yarattığı eşitsizlikleri azaltmasını gerektirir. Dolayısıy­la, devlet plânlamasına ve ekonomik müdahalenin artmasına, yoksul­luk, hastalıklar ve endüstriyel kirlenmeyle mücadele amacıyla refah devletinin genişletilmesine gerek vardır. Fakat devlet ayrıca halkın desteği ve bağlılığını sağlamak zorundadır. Bu yüzden o, eğitim ve refah hizmetlerini karşılayabilmek için özel teşebbüsü vergilendirme- li, hiçbir zaman sadece büyük işletmelere yönelik bir tek taraflılık içinde görünmemeli, kitlelerin uyum ve kontrolünü sağlayabilmek için ideolojik ve fiziksel teknikler geliştirmelidir. Bu sosyo-kültürel sistem, kapitalizmi destekleyecek ve bireyleri ‘girişimci kültür’le mo­tive edecek uygun ideolojik bir atmosfer ve toplumsal konsensüs yaratmak zorundadır. Bu alt sistemlerden herhangi biri sosyal sistemi etkin olarak dengede tutma işlevini yerine getiremediğinde kriz ortaya çıkacaktır.

Habermas, modern kapitalist sistemde, her biri başka krizler zinci­rini ateşleyebilecek dört olası kriz eğilimi belirler -ekonomik krizler ve rasyonalite, meşruiyet ve motivasyon krizleri. Tüm kapitalist sis­tem, âdil bir servet ve güç dağılımını sağlamaktan ziyade, eşitsizlik ve sömürüyü arttırmak için düzenlenmiş irrasyonel bir sistem olmasının yarattığı içkin çelişkilerle kalbura dönmüştür. O sürekli bir yönetim krizi içindedir ve sistem sadece bir alt-sistem bir diğerinin yetersizli­ğini telafi ettiğinde dengesini koruyabilir. Örneğin, kârlardaki düşü­şün yarattığı ekonomik bir kriz, devletin, ömrünü tamamlamış ancak çaresizce varlığını sürdürmeye çalışan sanayilere elini uzatmasıyla giderilebilir. Fakat bu ayrıca bir rasyonalite krizi yaratabilir, Marksist- lerin piyasa ekonomisinin irrasyonalitesi veya piyasa anarşisi olarak adlandırdıkları, insan ihtiyaçlarına uygun hiçbir rasyonel plânlamanın yapılmayıp, aksine sadece istikrarsız arz ve talep güçlerinin özel kâr ve kişisel kazancı motive ettiği bir duruma yol açabilir. Nitekim hü­kümetin hasta özel girişimlere elini uzatması, yine hükümetin bu miktarı borçlanması zorunluluğundan dolayı, enflasyon ve malî krizi beraberinde getirebilir. Devlet, çalışanlar karşısında İşadamlarını veya finans kesimi karşısında sanayiyi tercih ediyor gibi görüneceğinden, bilhassa bu malî krizi aşmak için sosyal güvenlik harcamaiannı tas­maya yeltendiğinde, sonuçta ayrıca bir meşruiyet krizi ortaya çıka­caktır. Devlet, politik açıdan yanlı görünecek, halkın desteğini kaybe­decek ve insanları temsil meşruiyeti sorgulanacaktır. Bu ise bir moti­vasyon krizine, insanların ‘sistem’ için çalışmaları veya onun için oy kullanmaları gerektiği düşüncesini sorgulamalarına yol açacaktır. Tekelci sermayenin genişlemesiyle, refah devleti ve bollukla birlikte insanların çalışma motivasyonlarında genel bir düşüş yaşanır. İş ahlâkı ve yarışma ruhu eski gücünü yitirirken, bürokrasinin gelişimi insanların yabancılaşma duygusunu artıracaktır. Resmi politikalara katılımın daha da imkânsızlaşması ve insanların ‘yüz-süz’ bürokrat ve plânlamacıların aldıkları kararlar karşısında gözlerinin giderek açıl­masıyla, daha fazla sayıda insan ‘sistem’e muhalefetin bir yolu olarak Kadınlara Özgürlük veya çevreci gruplar gibi parlamento dışı hare­ketlere yönelir.

