Melike Belkıs Kimdir, Saba Melikesi Belkıs Hayatı, Tarihi

0
118

Belkıs, Kur’an’da tevhid dinini kabul ettiği bildirilen Sebe melikesi.

Hz. Süleyman’ı ziyaret etmesi sebebiy­le Ahd-i Atîk’te ve Kur’ân-ı Kerîm’de (en-Neml 27/20-44) adı zikredilmeksizin bahsi geçer; ilâhî kitaplarda veril­meyen adı Arap kaynaklarına göre Yel-karne bint el-Yeşrah b. Haris veya Belkıs bint el-Hedahid b. Şurahbil, bir Habeş efsanesine göre de Mâkedâ’dir. Ahd-i Atîk’te Şeba kraliçesinin, Allah’ın adını yaymasından dolayı şöhreti her yerde duyulan Hz. Süleyman’ı bizzat görmek, gerçek bir peygamber olup olmadığını anlamak üzere büyük bir kafileyle Ku­düs’e geldiği ve gelirken de baharat, al­tın ve kıymetli taşlardan oluşan çok de­ğerli hediyeler getirdiği anlatılmaktadır. Ziyareti sırasında Hz. Süleyman’a sordu­ğu, karşılığı yalnız kendince bilinen her sorunun cevabını almış, sonunda da onun peygamberliğine ve Allah’ın birliğine iman etmiştir. Hz. Süleyman’a. “Daima senin önünde duran, senin hikmetlerini dinle­yen adamlarına ne mutlu!” diyerek tak­dirlerini bildirmiş ve kendisine verilen kıymetli hediyelerle birlikte ülkesine dön­müştür. Buradan anlaşılan husus, Hz. Süleyman’ın şöhretinin Sebe (Sabâ) hal­kının yaşadığı Yemen’e kadar yayıldığı ve Belkıs’ın kendi arzusuyla gidip iman etmiş olarak ülkesine geri döndüğüdür.

Kur’an’da anlatılan kıssa Ahd-i Atîk’tekinden farklıdır. Hz. Süleyman hüdhüdün getirdiği bilgiler üzerine, güneşe ta­pan Sebeliler’İn bir kadın olan hüküm­darlarına yine hüdhüd vasıtasıyla bir mektup gönderir ve onları hak dine da­vet eder. Mektubu alan melike kavmi­nin ileri gelenlerini toplar, Süleyman’­dan besmele ile başlayan ve kendilerini tevhid dinine davet eden çok önemli bir mektup aldığını söyleyerek muhtevası hakkında onlara bilgi verir ve, “Ey ileri gelenler, vereceğim karar hakkında fik­rinizi açıklayın; sizin görüşünüzü alma­dan kesin bir emir vermek istemiyorum!” der. Onlar da güçlü ve kuvvetli oldukla­rını, istediği emri verebileceğini söyler­ler. Melike hükümdarların girdikleri yer­leri tahrip edip güçlüleri zelil kıldıkları­nı hatırlatarak meseleyi barışçı yoldan halletmek niyetinde olduğunu bildirir ve Hz. Süleyman’a açık ve olumlu bir cevap yerine bazı hediyeler gönderir. Bu du­ruma öfkelenen Süleyman Belkıs’ın he­diyelerini elçileriyle birlikte geri yollar ve onu üzerine yürümekle tehdit eder. Sonunda Hz. Süleyman’ın bizzat ziyare­tine gitmek zorunda kalan melike, onun cismanî ve ruhanî gücü karşısında ger­çek bir peygamber olduğunu anlar ve daha önce yanlış yolda bulunduğunu iti­raf ederek tevhid dinini kabul eder.

