Melih Cevdet Anday kimdir? Hayatı ve eserleri

54

Melih Cevdet Anday kimdir? Hayatı ve eserleri: İstanbul’da doğdu (1915-28 Kasım 2002). Ortaöğrenimini Ankara Gazi Lisesi’nde tamamladı (1936). Bir süre Belçika’da sosyoloji okudu. İkinci Dün­ya Savaşı’nın çıkması üzerine yurda dönünce Milli Eğitim Bakanlığı Yayım Müdürlüğü’nde görev aldı. Gazetecilik, fıkra yazarlığı, çevirmenlik yaptı. Melih Cevdet’in de -arkadaşları O. Veli ve O. Rifat gibi- Varlık dergisin­de yayımladığı ilk şiirlerinde (1936-37) dönemin ortak dil beğenisini simgele­yen sözcüklere kapıldığı söylenebilir. O da, “mavi iklimlerde”, “dal dal ergu­van açan rüyalar” biçiminde duyarlıkları yansıtmaya çalışırken, kendi yaşa­mından, deneylerinden kaynaklanmadığını düşündüren söyleyişlere öykün­müş, yer yer mistiklere özgü, “ruh, huzur, dua” gibi, dizeyle birlikte çağdaş in­sanın doğal çağrışımlarının da önünü kesen sözcükleri severek kullanmıştır. Bu evrende, yalnız bir şiirinde, Mansfield’den “mülhem” olduğunu belirterek ya­yımladığı (Varlık, 15 Ocak 1937) Deniz Humması’nda, somut ve uyandırdık­ları çağrışımlarda da canlılık kazanan sözcüklerle çalıştığını saptayabiliriz. 9+9 ölçüsüyle uyarladığı bu parçadaki dirim ve denge, işleyeceği temayı bulduğu zaman yeteneği ortaya çıkan bir şairin beceri habercileridir.

Bu olanakları, O. Veli ile O. Rifat’ın birlikte yazdıkları Ağaç (Varlık, 15 Eylül 1937; Garip 1. bas. 1941) şiirindeki girişimlerinden cesaret alarak öl­çü, uyak ve alışılmış duyarlıkların dışına çıkan ilk şiirinden (Seyahat Şiirleri’nden 1., Varlık, 1 Kasım 1937; Garip, 1 bas. 1941) kısa süre sonra daha da geliştirdiği görülür.

Dün gece yatmak üzereyken Evin önünden biri geçti Ağız mızıkası çalarak Ve bana, çocukluğumda Akşam üzeri mangal yaktığımız Bahçe kapısını hatırlattı Emniyet Sandığı’ndaki evin.

İlkin Varlık dergisinde (15 Ocak 1938, Garip, 1. bas. 1941) okuduğu­muz bu şiirde tema özgün ve yerli, sözcüklerin kapsam alanı çok geniştir. “Mızıka”, çocuklukla birlikte unutulmaz bir acıyı, evin Emniyet Sandığı’na rehin edilmesi acısını çağrıştırmakta; şair, sözcük ekonomisinde son sınıra ulaşmasına karşın, gizli hüznü başarı ile yansıtmaktadır. Bu nedenle yalın­lık, şiirin özündeki duyarlığın önüne geçemez. Bu evresinin ilk ürünlerinden itibaren dünyayı, insanları bulunduğu gerçeklik içinde görür Melih Cevdet Anday. Şaşkınlığını bilince çabuk dönüştürmüş, durmadan tanım aramaya başlamıştır. Garip’in çıkışından çok önce, Oluş dergisinde (18 Haziran 1939) yayımladığı yazıda, “sanatın, insanların çok yönlü maddi ilişkilerin­den, geçinme biçiminden ve yaşadıkları dönemin kaçınılmaz tazyikinden” ileri geldiği yolundaki düşünülerini doğrular gibidir.

Birinci Harb-ı Umumi’de doğmuşum Bizim hesabı kesmek için İkisincisine ne lüzum vardı?

Dünyayı saran ölüm fırtınası karşısında, yoksulluk, haksızlık, yalan karşı­sında, arkadaşları gibi onun da sık sık ince yergiye başvurduğu görülür. Ga­ripken çok sonra, Rahatı Kaçan Ağaç gibi, uyak kullanılarak geleneksel den­ge anlayışının sağlanmak istendiği bir şiirde bile kendini ince yergiden alamaz. Ona bir kitap vereceğim Rahatını kaçırmak için.