Tam bir meşruiyet krizi tüm devlet aygıtını parçalanma tehdidiyle yüz yüze getirecek ve sonuçta toplumsal yapıda köklü bir değişime veya -devleti zor kullanarak otorite ve hâkimiyetini yeniden sağla­maya yönelterek- otoriter baskının yoğunlaşmasına yol açacaktır. 1970’ler ve 80’lerde, ticari çevrimin sağlanamamasının yarattığı kriz­ler döneminde devletin içine düştüğü krizler döngüsünü düşünün. 1970’lerde Muhafazakâr Parti ve İşçi Partisi hükümetleri düşük verim­lilik ve yükselen enflasyonun yol açtığı ekonomik krizi kamu yardım­ları ve ücretlerde kesintilerle aşmaya çalışmışlardır. Bu ‘irrasyonel’ politikalar meşruiyet ve motivasyon krizlerine yol açmış, İşçi Partisi taraftarları, sendikalar ve işçi sınıfı bile ‘sistem’i protesto yoluna git­miş ve onlar sonuçta 1979 yılında ‘kendi’ hükümetlerinin devrilmesi­ne yardımcı olmuşlardır. Thatcher’in seçilmesi devletin gücünü yeni­den toparlaması, tam-kapitalizmin meşruluğunu yeniden kazanması ve piyasa güçlerini serbest bırakarak ve 19. yüzyılın kendine-yardım ve bireysel girişim ideolojilerini yeniden canlandırarak İngiliz insanını yeniden motive etmesi olarak görülmüştür. Monetarizm ve piyasa güçlerinin hayatın tüm alanlarına uygulanması, ekonomik ve top­lumsal eşitsizliği artırarak sendikalarla çatışmalara ve nihayetinde Kara Çarşamba’ya ve Thatcher’in halefi John Major’ın Tory hüküme­tinin düşmesine yol açmıştır. Tony Blair yönetimindeki Yeni İşçi Parti­si, modern kapitalizmi yönetebilmek için bir Üçüncü Yol, bir özel girişim ve kamu harcamaları karışımı bulmaya çalışırken, aynı za­manda hükümet ve yeterlilik krizleriyle karşılaşmış, yeni refah devleti uygulamaları ve taşımacılık sisteminin çökmesi gibi konularda ka­munun eleştirilerine maruz kalmış, bu arada 2001 Genel Seçimine 1960’dan beri en düşük katılım, borsadaki istikrarsızlıklar ve Enron

gibi şirketlerin batması türünden sorunlar yaşanmıştır.

Bu yüzden, geç kapitalist toplumlarda meşruiyet esas olarak ideo­lojik kontrole, devletin ve (medya gibi) kültürel aygıtların insan kitle­lerini mevcut sistemin âdil, dürüst, rasyonel ve dolayısıyla meşru olduğuna ikna yeteneklerine bağlıdır. Habermas, tıpkı Weber gibi, modern meşruiyetin özünü -ister örgütlü kapitalist isterse bürokratik sosyalist toplumlarda olsun- rasyonalite, yani muhakeme ve tartış­manın mantığı olarak görür. Bu ilke modern toplumların sosyal, poli­tik ve ideolojik yapılarının temelini teşkil eder. Söz konusu ilke bürok­rasi, teknoloji ve ekonomik plânlamanın yaygınlaşmasında ifadesini bulur. Bugün bizler bütün önermeler, kararlar ve plânların mantığını onların akılcı müzakere ve tartışmayla belirlenen geçerlilikleri teme­linde değerlendiririz. Bu tarz bir mantıksal düşünme, en açık biçimde modern bilimde ve onun deney ve sürekli test tekniğinde ifadesini bulur. Modern uygarlık, akıl sayesinde, yaygın eğitim, kitle demokra­sisi ve kitlesel refah gibi tüm faydalarıyla birlikte ortaya çıkmıştır.