Kıssanın Kur’an’daki ayrıntıları arasın­da yer alan, Sebe melikesi yolda iken tahtının bir anda Hz. Süleyman’ın huzu­runa getirilmesi, melikenin geldiğinde tahtını tanıyarak hak dini benimsemesi ve saraya girerken eteklerini toplaması motifleri Ahd-i Atîk’te bulunmamakta­dır. Bu motifler bazı İslâmî rivayetlerle bu rivayetlere büyük benzerlik gösteren Ahd-i Atîk’in Ester kitabının Ârâmîce şerhinde (Targum Şenî) çeşitli biçimlerde açıklanmakta ve ay­rıca hikâyeye Kur’an’da olmayan pek çok eklemeler de yapılmaktadır. Bu ekleme ve ayrıntılara göre annesi pe­ri kızı, babası cin olan Belkıs’in bacakla­rında tüyler bulunduğu söylenmektedir. Hz. Süleyman bu söylentinin doğruluk derecesini anlayabilmek için sarayının avlusunu altından sular akan billur bir döşeme ile kaplatır. Belkıs saraya girer­ken sudan geçeceğini sanarak etekleri­ni kaldırır, böylece bacaklarının tüysüz olduğu görülür. Bu motifin yorumu ise Hz. Süleyman’ın Belkıs’a gerçekle ger­çek olmayanı birbirinden ayırt edeme­diğini göstermesidir. İslâmiyet’in çıkışın­dan sonra yazıldığı kabul edilen bu ki­taptaki hikâyenin İslâmî rivayetlere ben­zerlik göstermesi onlardan etkilenmiş olduğu şeklinde yorumlanmaktadır.

Hz. Süleyman ve Sebe melikesi hikâ­yesinin en değişik şekli Habeş efsanesi Kebra Nagest’te (kralların zaferi) yer al­maktadır. Efsaneye göre adı Mâkedâ olan Sebe melikesi Süleyman’la evlen­mekte ve Habeş hanedanı onların çocuk­ları olan I. Menelik ile başlamaktadır.

Tarihî belgelere dayanarak Belkıs’ın kimliğini ortaya çıkarmak mümkün de­ğildir. Hz. Süleyman devrine (m.ö. 972-932) ait İsrail Krallığı’nın veya o dönem­le çağdaş komşu ülkelerin yazılı belgele­rinde böyle bir şahsiyete rastlanmamak­tadır. Yalnız Asur kralları III. Tiglath-pileser (m.ö. 745-727) ile II. Sargon’un (m.ö. 722-705] yıllıklarında Zabibi, Samsi ve Taalhum adlı üç Aribi (Arap) kraliçesin­den bahsedilmekte ve buradan Araplar arasında kadın hükümdarlar tarafından yönetilmenin bir gelenek olduğu anlaşıl­maktadır. Çünkü Eskiçağ Ön Asya dev­letlerinde sayısı sınırlı olan kadın hü­kümdarlardan yalnız bu üçü aynı toplum­da ve birbirine bu kadar yakın tarihler­de hüküm sürmüşlerdir. Sebeliler ise bu­günkü Yemen’de yaşayan bir Arap kav­midir. Buna göre sadece, Belkıs’ın mi­lâttan Önce X. yüzyılda yaşamış, Hz. Sü­leyman’la çağdaş bir Arap kraliçesi ol­duğunu söylemek mümkündür. Ancak kraliçesi olduğu Arap kavminin Sebeli­ler mi, yoksa onlardan daha önce aynı bölgede yaşayan Mainliler mi (Minalılar) olduğuna kesin karar vermek imkân da­hilinde değildir. Çünkü mevcut arkeolo­jik belgelere göre Sebe Devleti’nin tarihi milâttan önce VIII. yüzyıldan daha es­kiye gitmemektedir. Bu devletin kurul­masından önce ise Sebe bölgesinde, ta­rihleri milâttan önce II. binyılın ortaları­na kadar giden Mainliler yaşamışlardır. Mevcut belgelere göre Mainliler’in ne zaman yıkılıp Sebeliler’in ne zaman ku­ruldukları kesin olarak tesbit edileme­mektedir ve Mainliler’in son çağlarıyla Sebeliler’in ilk çağlan birbirine karışmış vaziyettedir. Bu durum­da ise Hz. Süleyman’la çağdaş bir Sebe kraliçesine ait somut belgelerin ele geç­memiş olması onun yaşamadığını ispat-iayamaz ve buna dayanarak efsanenin tarihî gerçeğe uymadığı iddia edilemez. Çünkü ortada tesbit edil­miş bir tarihî gerçek bulunmadığı gibi kraliçenin Mainliler’in hükümdarı olma­sı, fakat Ahd-i Atık ile Kur’ân-ı Kerîm’-de Sebe bölgesine nisbet edilerek anıl­ması da mümkündür.