Bir öğrene görsün aşkı Ağacı o vakit seyredin.

Alaturka, Yörük Mezarlığı gibi bu evrenin öteki ürünlerindeyse kendini duyarlığına bırakır Melih Cevdet. Ama güzel bırakır.

Çık benim şair tabiatım çık orta yere

Fakir güzelinden söyle

Hasret ateşinden çal

Çal, söyle benim derdimi sevdalı sesinle.

(Alaturka)

Öte yandan çelişkileri sergileme, yergi, alay gibi yan olanaklardan top­lumsal sorunlara bağlı konuları işlerken yararlanmaya çalıştığını söyleyebi­liriz. Bir bölüğü Yaprak dergisi çıkarken (1947-49) yazılan Telgrafhanemi (1952) oluşturan şiirlerin büyük çoğunluğunun bu olanaklara dayanarak kurulmuş olmaları rastlantı değildir. Şinanay, Gökyüzü Hatırası, Düzenli Dünya, Medeniyet Ahlakı, 4×400 Engelli, Tarih Okurken, Zavallı Etem, Çare Yok gibi parçalarda dil alabildiğine yalınlaşmış, büyük kent insanla­rının konuşma dilindeki deyimlerden de yararlanılmıştır. Bu tür şiirlerinde, “kimi zaman realiteyi anlamamızın en göze çarpan belirtisi olarak” tanım­ladığı güncele yaklaşmaktan çekinmemiştir. Kimilerinde “yeni bir koşma düzeni” diyebileceğimiz biçimler dener ve şaka eder gibi toplumsal çelişki­leri vurgularken becerisini ortaya koyar.

Estirir de ada yeli estirir

Seni sevindirir beni küstürür

Lüküs kamarada kimler oturur

Şinanay da şinanay

(Şinanay)

“Tohum” ve “Telgrafhane” gibi bu evresinin iki önemli şiiri ise, şairin, hem içerik hem biçim yönünden kendini sınırlamadığını, değişik yönlere açılmak istediğini kanıtlar. Memleketin, insanların, dünyanın sorumluluğu­nu bilincinde duyan şair kişinin yansıtıldığı “Telgrafhane”de yer yer uyağa başvurulurken, “ıssız bir telgrafhane”, “bir sis çanı gibi” biçiminde özgün benzetilere de yasak konulmamıştır. 9 hece ölçüsüne uyularak yazılan To­hum ise 5’er dizelik 5 bölümden oluşur. Her bölümün dokusunda uyağın büyük işlevi vardır. Toprakaltı direnç hareketlerini simgelediğini düşünebi­leceğimiz bu şiirde tohum-bitki süreci evrimin doğal aşamaları içinde veri­lir: şairin duygusallığa kapıldığı kesimlerde bile şiirsel denge en ufak bir sarsıntı geçirmez. Aksine daha da güçlenir.

Hey gücüne kurban olduğum Dağ taş dinlemezim hey aman Göster o gül yüzünü göster Önce yeşil yeşil bak tohum Sonra sarı sarı gülüver

Genel özellikleri bakımından şairin 1940-1952 yıllarında kazandığı deney lerin bileşkesi olarak kabul edebileceğimiz şiirlerden oluşan Yan Yana’da dörtlü kuruluşların belirgin biçimde çoğaldığı görülür. Gelecek, Hiroşima, Faltaşı, Güzel Düş (iki dörtlük), Anı (altı dörtlük) adlı parçalarda geleneksel biçimlere eğilim ağır basmış, şiirlerin dokusuna uyaklar egemen olmuştur. Büyükbabam, babam, ben Küçük oğlan, kız, damat Gelişimiz teker tekerdi Gidişimiz cümbür cemaat (Hiroşima)

Bu şiirlerde ince yergi ile lirizm, yer yer de coşku yan yanadır. Sözcük­lerde değişme başlamış, ağaç, çiçek, deniz, bitkinin yanısıra çağ, barış, dün­ya, yeryüzü, doğa, düşünme gibi kavramlar kullanılır olmuştur. Bu değiş­meyi şairin, “belli bir düşünce üzerinde araştırmalar yaparken güzel biçim­leri yakalama” isteğinin ilk aşaması olarak düşünebiliriz. Yan Yay’daki 19 şiirden hiç değilse yarısında ince yergiden, alaydan uzaklaşarak duyarlığı ile düşünürlüğü arasında dengeler araması da bu yargıyı doğrular.