Ancak, Habermas da Frankfurt Okulundaki rehberleri gibi, günü­müzdeki rasyonaliteyi saf aklın çarpıtılması, bir bütün olarak insanlı­ğın ihtiyaçlarından çok kapitalist sistemi geliştirmek için kullanılan bir ‘araçsal’ akıl biçimi olarak görür. ‘Akıl’ geçmişte insan düşüncesini mitolojiler, batıl inançlar ve keyfi güçlerin baskılarından kurtarırken, insanlara yoksulluk ve hastalıklardan kurtulmalarında yardımcı olan ilerici bir güçken, bugün rasyonel, âdil ve meşru gözüken ancak do­ğası gereği irrasyonel olan bir sistemi -geç kapitalizmi- yaratmak için kullanılmaktadır. Bilim ve teknoloji artık giderek tekelci sermayenin kârını ve sosyal kontrolü artırma aracı olarak, insanı ve doğayı sö­mürmenin bir aracı olarak kullanılmaktadır. Yeni teknolojilerle işçiler vasıfsızlaştırılmış veya ayıklanmış, tüketiciler ve seçmenler büyük bir ustalıkla yönlendirilmiş ve gezegen bozulmuş ve kirletilmiştir. Mo­dern bürokrasi ve teknik uzmanlar, tüm plânlama ve karar alma bi­çimlerini ellerine geçirmişler ve bireyi bir ‘çelik kafese’ kapatılmış, soyutlanmış ve engellenmiş halde, kişisel ilişkilerden uzak – görünüşte rasyonel ancak aynı ölçüde ‘yüz-süz’ ve baskıcı- bir sistem karşısında güçsüz bırakmışlardır. Ancak, bilim ve teknolojinin gücü, yani Habermas’ın ‘teknokratik bilinç’ olarak adlandırdığı bu yeni ideoloji karşı çıkılması zor ve oldukça yaygın görünmektedir. Oto­masyon, nükleer güç ve uzay yarışı gibi bu görünüşte ilerici güçlere kim karşı durabilecektir? Kesinlikle, bilim insanları ve teknologlar biyo-teknoloji kullanımı ve etiğini nadiren sorgulamakta, onlann insanlık açısından değil, daha ziyade şirketler açısından sahip olduk­ları değerleri göz önünde bulundurmaktadırlar. Rasyonalite günü­müzde, geçmiştekinin aksine, ‘sistem’e muhalefet etmekten çok ona hizmet etmektedir; o kapitalist egemenliği meşrulaştırıp pekiştirmek­te ve böylece kapitalizmin devamına ve yeniden üretimine yardımcı olmaktadır.

Bu durum, Habermas’a göre, modern kapitalizmin nasıl geliştiği­ni, doğasında var olan krizlerin üstesinden nasıl geldiğini, meşruiyeti ve ideolojik kontrolünü nasıl sürdürdüğünü, sınıf mücadelesi ve sınıf bilincini nasıl bastırdığını gösterir. Michael Pusey’in (1988) öne sür­düğü gibi, “Fransız ve Rus deneyimlerinden sonra, gücün öncekiler­den zorla ele geçirilmesi olarak algılanan devrim artık geç kapitalist toplumda bir anlam ifade etmemektedir”.

Ancak Habermas Frankfurt Okulundaki atalarından çok daha iyimserdir. O hâlâ saf aklın, gerek kapitalizmin yıkılması ve gerekse gerçek anlamda özgür ve rasyonel bir toplumun yaratılması için gerekli temeli oluşturabilmek amacıyla özgürleştirebileceğine inanır. Zira meşrulaştırma irrasyonalite üzerine kurulduğunda nihayetinde sınırlı kalmaktadır. Onu sınırlayan etkenler şöyle sıralanabilir:

  • Devletin krizleri aşabilme yeteneği ve alt sistemlerin birbirlerini telâfi kabiliyetleri;
  • Toplumu bir arada tutan genel konsensüs; hukukî, politik sis­temlerin ve devlet veya onun temsilcilerinin baskıcı davranışla­rına sınırlamalar getiren diğer sosyal sistemlerin temelini oluş­turan normatif değer sistemleri;
  • Rasyonalitenin içkin mantığı: zira en baskıcı sosyal sistemlerde bile rasyonel tartışmalara gerek vardır ve bu durum sonuçta ir- rasyonalitenin sorgulanmasına yol açacaktır. Bu süreç, kamusal tartışmanın sınırlı da olsa mümkün olabildiği Batı demokrasile­rinde siyasal sistemin bir parçası olarak gerçekleşmek zorunda­dır. Sonuçta Flabermas, bu yüzden, kapitalist sistemin içkin ir- rasyonalitesinin ve ‘teknokratik bilincin’, ayrıca sistem içinde bir yerlerde krizlere yol açacak bir meşruiyet krizi yaratarak gün ışı­ğına çıkacağını ümit eder. Bundan başka, sanayi-ötesi toplu­mun genişlemesi geleneksel toplumsal kurumlan ve meşruiyet kaynaklarını yıkacak (yerel topluluklar ve aile hayatı dağılacak); bürokratik yönetim ve plânlamanın kapsamını artıracak; geniş bir kitleyi yabancılaşmaya, köksüzlüğe terk edecek; ve nihaye­tinde, refah devleti yönündeki talepler ile sermayenin vergileri ve kamu harcamalarını azaltma yönündeki talepleri arasında denge kuramayan devlete giderek daha fazla bağımlılık yarata­caktır. Hâlihazırda geç kapitalizmin desteğini oluşturan araçsal rasyonalitenin en temel güçleri kendi yıkımlarına ve meşruiyet­lerini kaybetmelerine yol açacak tohumları bünyelerinde barın­dırırlar. Genel hoşnutsuzluğun ve rasyonalitenin -nihayetinde gelişmiş kapitalizmin temel irrasyonalitesinin maskesini düşü­recek ve onun gerçek doğasını açığa vuracak- iç mantığının ya­rattığı etkiyle, tüm sistem zincirleme bir reaksiyonla çökecektir. Habermas’a göre, aklın -hizmet toplumundan “gerçek anlamda yönetilen bir toplum”a doğru- özgürleşmesinin alternatifi, mevcut durumu sürdürmemiz ve nihayetinde -nükleer savaş veya küresel kirlenmeyle- kendimizi farklı şekillerde yok etme- mizdir.

KAVRAMSAL GELİŞİM

Meşrulaştırma krizi kavramı Habermas’ın siyaset sosyolojisi ve tarih­sel materyalizminin bir parçasıdır. O, modern toplumlarda rasyonali- zasyon sürecini ve gelişimini analiz eden yeniden-canlandırılmış bir eleştirel teorinin temeli olarak, felsefe ve sosyolojiyi birleştirmeyi amaçlar. 0, eleştirel teori ve modern Marksizm’i canlandırmaya ve yeniden inşaya çalışır. Habermas, ekonomik altyapının önceliğini vurgulayan klasik Marksizm’in aksine, siyasal ve kültürel faktörlerin – meşruiyet krizi tezinde yaptığı gibi- bağımsız bir güce ve hatta bizzat kendilerine ait bir iç mantığa sahip olduklarını öne sürer. Ekonomik faktörler erken kapitalist dönemde belirleyici bir etkiye sahip olsalar da, ideolojik güçlerin açıkça büyük bir öneme sahip olduğu geç kapi­talizmdeki gelişmeler sadece bu faktörlere göre açıklanamaz. Marx’ın ekonomizmi Habermas’ın tarihsel materyalizminde ağırlığını korusa da, Habermas bu teoriye ayrıca Hegel, Parsons ve Freud’u, özellikle VVeber’in rasyonalite analizini ve insanlık tarihinde aklın ilerleyişi fikrini katar. Onun fikirleri Frankfurt ve Max Planck Enstitülerindeki meslektaşlarını da teşvik etmiştir. Claus Offe, örneğin, geç kapita­lizmde birleşik devlet iktidarı düşüncesini ve gelişmiş kapitalist top­lumlarda temel bir meşrulaştırma ilkesi olarak ‘başarı ilkesi’ni araş­tırmalarında kullanmıştır.

