Mehmet İzzetin Hayatı Eserleri ve Sosyolojisi

 

 

Mehmet izzet’in Hayatı (1891-1930)

Mehmet izzet, 1891 yılında istanbul’da doğmuştur. Babası kaymakamlıktan emekli Nazmi Bey’dir. Çocukluğuna dair fazla bilgi yoktur. ilköğrenimini istanbul’da çeşitli mekteplerde yaptıktan sonra Galatasaray Lisesine girmiştir. izzet’in Galatasaray’ı bitirdikten sonra istanbul Darulfünun Hukuk Fakültesine devam ettiği iddiası- nın yanında (Açıkgöz, Akt: Değirmencioğlu, 1987: 5), liseyi Paris de Louis Le Grand okulunda tamamladığı da belirtilmektedir (Ülken, 1994: 434). 1919 yılında Avrupa’ya gönderilecek öğrenciler için açılan bir sınavı kazanan Mehmet izzet, yirmi sekiz arkadaşıyla birlikte Fransa’ya gider. Mehmet izzet Sorbonne’a devam eder. izzet’in Sorbonne’da felsefe okuduğu tespit edilmiş olmakla beraber buradan mezun olup olmadığı konusunda kesin bir bilgi de yoktur. Mehmet izzet yurda dönünce Kızılay teşkilatında açılan kâtiplik yarışmasını kazanır. Adnan Adıvar’ın yanı nda çalışır. Daha sonra Darülfünun’da felsefe tarihi muallimliğine tayin edilir (Ülken, 1994: 434). Cumhuriyet’in ilanından sonra 1924’te profesörlüğe yükseltilir. 1926 yılında da felsefe muallimliğine ilaveten Mehmet Emin’den boşalan “Felsefe Tarihi ve içtimaiyat” derslerini okutmaya başlar. 1927 yılında kan kanserine yakalanan Mehmet izzet, 1928 Ekim’inde hem tedavisini yaptırmak, hem de Avrupadaki öğrencileri teftiş etmek üzere Paris’e gönderilir (Adıvar, 1940: 70). 1929 yılında yurda döner. Darülfünunda yine sosyoloji dersleri verir. Üç ay sonra tekrar Berlin’e döner ve Berlin’de 8 Aralı k 1930 tarihinde ölür. izzet, birkaç arkadaşıyla beraber felsefe düşüncesini Darülfûnuna sokan bir müderristir (Mehmet Emin, 1940: 77). Batı tarzı nda, Batının bugünkü yöntemleriyle çalışan ve Batı zihniyetini öğrencisine telkin eden bir darülfünun hocasıdır (Orhan Sadeddin, 1931: 18). Bu tutum onun Doğululuktan kurtulup Batılılaşma yolunda ileri adımlarla yürüyenlerden biri olması- nı sağladığı gibi, bu yoldaki çalışmaları felsefe alanı nda ilerleme faaliyetlerini de hızlandırmıştır (Halil Nimetullah, 1940: 82).