Kolları Bağlı Odiseus’un 1. ve 2. bölümlerindeki parçaların geleneksel şiir koşulları göz önüne alınarak kurulması da gene denge kaygısına bağlı olabilir. Kişinin doğa, kendisi ve toplum karşısındaki yabancılaşmasının iş­lendiği bu uzun şiirde Melih Cevdet’in yeni bir döneme girdiğini kanıtlayan başlıca değişiklikler şöyle saptanabilir:

yansıtan sözcük ve deyimler yerine kavramlar, soyut sözcükler kullanmak,

Kolları Bağlı Odiseus’ta gördüğümüz bu özellikleri, Göçebe Denizin Üs­tünde’ yi oluşturan şiirlerde daha belirgin ve gelişmiş olarak buluruz. Melih Cevdet’in bu kitaplarında, Garip döneminde yadsıdığı birçok öğe yanında, özellikle benzetiler şiirlerin yapısına egemen olacak ölçüde kullanılmıştır.

“Geçmişle gelecek arasında düş gibi” (sf. 13), “Gökyüzü küçük bir bo­ru çiçeği gibi” (sf. 26), “Göğün ortasında bir anıt gibi” (sf. 30), ’’Dağınık köy evleri gibi” (sf. 37), “Esmer ekmek gibi” (sf. 43)…

Nedir ki, kolay çoğaltabileceğimiz benzetilerle donanan bu dönem ürün­lerinin çoğunda “şiirsel”le “şairane” arasındaki ince ayrım apaçık görün­mekte, düşünün “telkin” düzeyine gitmesi önlenerek, çeşitli çağrışım yolları açılarak -deyim yerindeyse- uygar bir duygusallık amaçlanmaktadır.

Baktım güneşte soğumuş karanfil gibi mavi.

Bir yapı işçisinin kulağındaki kalem gibi güzel Yağmurda ıslanmış namlu gibi yeğin.

Serçe kanadı değmiş çamaşır ipi gibi güleç İğne yastığına konmuş arı gibi esrik Okul bahçesinde dolaşan güvercinler gibi…

(Ses, Göçebe Denizin Üstünde)

Bu dönemin şiirlerinde şairin sevdiği sözcüklerden (çiçek, kuş) yapılmış tamlamalar da kendilerini belli ederler:

Karanfillerle beslenmiş güneş (Güneş Saati)

Eski zambağa yağmur yağıyordu ( Unutmak Kuşlardı)

Yağmurda şebboy kokuyorlar (Ben Başka Dünyadan)

Çiçeksiz bir sevda kayığı (Kayık)

Bir masal şebboyu çarmıhtaki yaz (Teknenin Ölümü)

Zambağa birikir sonbahar {Sevincin Yarısı)

Bak yaz kıyısından limon çiçeği (Yıldız)

(Teknenin Ölümü)

Melih Cevdet’in “ben” dolaylarında dolaşarak insancıl bir düşün orta­mı yaratmaya çalıştığını söylemiştik. Bu düşünsel ortamda eski-yeni, geç­miş zamanla yaşanan zamanın geçirdiği aşamalardan bağımsız olarak bir arada, bütünselliğe kavuşmuş gibidir. Bilinen dünyanın tarihsel öğeleriyle şa­irin yaratmaya çalıştığı dünyanın yaşanmakta olan öğeleri birbirini tamam­lamaya çalışırlar bu bütünsellik içinde. Eski, ölümsüzlüğe doğru bir tırmanış hevesi gibi sönüp kalmıştır dağların bulutlara özendiği çizgilerde. Yeniyse so­ruların oltasına tutularak kendini ve tarihsel olanı araştırmak zorundadır. Bu nedenle eskiye, tarihselliğini yitirmemiş olana özgü öğelerle, çağın insanına özgü öğelerin birlikteliği vardır bu şiirlerde, çağın insanı sorulan, kaygıları, unutamadıkları ile algıladıklarının yörüngesinde kendisini arar görünür.

Melih Cevdet’in özellikle 1960’tan sonraki yapıtlarında yapı ustası oldu­ğu yazılmıştır. “Harf”ten “hece”ye, heceden sözcüğe, sözcükten dizeye uza­nan kuruluş aşamasında asıl ilk sesi yakalamanın ustasıdır Melih Cevdet. Ama ince seslerle kalınların dize içindeki işlevlerini göz önünde tutarak boş­lukta bırakmaz o sesi.