Meşruiyet krizi fikrinin Habermas’ın çalışmalarındaki kaynağı, “bi­limsel ve teknik bilginin gelişimi, toplumun devlet plânlaması ve kontrolü aracılığıyla rasyonelleşmesi üretkenliğe karşı işler” düşünce­sidir; o (örneğin, sağlık ve zenginlik konusunda) doyurulması imkânsız beklentileri sürekli artırır. Bu durum kamunun inancını zayıf­latır ve bir meşruiyet krizi kapitalizmin daha iyi bir hayat sağlama yönündeki yanlış vaatleri karşısında halkın gözünün açılmasını sağlar. Aksine, gelişmiş iletişim biçimleri, rasyonalitenin artması ve teknolo­jinin ilerlemesiyle gelişen yeni formlar kitlelerin devleti eleştirmesine ve ilgili sorunlarla bağlantılı tartışmalar başlatmalarına yardımcı olur. Bu yüzden rasyonalite, VVeber’e göre, modern kapitalizmin temel bir çelişkisidir. O hem iş üzerindeki hem de hayatın ekonomik yanları üzerindeki kontrolleri artırır, ancak aynı zamanda konuşma özgürlü­ğü ve açık tartışma için daha büyük fırsatlar sağlar. Gündelik hayat­tan uzak olan bürokrasinin, teknik uzmanlar ve plânlamacıların geli­şimi kişisellikten oldukça uzak ve ‘ruh-suz’ bir dünyaya, Habermas’ın deyimiyle ‘yaşantı-dünyası’nın kolonileşmesine yol açar. Bununla beraber, modern iletişim araçları sayesinde yeni sosyal hareketler ortaya çıkabilir, onlar gerek nükleer silâhlar gerekse doğanın katle­dilmesi gibi konularda görüşlerini iletebilir ve protestolar geliştirebi­lirler. Onlar tartışma, resmi perspektifin sorgulanmasını talep ederler ve alternatif, kapitalist-olmayan değerlere dayalı farklı bir ideoloji veya hayat tarzı önerirler. Bu yüzden, kapitalizmin meşruiyeti tam bir toplum sunma iddiaları, bir tüketimcilik ütopyası, sürekli itirazlarla karşılaşır ve süregelen bir tartışma konusudur. Onun ideolojik dü­zeydeki egemenliği, ‘yaşantı-dünyası’nın kolonileşmesi bundan do­layı asla tam değildir. O sürekli kriz içindedir ve meşruiyet kriziyle yüz yüzedir. Habermas’ın ilerleme ve özgürleşmenin temel kaynağı ola­rak akla inancının kökleri kesinlikle Batı Aydınlanmasında yatar.

Habermas Marx’ın ilk dönem çalışmalarındaki hümanist ve öznel unsurları yeniden canlandırmaya çalışırken Frankfurt Okulunun izin­den gider. Fakat bunu yaparken, Parsons’a benzer biçimde, aktör ve eylem perspektifini -sadece geleneksel Marksizm’i değil, yapısal işlevselcilik, VVebercilik ve fenomenoloji gibi Marksist-olmayan teori­leri, ayrıca diğer sosyal bilimlerin, özellikle psikolojinin yaklaşımlarını da kucaklayan- yapısal bir analizle birleştirmeye çalışır: devasa ansik­lopedik bir proje. Habermas için, Frankfurt Okulunun yaklaşımı çok dardır, onlar ekonomik altyapıyı ve gündelik hayattaki mücadeleler ve realiteleri ihmal ederek kültürel üstyapıya odaklanmışlardır. Ha­bermas Talcott Parsons’ın sistemler teorisini Weber, Mead ve Schutz’un eylem teorileriyle, Hegel’in felsefesini Freud’un psikoloji­siyle birleştirerek ve böylece ‘sistem’ bütünleşmesini toplumsal bü­tünleşmeyle ve sistemi bizzat onun temelini oluşturan ‘yaşantı- dünyaları’yla, yani büyük ölçüde toplum ve onun içindeki üyelerle ilişkilendirerek, Marksizm’i yeniden formüle etmemiz gerektiğini öne sürer. Ona göre, bu iki düzey arasında sürekli bir gerilim vardır: sis­tem gündelik hayat üzerinde güç sağlamaya ve onu kolonileştirmeye çalışırken, ‘yaşantı-dünyası’ içinde bireyler büyük hükümet ve büyük şirketler karşısında bireysel ve özgürlük mücadelesi verirler.