Mehmet izzet’in Düşünce Yapısı

Mehmet izzet, çalışmalarına felsefe tarihi ile başlamış daha sonra ahlaka yönelmiştir. Düşünce yapısı onu, sosyolojiden felsefi idealizme ve özellikle de Alman romantiklerinin idealizmine götürmüştür. Hareket noktası, Gökalp’in koyduğu problemlerdir ve bu problemlerin başında da birey-toplum ilişkisi gelir. Ona göre toplum içinde yaşayan insanın eylemleri topluma bağlıdır, bireyin hayatı toplumdan ayrı incelenemez. Öyle ise bütün manevi değerlerimizi bu toplumda aramalıyız. izzet, bu noktadan sonra Gökalp’tan ayrılmaya başlar. “Eğer ahlakımız bir toplumsal determinizm(belirlenimcilik) ile gerektirilmiş bulunuyorsa, o hâlde sorumluluğun manası nedir? Eğer bireye yükümlülüğü cemiyet koyuyorsa bireyin herhangi ahlaki hareketi tercih etmesinin ne değeri vardır?” Böylece ahlak problemi izzet’i kendiliğ inden toplumsal belirlenimcilik karşısında bireyin hürlüğü sorununa götürür. izzet, bu sorundan, Alman romantik filozoşarı gibi diyalektik sentezle çıkmaya çalı şır. Ona göre birey ve toplum, daha geniş terimlerle hürriyet ve zorunluluk birbirini tamamlayan ve bir bileşim içinde eriyen iki kavramdır (Ülken, 1994: 435) Fakat izzet, bu yaklaşımın güçlüklerinin farkındadır. Bundan kurtulmak için idealizm açısından bir hamle yapar: “Sosyoloji verilerini derinleştirir. Felsefe tarihinde kendine dayanaklar arar. Toplumların evrimi sorusunda yeni Amerikan idealistlerinden J. M. Baldwin’in genetik metodundan faydalanır. Felsefe tarihinde Ekhardt ve J. Böhme’ye kadar gider. Sosyal evrim ile integral insanlık fikirleri arasında ilişki arar” (Ülken, 1994: 436). izzet araştırmalarında ideali görmüş ve göstermek istemiştir. Fakat ilimde daima ideali göstermek kolay değildir. Çünkü izzet’in dayandığı sosyoloji, yalnız olguları görmek ve olması gereken ile ilgilenmemek iddiasında idi. Mehmet izzet için eğer ahlakımız, determinizm ile belirleniyorsa sorumluluğun ne anlamı vardır? Eğer bireysel sorumluluğu cemiyet koyuyorsa bireyin herhangi ahlaki hareketi tercih etmesinin ne değeri vardır? Böylece ahlak problemi izzet’i kendiliğinden toplumsal belirlenimcilik (determinizm) karşısında bireyin özgürlüğü sorununa götürür. izzet, bu ikilemden Alman romantik filozoşarı gibi diyalektik sentezle çıkmaya çalışır.

Milliyet Kuramı ve Millî Hayat

İzzet, Edebiyat Fakültesi Dergisi’nde felsefi idealizmdeki ilk denemesi olan Muası r Hayat ve Büyük Adamlar’ı yayımladıktan sonra “Milliyet Nazariyeleri ve Millî Hayat”ı tamamlar. Hayat mecmuasındaki yazılarının yanı sıra bıraktığı eserlerin en önemlisi “Milliyet Nazariyeleri”dir. “Milliyet Nazariyeleri” eserinde milliyetin bir şuurlaşma, hürriyete dair bir şuur olmasından hareketle, milliyeti, toplumsal hürriyeti sağlayacak bir ideal olarak tespit eder. Milliyeti açıklamak için müracaat edilen olgulardan hiçbiri ne ırk, ne toprak, ne lisan bu görevi üstlenebilir (Orhan Sadeddin, 1931: 22). Her ne kadar maddi ve manevi bazı temellerin milliyetin ortaya çıkmasında etkisi varsa da ne bunlardan biri ne de hepsi milliyetin aslını ifade edebilir ve etmesine imkân yoktur, çünkü milliyet bir olgu olmaktan ziyade ülküdür. Diğer yandan milletin, aynen intibak edilecek bir gerçeklik değil, belki gerçekleşmesi sağlanacak bir ülkü olması düşüncesi insana milleti ve millî mirası bulduğu şekilde muhafaza etmeyi değil; milleti, adalet, hürriyet ve refahın daha çok hakim olduğu bir camia hâline getirmek görevini yüklemektedir (Sadreddin Celal, 1940: 81). izzet, milliyet duygusunun insanları birlikte harekete sevk eden bir dürtü olmasının yanı sıra bazen milliyet duygusunun birleştirici değil, ayrıştı- rıcı olabileceğinin altını çizer. Milliyet bir ülküdür yani bizden kayıtsız şartsız ve mutlak bir surette fedakârlık talep eden, itaat isteyen kutsi bir amaçtır (izzet, 1969: 14). izzet’e göre bu duygu, siyasetçiler tarafından bir menfaat aracı olarak kullanılmaktadır. insan için hakikat menfaatten ibarettir. Ebedî menfaat yoktur, menfaat değişince hakikat de değişir. Bu gün doğru kabul edilen milliyet prensibi yarın hata levhasında sergilenir. izzet, milliyet duygusunun fırsat düşünce, düşmana karşı kullanılması gereken bir gülle olduğu eleştirisini yaparak kendisinin bu tür bir düşünceye yabancı olduğunu belirtir (izzet, 1969: 12). izzet, milliyet hakkındaki toplumsal ilerleme ve dinamikleri şu şekilde dile getirir: ilkel insan için tabiat ve tabiatla renklenmiş cemiyet doğrudan doğruya bir veridir. Orada cemiyet bir olgudur. Çağdaş insan için ise cemiyet daima ıslaha ihtiyaç gösterir. Edebiyatla, ilimle, sanayiyle, adalet ile olgunlaşmaya muhtaçtır. Bu açıdan milliyet bir olgu olmaktan ziyade bir ülküdür. Veri olmaktan çok yapıdır. iradenin ürünüdür, siyasi sahada demokrasi ile müttefiktir. izzet “Milliyet Nazariyeleri ve Millî Hayat” da milliyetin manasını ve önemini siyasi menfaatlere göre değil, toplumsal değerler açısından değerlendirmeye çalışır.