Bu yargıyı Adnan Berk’in bir açıkoturumda Yaz Sonu Şiirleri’ni değer­lendirirken vurguladıkları ile somutlamak gerekir:

Fal çıktı köpükler içinde kaldı deniz Tepeleme çiçek dolu bir sandal…

Herhangi bir art düşünceye saplanmadan bu iki dizeyi betimlersek “A” ve “I” kalın ünlülerinin yalnız dört sözcükte bulunduğunu görürüz: 1. FAL, 2. ÇIKTI, 3. KALDI, 4. SANDAL. Öbür sözcüklerde yalnız ince ünlülerin bu­lunması aralarına “A” ya da “I”lı hiçbir sözün girmemiş olması, iki ayrı nes­ne oluşturmak istediğini ortaya koyuyor. Bu ayrımı ince seslerle kalın sesle­rin karşıtlığı üstüne kurmuştur. Genellikle ses düzeyindeki (sf. 209) bir ben­zerlik, o sesleri taşıyan sözcüklerin anlam düzeyinde de bir bütünlüğe vardık­larını belirtir (Çağdaş Eleştiri, Nisan 1982).

Melih Cevdet şiirinin ulaştığı düzeyi çağdaş insancılığa koşut bir poeti- kanın utkusu olarak tanımlayabiliriz.

ŞİİR KİTAPLARI

Kaynak: Çağdaş Türk Edebiyatı 3, Cumhuriyet Dönemi 1, Şükran YURDAKUL, 1994, Evrensel Basım Yayın.

Melih Cevdet Anday kimdir? Hayatı ve eserleri: Şâir ve yazar. 1915’te İstanbul’da doğdu. Liseyi Ankara’da okudu ve 1936’da sosyoloji tahsili için Belçika’ya gitti. İkinci Dünyâ Savaşı çıkınca tahsilini yarıda bırakıp geri döndü. Millî Eğitim Bakanlığı Neşriyat Müdürlüğü Dâiresinde çalıştı. Birçok memuriyetlerde bulundu. 1950’de gazeteciliğe başladı. Yazdığı tiyatro eserlerinden bâzıları, Ankara Devlet Tiyatrolarında ve İstanbul Şehir Tiyatrolarında temsil edildi. Çeşitli gazetelerde şiir, makale ve fıkralar yazmıştır.

Anday, Anadolu medeniyetlerini ve eski Yunan mitolojisine âit konuları işleyerek, Azra Erhat ve diğer birçok şâirler, yazarlar gibi Türkiye’de Greko-Latin kültürünü teessüs etmek isteyenlerdendir. Materyalist bir felsefeye sâhip olduğu hâlde, akla aykırı mitolojik olaylara ve sembollere şiirlerinde bol bol yer vermektedir. Şiirlerinde ve konuşma tarzında yazdığı makalelerinde rûhun maddeye ircâ edilmeye çalışıldığı materyalizmin, fikrî ve felsefe cephesini ifâde etmeye çalışmaktadır. Şiirlerinde, duygularından daha çok düşüncelerini dile getirmektedir.

Çeşitli üslûpları deneyerek ideolojisini dile getirmeye çalışan Anday’ın eserlerinin hiçbirisi geniş bir okuyucu kitlesi bulamadı.

Doğu-batı,

Rahatı Kaçan Ağaç,

Telgrafhâne,

Mikado’nun Çöpleri,

Kolları Bağlı Odysseus başlıca eserlerindendir.

KAYNAK: REHBER ANSİKLOPEDİSİ, 13. CİLT

Melih Cevdet Anday kimdir? Hayatı ve eserleri hakkında bilgi: (13 Mart 1915, İstanbul – 28 Kasım 2002, İstanbul). Şair, tiyatro oyunu, roman, deneme, makale yazarı, Lise arkadaşları Orhan Veli ve Oktay Rifat’la birlikte ortaya çıkardıkları Garip Akımı ile Türk şiirindeki yenilenmeyi başlatmıştır. İstanbul’da doğan Melih Cevdet Anday’ın çocukluğu Kadıköy Bahariye’de geçti, Ortaokula kadar İstanbul’da eğitim gördü. Liseyi ise Ankara’da, Gazi Lisesi’nde tamamladı. Lisede okuduğu sırada, Orhan Veli ve Oktay Rifat ile tanıştı. Liseyi bitirdikten sonra bir süre Hukuk Fakültesi’ne devam etti. Daha sonra Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’ne kaydoldu. Ancak Devlet Demiryolları’nda memur olarak çalıştığı için öğrenimine devam edemedi. Çalıştığı kuruluş tarafından sosyoloji öğrenimi görmek için Belçika’ya gönderildi.