Habermas için, en temel ‘iletişimsel etkileşim’ modern toplumda konsensüs konusundaki sürekli ve süregelen tartışmalardır. Bu yüz­den Habermas’ın teorisinin özünü, dilsel iletişim ve bir konsensüsün müzakere edilebileceği veya tartışılabileceği ve gerçekliğin çözüme kavuşturulabileceği söylem ya da tartışmanın doğası oluşturur. Bu­rada Habermas fenomenolojiden ve Alfred Schutz’un yaşantı- dünyası ve paylaşılan anlam kavramlarından yoğun olarak yararlanır. Yaşantı-dünyası iletişimsel eylem aracılığıyla işlerken, sosyal ve eko­nomik sistemler belirli hedefler veya sonuçlara ulaşmada -sözgelimi malların üretimi veya kârın azamiye çıkarılmasında- kullanılan amaç­lı, araçsal ve stratejik eylemler aracılığıyla işlerler. Bununla beraber, kamusal tartışmalar ve kamuoyu sayesinde, kamusal alanda politik veya ekonomik sistemlerin işleyişiyle ilgili eylemler, stratejiler ve değerlerin -onların gündelik hayattaki eylemler ve hayat kalitesi üzerindeki etkileri temelinde- onaylandığı veya reddedildiği bir tar­tışma yer alır. Modern iletişim tekniklerindeki gelişmelerin yarattığı temel güç, aynı zamanda kendi eleştirmenlerini yaratmış ve bireyin ve birçok farklı protesto grubunun kendi düşüncelerini seslendirme­lerini ve hükümet veya büyük iş çevrelerini eleştirmelerini mümkün kılmıştır. Bu yüzden Habermas’a göre, modern kapitalizmin içkin çelişkilerinin sergilendiği, rasyonelleştirildiği ve sorgulandığı yer ‘yaşantı-dünyası’dır; burada toplumsal çatışma en açık biçimde yer alır, zira kapitalizmin kendi alt sistemleri kendi rasyonalitelerinin temel mantığını burada sürdürmeye (sözgelimi, kârı azamiye çıkar­maya) çalışırlar.

“Habermas’ın Eleştirel Teorisinin kalbinde determinist bir sistem­ler teori il iradeci bir eylem teorisi arasında bir çelişki yatar” (Svving- levvood, 2000: 207). Habermas’a göre, özgürleşme açık ve rasyonel tartışma aracılığıyla yaşantı-dünyası içinde ortaya çıkacak ve kapita­lizm efendilerin çıkarlarından ziyade insanların iradesine tâbi olacak­tır.