Millet ve Devlet Ayrımı

Mehmet izzet millet kavramını kavrayabilmek için tarihe bakmak gerektiğini ifade eder (izzet, 1969: 19). izzet’e göre “bugünkü vatan, millî vatandır, dünkü vatan her şeyden önce bir hanedanın malı sayılırdı”, der (izzet, 1969: 32). Vatan, millet ve demokrasi kavramları ile çağdaş bir toplum yapısına gönderme yapmıştı r. Böyle bir toplumda hakimiyet milletindir. Millî devlette kabul olunan ilke şudur: “Devletin kullandığı nüfuz ve velayet ancak milletten çıkıp, milletin iradesi ile kendisine intikal ederse meşru olur”. Devlet, bir milletin hukuksal oluşumudur (izzet, 1928: 147). Bu milletin kalkınması için fikri- ademimerkeziyet şarttır. Diğer bir ifadeyle ilim ve sanat memleketin her tarafında yayılıp büyüdüğü ölçüde halkın büyük çoğunluğunun ondan faydalanması kolaylaşır. Alimler ve sanatkârlar memleketin her tarafına dağıldığı ölçüde duygu ve düşünce zenginlikleri artar, fikir hayatı zenginleşir (izzet, 1927a, Akt: Değirmencioğlu, 2002: 265). izzet, bilginin merkezden çevreye yayılması gerekliliğini çok iyi anlamış ve bunu öncelikler arasına koymuştur. izzet’e göre çekirdek aile, çağdaş aile yapısını oluşturur. Buna karşılık faaliyetler çoğalmış, farklı farklı işler, meslekler çıkmıştı r. Artık aile üyelerini dar bir alana hapsetmiyor medeniyet yolunda ilerlemek istiyorsak kadının aile dışında iş hayatında varlığını kabul etmeliyiz (izzet, 1927b, Akt: Değirmencioğlu, 2002: 325). Kadın şimdiye kadar sosyal alan açısından dar bir alandaydı. Kadının aile dışında sosyal hayatta varlığını genişletmek gerekir. Bu durum cemiyet ve ahlak için bir kazançtır (izzet, 1927b, Akt: Değirmencioğ- lu, 2002: 327).

 