Ukde isimli şiiri 1936’da Varlık Dergisi’nde yayınlandı. Bunun ardından şiirleri Ses, Yaprak, Yeditepe. Papirüs, Yeni Ufuklar, Yeni Dergi, Soyut, Ataç, Dönem, Yön gibi dergilerde yayınlandı. Orhan Veli ve Oktay Rifat ile birlikte 1941 yılında Garip isimli şiir kitabını çıkardı. Hasan Ali Yücel’in tavsiyesi ile Milli Eğitim Bakanlığı Neşriyat Müdürlüğü’ne memur olarak atandı. 1946 seçimleriyle birlikte bakanlığın el değiştirmesi sonrasında önce yeniden askere alındı, sonra Konya’ya atandı. Ancak bu atama daha sonra geri alındı. Anday, bir süre sonra bu görevinden ayrılarak İstanbul’a döndü. 1953-1954 yılları arasında Akşam Gazetesi’nin edebiyat ve sanat sayfasını hazırladı. 1956’da yayınladığı Yanyana isimli şiir kitabı, 142, maddeye aykırı olduğu gerekçesiyle 1964’te yasaklandı. Anday gerek şiir kitaplarıyla, gerekse daha sonraları yöneldiği roman ve tiyatro alanlarındaki yapıtlarıyla birçok ödül aldı. 1964- 1969 yılları arasında TRT’de yönetim kurulu üyeliği, 1979- 1980 yıllarında da Paris’te eğitim müşavirliği görevlerinde bulundu. 28 Kasım 2002’de 87 yaşında vefat etti.

Şiirleri: Garip (1941, Orhan Veli ve Oktay Rifafla birlikte), Rahatı Kaçan Ağaç (1946), Telgrafhane (1952), Yanyana (1956), Kolları Bağlı Odysseus (1962), Göçebe Denizin Üstünde (1970), Teknenin Ölümü (1975), Sözcükler (1978, Toplu şiirler), Ölümsüzlük Ardında Gılgamış (1981), Tanıdık Dünya (1984), Güneşte (1989), Yağmurun Altında (1995), Yalan, Şinanay, Tohum.

Kaynak: Türk Çocuk ve Gençlik Edebiyatı Ansiklopedisi, 2. Cilt, Hasan Latif SARIYÜCE, Nar yayınları, 2012

Melih Cevdet Anday kimdir? Hayatı ve eserleri hakkında bilgi: (1915) Türk şair, romancı ve deneme yazarı. Çağdaş Türk şiirinin önde gelen temsilcilerindendir. İstanbul’da doğdu. Babası avukattı. 1931’de Kadıköy Ortaokulu’nu, 1936’da Ankara Gazi Lisesi’ni bitirdi. Önce Ankara Hukuk Fakültesi’ne, sonra Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’ne girdiyse de, devam etmedi. 1938 yılında sosyoloji öğrenimi için Belçika’ ya gitti. Burada kısa bir süre kaldıktan sonra, II. Dünya Savaşı nedeniyle yurda döndü. 1942’den başlayarak Ankara’da Milli Eğitim Bakanlığı Yayın Müdürlüğü’nde danışmanlık, Ankara Kitaplığı’nda memurluk ve gazetecilik yaptı. 1951’de İstanbul’da Akşam gazetesinde çalışmaya başladı. Tercüman, Büyük Gazete, Tanın ve Cumhuriyet gazetelerinde fıkra yazarlığı, sanat sayfası yöneticiliği yaptı, dene­meler yazdı. 1954’ten başlayarak İstanbul Belediye Konservatuvarı Tiyatro bölümünde fonetik-diksiyon öğretmenliği yaptı, buradan 1977 yılında emekli oldu. 1964 – 1969 yılları arasında TRT Yönetim Kurulu’nda çalıştı. 1979’da UNESCO Genel Merkezi kültür müşaviri olarak Paris’e gitti, hükümet değişince geri çağrıldı. 1983 yılında Cumhuriyet gazetesinde hafta­lık denemelerini sürdürmekteydi.