Habermas, Frankfurt Okulu’ndan farklı olarak. Aydınlanmanın temel mirasının -rasyonalitenin ve aklın gücünün- sadece insanın kapitalist koşullara itaatinin değil, insanın özgürleşmesinin de kay­nağı olduğunu iddia eder. Habermas, seleflerinin aksine, aklı hakikât ve rasyonalitenin nihaî hakemi, argümanları iletme ve değerlendir­menin nihaî kriteri olarak görür. Bu yüzden o, Weber ve Frankfurt Okulunun, aklın sadece modern kapitalizm ve bürokrasinin kontrolü ve etkinliğini artırmak için kullanıldığını ve böylece modern kitleleri yönetici sınıfın çıkarlarının kölesi kıldığını öne süren akıl anlayışlarını tek yanlı ve dar bir yaklaşım olarak görür. Daha ziyade ona göre, akıl bizzat bir hedeftir ve gündelik kamusal tartışmalar düzeyinde işler, hakikâtleri ortaya çıkarmayı ve eleştirileri seslendirmeyi mümkün kılan özgür ve çarpıtılmamış iletişim potansiyeline sahiptir. Kapita­lizm, bundan dolayı, modern kitle piyasalarını sömürmek için devre­ye sokulan ve geliştirilen araçları sorgulamaya açıktır. Internet gibi kitle iletişim sistemleri, ironik olarak, tüketiciye ve bireye sorumlu konumlardakilerin gücüne karşı çıkacak ve onlarla yüzleşecek, ege­men kapitalist değerler ve standartları -örneğin, Üçüncü Dünya Borçları, araç güvenliği ve petrol fiyatlarını- sorgulayacak güç ve araçlar sağlar.

Habermas, Iletişimsel Eylem Teorisinde (1982), modern kapita­lizmde süregelen, onun meşruiyeti ve eylem hakkını zayıflatan krizle­ri analiz eder. Habermas çözümü kamusal alandaki açık tartışmalarda görür, böylece modern kapitalizm yeni bir konsensüs, rasyonalite desteğinde yeni ve açık bir ahlâkî düzen içinde, küresel piyasalar çağında belirli bir topluma veya farklı uluslara uygulanabilecek bir düzen içinde dönüştürülebilecek ve reformlar yapılabilecektir.

Habermas’ın çalışmalarına eleştiriler kadar övgüler de vardır ve bunlara meşruiyet krizi de dâhildir. Hatta Habermas onları kendi ‘eleştirel’tartışmasının bir parçası olarak teşvik etmiştir.

Marksist eleştiriler

Marksist yazarlar onun çalışmasını, tıpkı ilk Frankfurt Okulu gibi, mo­dern topluma çok fazla yoğunlaştığı, ideolojik güçleri gereğinden fazla vurguladığı ve tarihsel değişme, özellikle gelişmiş kapitalizmin ekonomik organizasyonu hakkında detaylı bir analiz yapmadığı ge­rekçesiyle eleştirirler. Onlara göre, Habermas geç kapitalist dönemde kültürel güçlerin önemini gereğinden fazla vurgular ve ekonomik krizin tek başına kapitalizmi yıkma ihtimaline gereken önemi vermez. Özelde bu yazarlar, Habermas’ın, aslında göz ardı etmese de, sosyal değişmenin temel dinamiği olarak sınıf çatışmasına gereken önemi vermediğini, aksine aklın gücünü ve kapitalist sistemin içkin çelişkile­rini vurguladığını öne sürerler. Fakat Habermas’ın meşruiyet kavra­mında sınıflar modern politikada aktif bir güçten ziyade bir gizilgüç olarak görülmesine rağmen, onun tezi Barış Hareketi ve Kadınların Bağımsızlığı gibi ‘sistem’i protesto eden ve daha rasyonel bir toplum çağrısı yapan parlamento dışı yeni politik eylem kaynaklarını gele­neksel Marksizm’den daha iyi açıklar:

yeni çatışmaların kaynağı bölüşüm problemleri değildir, onlar ak­sine hayat biçimlerinin grameriyle ilgilidir.

Post-modern eleştiriler

Jean François Lyotard gibi post-modernistler Habermas’ın modern toplum anlayışını büyük ölçüde Avrupalı olmakla eleştirir, modern dünyanın çok-kültürlülüğünü dikkate almamakla suçlarlar. Ayrıca, onun rasyonel konsensüs düşüncesi çatışan değerler ve yaşam bi­çimleri çeşitliliği ve uyuşmazlığını göz ardı eder görünür. Rasyonel bir konsensüse dayalı evrensel bir ahlâkilik düşüncesi ciddi olarak tartı­şılmaktadır.