Kadının konumundan başka toplumun geliştiğini gösteren unsurlar maddi refahın artması, kültürün çoğalması ve gelişmesi gibi unsurlardır (izzet, 1927c Akt: Değirmencioğlu, 2002: 302). izzet, milliyet ile medeniyet arasındaki bağlantıyı anlamak için medeniyetin çeşitli manalarını gözden geçirir. ilk önce medeniyet, insanı hayvandan ayıran yaşayış şekilleri anlamına gelir. ikinci manada ise şehir hayatı manasına gelen medeniyet milliyete daha yakındır. Bu manada medeni olan göçebe veya çiftçi değil demektir. Bugünkü yüzyıl milliyetlerin yüzyılı, bugünkü medeniyet de şehir medeniyetidir. Batı tarihinde özellikle 19. yüzyılda köylerden şehirlere doğru bir göç olduğu bilinir. Demek ki şehirlerde nüfusun yoğunlaşması ile millî hayatın önem kazanması tarihin aynı döneminde görünen iki olaydır. (izzet, 1969: 140). Görülüyor ki bu bakışa göre kültür (milliyete has olan) ile medeniyet, (milletlerarasında müşterek olan) arasında gözetilen fark bir muhteva farkıdır. Vicdan ile akıl, yahut kültür ile medeniyet. Birincisi «“Nasıl yaşamalı?”» sorusuna «“Ülkü için”» cevabını verir. ikincisi «“Nasıl yaşamalı?”» sorusuna «“makul bir şekilde”» diye karşılık verir. Birincisi bize amaçlarımızı, ikincisi araçlarımızı gösterir (M. izzet, 1969: 142-144). izzet bunu ispat etmek istercesine milleti tarif eder: Irk, lisan, toprak gibi özellikler ayrı ayrı milliyetin temeli olmadığı gibi bunların toplanmasından da bir millet çıkmaz. insanlar daima toprak üzerinde yaşamışlar, daima anlaşılabilecek farklar göstermişlerdir. Alet icadıyla ve iktisadi faaliyetle ilerlemişler, lisanla isteklerini anlatmışlardır. Oluşturdukları toplulukların ortak özellikleri ve tarihleri olmuştur. Buna rağmen milliyet mefkûresi her yerde ve her zaman mevcuttur, diyemiyoruz. O hâlde milliyeti bu unsurlarda yan yana aramak doğru olmadığı gibi bütününde de farz etmek doğru değildir. Çünkü hayat, ruh ve cemiyet olaylarında herhangi bir bütün parçaların toplamından ibaret değildir (izzet, 1969: 150). izzet, bugünkü milliyetin ve toplumsal hayatın genel eğilimlerine olan bağlılığını anlamak için milliyet ile dini karşılaştırmak gerektiğini ifade eder. Dinde iki unsur gözetmek mümkündür ki, bunlardan birine dinin şekli, diğerine dinin içeriği diyebiliriz. Birincisi hissi bir şekildir, kutsiyet duygusundan ibarettir. ikincisi ise dini diğerinden ayırt eden bazı itikatların, merasim ve davranışların tümüdür (izzet, 1969: 152). Bugün insanlar milliyete dinî bir hisle, kutsiyet duygusuyla kendilerini bağlı hissediyorlar (izzet, 1969: 153). izzet, milleti maddi ve manevi unsurları n toplamı olarak kabul eder. Bir milleti ne zaman millet olarak kabul ederiz izzet, bir toprak üzerinde yaşayan fertler grubu kendilerine yabancı saydıkları kimselerle bir idare altında veya o kimselerin siyasi velayeti altında yaşamak istemezlerse, onlarda milliyet hissinin uyandığını kabul eder. Bir millet, beraber yaşamak isteyen veya başkalarıyla beraber yaşamak veya başkalarına tabi olmak istemeyen kişilerin toplamıdır. izzet için millet sevgisi vatan sevgisini de beraberinde getirir. Milletini seven her insanın milletinin bulunduğu ülkeyi de seveceği söylenebilir. Ancak millî ülke sevgisi millî ülkünün sebebi değildir. Bu günkü yüzyıl milliyetlerin yüzyılı bu günkü medeniyette şehir medeniyetidir. Batı tarihinde özellikle 19. yüzyılda köylerden şehirlere doğru bir göç olduğu bilinir. Demek ki şehirlerde nüfusun yoğunlaşması ile millî hayatın önem kazanması tarihin aynı döneminde görünen iki olaydır. Bir millet, beraber yaşamak isteyen veya başkalarıyla beraber yaşamak veyabaşkalarına tabi olmak istemeyen kişilerin toplamıdır. izzet için millet sevgisi vatan sevgisini de beraberinde getirir.