Melih Cevdet Anday önce Mikado’nun Çöpleri adlı oyunuyla 1967- 1968 İlhan İskender Armağanı’ nı aldı. Arkasından, Gizli Emir adlı romanıyla TRT 1970 Sanat Ödülleri Roman Armağanı’nı kazandı. Bunu Tarjel Vesaas’dan çevirdiği Buz Şurayı romanıy­la TDK 1973 Çeviri Ödülü izledi. Teknenin Ölümü adlı şiir kitabıyla 1976 Yeditepe Şiir Armağanı’nı,

Sözcükler adlı kitabıyla da 1978 Sedat Simavi Vakfı Edebiyat Ödülü’nü, Ölümsüzlük Ardında Gılgamış’ la da 1981 İş Bankası Ödülü’nü aldı.

Melih Cevdet Anday şiire lise sıralarında başladı. Gazi Lisesi’nden arkadaşları Orhan Veli ve Oktay Rifat’la birlikte ilk şiir denemelerini bu yıllarda yaptı. Daha sonraları “Garip” hareketi çevresinde oluşacak beraberliklerinin temeli böylece atılmış oldu. Daha lise öğrencisiyken Sesimiz adlı duvar gazetesinde edebiyata ilgileri iyice belirmişti. Anday’ın ilk şiiri 1936 yılında Varlık’ta yayımlanan “Ukte” oldu. Aynı dergide bir iki yıl yer alan ve dönemin egemen şiir tutumuna öykünen şiirlerinden sonra, 1938’den baş­layarak ölçü ve uyak kurallarına boyun eğmeyen şiirlerini yayımlamaya başladı. Varlık dergisinde bir­likte yaptıkları bir çıkışla, Orhan Veli, Oktay Rifat ve Melih Cevdet Türk şiirine yeni bir anlayış getirdiler. Kentte yaşayan küçük insanların sorunlarını lirizme, ahenge, sese sırt çeviren bir sadelik içinde ele alıyor, şiire girmez denilen konulara, sözcüklere özellikle ağırlık veriyorlardı. Yaptıkları denemeler edebiyat çevrelerinde büyük ilgiyle karşılandı, tartışmalara yol açtı. 1941’de çıkardıkları Garip adlı kitapta Orhan Veli’nin imzasıyla bu yeni anlayışın temel ilkeleri şöyle açıklandı: “Şiir, bütün özelliği edasında olan bir söz sanatıdır.” Bu yazıda, ölçü ve uyak sınırlamalarını kırmak, şairanelikten kurtulmak, halkın beğenisini arayıp bulmak, klasik biçimlere başvurmamak, dize düşkünlüğünden kurtulup şiirde bütünlüğe yönelmek gibi ilkeler öneriliyordu. Garip hem büyük bir ilgi ve sevgi yarattı, hem de yergiye, hatta alaylara konu oldu. Ancak Türk şiirinin genel çizgisi içinde, gelece­ğe uzanacak bir atılım yapılmış, şiiri kuşatan kimi kısıtlamalar sökülüp atılmıştı.. Melih Cevdet Anday’ ın bu dönemde, Garipçiler’in hep birlikte karşı çıktıkları şairaneliğe yatkın yönlerini bütünüyle örtemediği gözlenir. Garip’ten beş yıl sonra çıkardığı Rahatı Kaçan Ağaç’ta toplumda gördüğü yoksulluk, haksızlık gibi olgulara ince bir yergiyle karşı çıkarken, bir yandan da uyak kullanarak geleneksel Türk şiiriyle uzak bağlar kurmaktan çekinmez.

Anday, 1947 – 1949 döneminde yayımladıkları Yaprak dergisindeki şiirlerinden oluşan Telgrafhane adlı kitabında toplumsal sorunlara bağlı konuları işlemeye daha da ağırlık verir. Bu şiirlerde dil alabildiğine yalınlaşmış, büyük kent insanının günlük konuşmalarındaki kimi deyimlerden bol bol yararla­nılmıştır. Ölçü, uyak, “Garip” şiirinde dışlanan söz sanatları da yeniden şiir kurmakta yararlanılan öğeler arasına girmiştir. Bu dönemin en başarılı şiirlerinden biri olan “Tohum”da ölçü ile uyağa büyük önem verilir. Ayrıca, bütün şiir yarı gizli bir simgeyi yüklenir.