Belkıs Türk ve diğer İslâm edebiyat­larında çok sevilen bir motif olmuş, ge­rek şahsı gerekse Hz. Süleyman’la oldu­ğuna inanılan duygusal ilişkisi çeşitli bi­çimlerde işlenmiştir. Belkıs’ın müslüman halk arasında çok tanınmış bir şahsiyet haline gelmesinin bir sonucu olarak da bütün Ön Asya’nın pek çok yerindeki çe­şitli tarihî harabelere Belkıs (Anadolu’­nun bazı yerlerinde Balkız) sarayı (veya köşkü) adı verilmiştir ki Eviiya Çelebi bu harabelerden birçoğunun yerini bildir­mektedir.

Edebiyat

Belkıs divan edebiya­tında, Hz. Süleyman’la ilgili türlü rivayetlerdeki çeşitli motiflere da­yanılarak işlenmiştir. Kıssada adlan geçen Hz. Süleyman, veziri Âsaf ve su arar­ken Belkıs’ın ülkesini bulan hüdhüd gibi diğer kahramanlarla Belkıs’ın ülkesi Se­be, tahtı (arş), Hz. Süleyman’ın mührü (hâtem) ve Belkıs’a gönderilen mektup (nâme) kelimeleri arasında değişik iliş­kiler kurulmuş ve bu ilişkiler çeşitli tel­mih, teşbih, tevriye, istiare ve tenasüp­lere konu edilmiştir. Bu şekildeki kulla­nılışlar arasında karakteristik örnekler olarak şu beyitler gösterilebilir: Nâbfnin, “Ey nâme sen ol mehlikâdan mı gelir­sin / Ey hüdhüd-i ümmîd Sabâ’dan mı gelirsin” beytinde âşıkın Hz. Süleyman’a ve sevgilinin Belkıs’a benzetilmesi yanın­da hüdhüdün Sebe ülkesindeki Belkis’tan Hz. Süleyman’a haber getirmesine telmih vardır. Süleyman Fehîm’in, “Bi­ze arz-ı cemâl etmez mi Belkîs-ı emel âhir / Fehîmâ hâtem-i dâğ-ı mahabbet-te Süleymânız” beytinde, aşk ateşinin mührüyle dağlanmış (yüreğinde kızgın aşk mührünün yanık İzini taşıyan) kendini, “Mühür kimdeyse Süleyman odur” sö­zünden hareket ederek Hz. Süleyman’a benzeten âşık. emel Belkıs’ının (hayalin­deki Belkıs’ın, henüz aşkına cevap verme­yen sevdiğinin) en sonunda yüzünü gös­tereceğinden (Belkıs’ın sonunda Hz, Sü­leyman’a gelmesi gibi onun da kendisine geleceğinden) umudunu kesmediğini di­le getirmektedir. Ayrıca burada şair, ta­şıdığı mührün (aşkın) kudretinin sevgili­sini bir gün mutlaka kendisine getirece­ğine inandığını da ima etmektedir. Çün­kü Süleyman’la beraber anılan hâtem aynı zamanda kudret sembolüdür ve sahip olduğu hâtemle (mühr-i Süleyman) rüzgâra hükmeden Hz. Süleyman Bel-kıs’ı tahtıyla beraber huzuruna getirt­miştir. Enderunlu Vâsıf in, “Hüdhüd gi­bi peyâm-ı bahâr-ı visal ile / Pervâz-ı şevk edip geliyor ez-Sabâ sabâ” (sabâ rüzgârı Belkıs’ın vuslat haberiyle hüdhüd gibi Sabâ’dan havalanıp gelmektedir) bey­tinde ifade edildiği gibi Belkıs’ın habe­rini Hz. Süleyman’a ulaştıran bâd-ı sabâ daima âşıka da sevgilisinin haberini ge­tirir.

Şairler kendilerini veya şiirlerini öv­mek için de Hz. Süleyman ile Belkıs ef­sanesinden faydalanırlar. Şiir ülkesinin Süleyman’ı olan şair tahtını Belkıs’ın ar­şı veya hayalinin Belkıs’ını arşı taşıyan melek olarak görür. Nazîm’in, “Hüdhüd-i nutkumu bâğ-ı sühânımda görse/Ola zindan dil-i Belkîs’a çemenzâr-ı Sabâ” beyti bu düşünceyi ifade eder.

Beikıs, Mahzûnî ile Mînâ Hanım adlı halk hikâyesine de konu olmuştur.

Diyanet İslam Ansiklopedisi