Sosyoloji

izzet, sosyolojiyi toplumsal olaylara ait şüphelerini, belirsiz endişelerini bir derece azaltan son çare, bir ilaç gibi kullanır. izzet yazılarında ilmî ve sosyolojik gözlem yaptıktan sonra lehte ve aleyhte her şeye, her kaynağa müracaat ettikten sonra yeni bir soruya, yeni bir bilinmeyene doğru yönelir. Ona göre kafanın asıl fonksiyonu hâlletmek değil, yeni düşünceler ortaya koyabilmektir. izzet sosyolojiden olgusal bir şey olarak bahseder. Fakat amaç bir ispata ulaşmak değil, bu olumlu şeyin, olumsuz sorunlarını göstermektir. “içtimaiyatın Noksanları” adlı makalesi bu zihnî yönelmenin yoğunlaşmış bir ürünüdür (ismail Hakkı, 1931: 15). ilimlerle halledilmeyen sorunların genelde felsefeye bırakılması kanaati geçerli ise de Mehmet izzet, bu konuda incelik ve idarecilik göstererek felsefe ile ilim arasında bir uçurum kabul etmek yönüne gitmez ve cemiyet ilminin, cemiyet felsefesi ile ilişkisini ortaya koyarak sorunu bu açıdan halletmek ister. Cemiyet ilmi de belli bir cemiyet içinde, toplumsal şartlar altında geliştiğinden toplumsal vicdanı n görüntüsünü ifade eder (izzet, 1927d, Akt: Değirmencioğlu, 2002: 262). Yani cemiyet ilminin sonuçları da diğer toplumsal olaylar gibi hâkim toplumsal görüşlerden etkilenir. Mehmet izzet, Durkheim sosyolojisinin zorunlu bir sonucu olarak geliştirdiği bu görüşün tam bir toplumsal rölativizme kaydığı ve böylece dayanacak hiçbir temel kalmadığını hissederek sosyolojinin iddialarını yine kendi silahı ile çürütür: “Durkheim sosyolojisinin büyük adam görüşü çağdaş hayatta hâkim bulunan bir takım toplumsal görüşlerin sonucudur. Bu düşünceler bize gösteriyor ki, büyük adamlar hakkında bugün sosyologların ileri sürdükleri fikirler gereksiz değil, belki de bugün gözlemlenen ilimde, sanayide, siyasette, iktisatta kabul edilen genel eğilimlerin ürünüdür. ilim büyük adamın büyüklüğü ile de- ğil, adamlığı ile meşgul olabilir. Bugünkü toplumsal akımlardır ki, ilmi gidişlerdir ki bu bilimsel bakışla yetiniyor. Bugünkü hayatta büyük adamı görmüyoruz” (izzet, 1928: 2-7). Bu durum bir fikir durgunluğudur. “Büyük adamların fazla olmayı şının nedeni maddi ve iktisadı koşullarda değil, toplumsal, daha doğrusu siyasi koşularda aranmalıdır” diyen izzet, Gökalp’i buna örnek verir. Ona göre Ziya Gökalp “ittihat ve Terakki Fırkası”nda vatani işlere vaktinin çoğunu ayırmamış olsaydı, daha kıymetli toplumsal eserler bırakabilirdi (izzet, 1927e, Akt: Değirmencioğ lu, 2002: 249). izzet burada Durkheim gibi düşünerek “sosyoloji kuramsal ilim olmalı, siyaset onun uygulamasını teşkil etmelidir”der. Sosyolojinin siyaset üzerinde etkili olması için toplumun o döneme ait sorunlarıyla daha fazla meşgul olması gerekliliğinin altını çizer. Çünkü ona göre halk, eski zamanlara ait hikâyeler değil, bugünkü siyasi sorunlarına çözümler beklemektedir.