1956 yılında yayımlanan Yanyana’daki şiirlerin bu doğrultuda ilerlediği görülür. Şiire geleneksel biçimler ağırlıkla girmiş, şiir dokusuna uyaklar ege­men olmuştur. Alay, ince yergi, lirizm, coşku yan yanadır. Kullanılan sözcüklerde de bir değişme göze çarpar. Önceki dönemin ağaç, deniz, bitki vb. somut­luklarının yanı sıra, çağ, dünya, yeryüzü, doğa gibi soyut kavramlar kullanılmaya başlanmıştır. Şair artık belirli düşünceler üzerine araştırma yaparken, biçimin kusursuzluğuna iyiden iyiye özen göstermektedir. Süregiden bu değişim üzerine düşünürken, “Garip” anlayışının 1950 – 1955 döneminde, özellikle şiire yeni başlayanlar arasında olağanüstü yaygın bir etkisi olduğunu, bir zamanların yeniliğinin artık iyice eskitildiğini de gözönünde tutmak gerekir. Gerçekten de dönemin dergi sayfaları bu şiirin kötü kopyalarıyla dolmuş, şiir giderek yalnızca küçük olayların basit bir dille aktarıldığı, bütün gücü az sayıdaki dizelerin içine sıkıştırılmış küçük bir buluşta olan bir tür haline gelmişti. Bütünüyle birbirine benzeyen bu şiirlerin altında imza olmasa, kimin yazdığını çıkarmak ner-deyse olanaksızdı.

Melih Cevdet Anday, son kitabının üzerinden uzunca bir zaman geçtikten sonra, 1963’de Kolları Bağlı Odysseus’u yayımladığında edebiyat çevrelerin­de belirgin bir şaşkınlık görüldü. Daha öncenin açık, anlamım kolay ileten, tadına kolay varılan şiirinin yerini, konusunu mitolojiden alan, kapalı, tadına güç varılan bir şiir almıştı, insanoğlunun doğa karşısında gelişimini, “Neredeyiz? Nereden geliyoruz? Bütün müyüz, parça mıyız?” gibi zamana„bağlı olmayan sorularla irdeleyen “zamansız” bir şiir.

Kolları Bağlı Odysseus ve ardından gelen Göçebe Denizin Üstünde ile Teknenin Ölümü bir arada düşünüldüğünde, Anday’ın toplumsal sorunları ak­tarma ve uyarma gibi daha önce şiirinde yer alan kimi görevleri düzyazıya aktarıp, salt düşünsel bir şiire ulaşmak istediği görülür. Gerçekten de, 1960 sonra­sında hem Türkiye genelinde, hem Türk şiir ortamın­da çok şey değişmiş, daha önceleri şiirin sözcülük etmeye çabaladığı kimi konular başka uzmanlık dalları tarafından gündeme getirilip tartışılmaya baş­lanmıştır. Anday’ın kendisi de deneme ve makaleleriyle bu tartışmalara katılabilmekte, görüşlerini bildire-bilmektedir. Öte yandan şiirinin bünyesine uymayan konuları, insanlararası durumları 1965’ten sonra ya­yımlamaya başladığı romanlarında ele alabilmekte, oyunlarında çağdaş insanın yerleşik değerlerle ve düzenle çatışmasını irdeleyebilmektedir. Böylelikle şiir artık kimi görüşleri aktarmak ve yaymak yerine; yaşam, doğa, dünya, tarihsellik gibi felsefenin yüzyıl­lar boyu uğraştığı konularda yoğunlaşmak olanağını yakalamıştır. Felsefeye bile öncülük edebilecek, biçim yönünden kusursuz, anlam yönünden okudukça de­rinleşen bir şiire ulaşılmıştır.

Anday’ın şairliği, tüm şiirlerinin derlendiği Sözcükler’de de görülebileceği gibi durmadan gelişmiş sürekli bir gelişme göstermiştir. Yapıtları Rusça, Fransızca, ingilizce, Bulgarca, Yunanca’ya, Sırp ve Polonya dillerine çevrilmiş; UNESCO’nun Courrier dergisi 1971 yılında onu Cervantes, Dante, Tolstoy, Unamuno, Seferis ve Kawabata düzeyinde bir edebi­yat adamı olarak gördüğünü açıklamıştır.

YAPITLAR:

Şiir:

Roman:

Oyun:

Deneme, gezi:

Kaynak: Türk ve Dünya Ünlüleri Ansiklopedisi, 14. cilt, Anadolu yayıncılık, 1983