Analitik eleştiriler

Onun meşruiyet krizi teorisi farklı alt-sistemlerin karşılıklı ilişkileriyle ilgili mekanizmaları veya, sözgelimi, ekonomik krizin bir rasyonalite veya meşruiyet krizine dönüşme mekanizmalarını detaylı olarak resmetme konusunda başarısızdır. Ayrıca, determinist neden-sonuç iddialarına bilinçli bir itiraz olan Habermas’ın analizinin çok genel yapısı da çoğu okuyucuyu hayâl kırıklığına uğratır: zira o, kapitalizmi yıkacak ‘krizler zinciri’ni detaylarıyla açıklamaktan kaçınır. O radikal bir değişim bekler, eleştirel düşünmenin “aklın bastırılmış izlerini” özgür kılacağını düşünür, ancak sistemin krizlerle başedebilme ve irrasyonaliteyi daha fazla derinleştirme gücünü de kabul eder. O, Doğu Avrupa’da karşılaşılan toplum mühendisliği biçimine yukardan dayatılan yeni bir egemenlik ve irrasyonalite biçimi yaratacağı dü­şüncesiyle karşı çıkar. Habermas tam demokrasiye ve özgür iletişime, eleştirel düşünce ve rasyonel söyleme inanır.

Habermas Meşruiyet Krizi’nin (1973) yayınından sonra, hayatını kapsamlı bir modern toplumun gelişimi teorisi geliştirmeye adadı. Habermas’ın genel teorik çerçevesi, yirminci yüzyıldaki Durkheim’- den Parsons’a, Marx’tan VVeber’e önceki tüm teorilerden yararlanma­ya ve kendi düşüncelerinin rasyonel eleştirilerini dikkate almaya çalışan tam kapsamlı çerçevelerden biridir. Onun çerçevesi hem mikro ‘yaşantı-dünyası’ düzeyinde hem makro ‘sosyal sistem’ düze­yinde işler; o iradecilik ve determinizmi insanların belirli koşullarda özgürce davranabilecekleri kadar kontrol de edilebilecekleri varsa­yımı altında birleştirir. Onunki Frankfurt teorisyenlerinkinden daha iyimser bir geleceğin toplumu anlayışıdır ve Habermas, Aydınlanma- cı düşünürlerin aksine, aklın ve rasyonalitenin gelişimine tahakküm ve baskı kaynakları kadar iyi ve özgürleştirici güçler olarak da bakar.

Habermas’ın siyasal sosyolojisi, meşruiyet krizi tezi, tarihsel ma­teryalizm analizi ve iletişimsel eylem teorisi, modern devlet, modern iletişim, modernite ve hatta sanat konusundaki temel tartışmalara ilham kaynağı oluşturarak, sosyal bilimlerde yoğun tartışmalar baş­latmıştır. Onun temel amacı, eleştirel düşünceyi modern toplumun doğası hakkındaki yaygın yanlış anlayışı ve onun temel irrasyo- nalitesini yıkan ve böylece daha âdil ve daha özgür toplum hakkında rasyonel bir tartışmayı teşvik eden bir mekanizmaya dönüştürmektir. Eleştirel teorinin ve özelde Habermas’ın çalışmasının etkisi yoğun bir biçimde sürmektedir. Hatta o Thomas McCarthy, Clause Offe ve Klaus Eder gibi üçüncü bir eleştirel teorisyenler kuşağı yaratmıştır. Haber- mas her zaman aktiftir ve küreselleşme ve modern devlet konusun­daki düşünceleri gelişme sürecindedir.

Michael Pusey’in (1987) belirttiği gibi,

Bugün çok az kişi Habermas’ın günümüz Alman düşünce haya­tındaki en önemli şahsiyetlerden biri ve Max VVeber’den bu yana belki de en önemli sosyolog olduğu görüşüne karşı çıkacaktır.