Cemiyet

İzzet, “muasır cemiyet”, “cemiyet ve fert”, “cemiyet ve büyük adam”, “milliyet” gibi sorunlarla ilgilenmiştir. Hepsinde önemli olan cemiyettir. Teknoloji sayesinde cemiyetin ilerleyeceğini belirtir. Teknoloji ilerlemezse cemiyet ve medeniyet hakkı ndaki bilgimiz ister istemez noksan, hatta çürük temellere dayanır (izzet, 1927f, Akt: Değirmencioğlu, 2002: 257). Cemiyet onun için bir araç bir çeşit felsefeye giriştir (Levend, 1941: 484). Bu nedenle cemiyeti açıklamak gerekir. Türkçede cemiyet toplanma manasına gelir. Örneğin halk lisanında düğüne de cemiyet denilir. Fakat sosyolojinin konusu olan cemiyet herhangi bir toplanmadan ibaret değildir. Sosyolojinin konusu olan cemiyet, herhangi bir toplanmadan ibaret değildir. Eğer etrafımıza bakarsak çeşitli şekillerde toplanmaların, kümelerin meydana gelmiş olduklarını görebiliriz. Fakat bunların hepsine cemiyet demek mümkün değildir. Eğer etrafımıza bakarsak çeşitli şekillerde toplanmaların, kümelerin meydana gelmiş olduklarını görebiliriz. Fakat bunların hepsine cemiyet demek mümkün değildir. Çünkü cemiyet olmak için “yan yana” gelmek yetmez. Bundan başka yan yana gelmiş olan bireylerin birlikte işlemeleri, çalışmaları ve birbirlerine etki etmeleri şarttır. Birey cemiyete tabiidir ama bu esir demek değildir. Manası, derecesi ve kıymeti iyi anlaşılmak şartı ile bireyin cemiyete tabi olduğunu kabul etmekte bir sakınca yoktur. Lisan sayesinde bireyin şuuru inzivadan kurtulur, ilim sayesinde gerçek olmayanın hâkimiyetinden kurtulur. Medeniyetin mümkün olması, cemiyetin mevcut olmasına bağlıdır. Medeniyeti muhafaza eden ve onu bireylere ileten cemiyettir. Dolayısıyla medeni insanın ait olduğu cemiyetler ile faaliyet amaçları çeşitli olduğundan, sosyolojinin ilk amacı cemiyetlerin tasnifidir. Cemiyetleri tasnif etmek için iki noktaya dikkat etmek gerekir: 1. Bireyler arasında ortak olan amaçlar, düşünceler. 2. Bu amaçlara, düşüncelere uygun teşkilat. Ortak amaç ve düşünceler: Bir arada bulunan insanlarda bazen amaçlar tamamen özneldir. Bu insanlar arasında ortak bir amaç vardır. Karşıdaki insana saygı gösterme arzusu. Eğer bu olmazsa cemiyet hayatı yaşanmaz olur. Cemiyet hayatına hâkim olan amaçlar, düşünceler, her cemiyette bir sınırlı (muayyen) veya sınırsız (muaddal) olabilir. Buna bağlı olarak şöyle bir sınışandırma yapılabilir: 1. Amacı tek, sınırlı cemiyetler (toplumlar); teşkilatlı ve teşkilatsız olarak ikiye ayrılır. Teşkilatsız olanlar: ortak bir duygu (galeyan, herhangi bir ihtiras) ile harekete gelen kalabalık gibi, Teşkilatlı olanlar: her çeşit uzmanlaşmış topluluklar, şirketler gibi. 2. Amaçları birden fazla olan cemiyetler: Toplum bilimin asıl konusunu oluşturan toplumlardır. Bunlarda iki kısma ayrılır. Teşkilatsız olanlar: Farklı alanlarda bulunan fakat uzmanlaşma ve iş bölümünün olmadığı veya çok az olduğu ilkel cemiyetler. Teşkilatlı olanlar: Farklı alanlarda iş bölümünü uygulayan, uzmanlaşmanın olduğu teşkilatlar (izzet, 1928: 395). Burada dikkate alınan kriter iş bölümüdür. Dar bir alanda, şehirlerde toplanmış insanların yaptıkları mesleklerin sayısı az olsaydı arada var olan şiddetli rekabet, hayat koşullarını zor ve tahammül edilemeyecek bir şekle sokardı. Fakat iş bölümü sayesinde meslekler çoğalır ve yoğunluğa rağmen, hayat koşulları kolaylaşır. O hâlde iş bölümü sonuç itibarıyla, yani faydalı olan gelişmeleri sağlayacağı ndan insanlar tarafından sürekli uygulanması gereken bir yöntem olarak kabul edilmelidir. iş bölümünün git gide çeşitlenmesi nüfus yoğunluğunun artması sonucudur (izzet, 1928; 69).