Martin Heidegger – Sanat Eserinin Kökeni (02.2017)

Martin
Heidegger – Sanat Eserinin Kökeni

Köken kelimesi burada, bir şeyin nereden,
ne sayesinde, ne ve nasıl olduğu anlamında kullanılmaktadır.

Bir şeyin kökeni, onun varlığının
kaynağıdır.

Bilinen görüşlere göre, eser sanatçının
faaliyetinden ve bu faaliyeti sayesinde doğar.

Sanatçı nereden ve nasıl oluşur? Elbette
eser sayesinde ortaya çıkar.

Eser ve sanatçı, üçüncü bir unsur sayesinde
hem kendi içlerinde ve hem de karşılıklı ilişki içerisinde bulunurlar. Üçüncü
unsur (…) sanattır. (s. 9)

Sanatın ne olduğu, eserin kendisinden
hareketle açıklanmalıdır. Eserin ne olduğunu da sanatın özünden çıkarabiliriz.

Sanatın özü, var olan eserlerin
özelliklerini bir araya getirerek değil, yüksek kavramlardan çıkarımlarla elde edilebilir.
(s. 10)

Sözgelimi bir çiftçinin ayakkabılarını
gösteren van Gogh’un resmi, bir sergiden öbür sergiye taşınıp durur, tıpkı Ruhr
bölgesinden gönderilen kömür veya Kara Orman bölgesinden gönderilen ağaç
kütükler gibi.

Bütün eserlerin nesnesel bir yönü vardır.

Ama sanat eserindeki doğal nesnesellik
nedir?

Sanat eseri, yapılmış bir nesnedir, fakat
bu salt nesneden hariç başka şeyler de söyler…

Eser, bizi diğeri ile karşılaştırır,
başkayı ifşa eder.
Bu bir “alegoridir.” Yapılmış
bir nesne bizi eserde başka olanla bir araya getirir. Bir araya getirme Yunanca
“ανμβάλλειν” demektir. Eser simgedir. (s. 11)

NESNE
VE ESER

Kendinde nesneler, gözüken nesneler, var
olan bütün var-olanlar felsefe dilinde bir şeydir.

Bizim için genellikle çekiç, ayakkabı,
balta, saat nesnedir. Onlar salt nesne değildir. Yalnızca taş, toprak, odun
böyle bir nesnedir. Doğadaki ve kullandığımız cansız şeyler. Doğal ve kullanımlık
nesnelere bu tür nesneler deriz.

Kullanımlık nesnelerin dışındaki diğer salt
nesneler gerçek nesneler sayılırlar. Bu nesnelerin nesneselliği nereden kaynaklanır?

Nesnelerin nesneselliği bunların yardımıyla belirlenmelidir.
(s. 16)

Herkesin bildiğini sandığı gibi nesne
niteliklerin çevresinde toplandığı şeydir. O zaman da nesnenin çekirdeğinden
bahsedilir. Yunanlılar buna herhalde “τό ΰποχίμενον” demiştirler.

Nesnenin bu çekirdek yönü temel alınmış ve
bunu ön planda tutmuşlar. Özellikler “τά συμβεβηχότα” anlamında yani hazır bulunanın
tamamlanması ve var olması anlamındadır.

Bu belirlemeler aracılığıyla nesnenin
nesneliğinin asıl yorumu kurulmuştur ve var-olanın varlığının Batıya ait yorumu
sağlanmıştır.

O, Yunanca kelimenin Roma-Latin düşüncesine
alınmasıyla başlar. “ύποχίμενον” “subiectum” (tabi olma) oldu, “ύπόστασις” ise
“substantio”(öz) ve “συμβεβηχός” “accidens” (nitelik) oldu.

Batı düşüncesinin temelsizliği bu aktarımla
başlamıştır. (s. 17)

Nesnenin nesneselliğine öteden beri güç
kullanıldığına, bu zorbalıkta ise sanki düşüncenin rol oynadığına, bu yüzden de
düşüncenin daha düşünülür olmasına uğraşmak yerine düşünceden vazgeçildiğine ilişkin
duyguya ara sıra kapılırız.

Bizimle nesne arasında nesneye ilişkin
düşünce ve bildirimler konusunda ortaya çıkacak olanlar yok edilmelidir. Ancak
bu şekilde nesnelerle aracısız karşılaşırız. (s. 19)

…işitmek için önce nesneden uzaklaşmamız,
kulağımızı uzaklaştırmamız, başka bir ifadeyle soyut olarak dinlememiz gerekir.

Bahsedilen nesne kavramında nesneye bir yoğunlaşma
değil, mümkün olabildiğince dolaysız olarak, nesneyi kendimize yakınlaştırma
denemesi yatar. Nesnesellik olarak duyularımızda algıladıklarımızı ona
taşıdığımız sürece, nesne böyle bir konuma asla ulaşmayacaktır.

Nesneye öz veya dayanıklılık veren (…)
nesnedeki malzemesel olandır.

Nesne biçimlenmiş malzemedir. (s. 20)

Biçim ve malzeme kavramıyla, özne nesne
ilişkisi bir araya getirilirse, tasarım hiçbir şeyin karşı koyamayacağı kavram mekaniğine
sahip olacaktır. (s. 21)

Düşüncenin bu çabası, nesnenin
nesneselliğini belirlemede büyük bir karşı koyuşla karşılaşır.

Nesne yorumunda malzeme biçim temelinde
yaşananların özel bir öneme sahip olması rastlantı mı? Bu nesne belirlenimi
aracın araçsal varlığının bir yorumundan doğar. Kendi üretimimiz sayesinde
varlığa dönüştüğü için bu var-olan yani araç, insanın zihnine daha yakındır.
(s. 25-26)

Aracın araçsal varlığı kendi
hizmetselliğinde yatar.

Bir çift ayakkabıyı göz önüne getirerek
veya resimde salt duran, boş, kullanılmamış ayakkabılara bakarak, aracın
araçsal varlığının ne olduğunu asla öğrenemeyiz.

Yunanlılar var-olanın mahremiyetine “άληϋια”
derler. Biz buna hakikat deriz ve bu kelimede yeterince kafa yormayız.

Var-olanın hakikati sanat eserinde kendini
esere koyar. “Koyma” durdurmak anlamındadır.

Şimdiye kadar sanat güzel ve güzellikle
uğraştı, hakikatle değil. Bu tür eser yaratan sanatlara, el zanaatlarına
dayanan sanatın aksine güzel sanatlar deriz. Güzel sanatlarda güzel olan sanat
değildir, bilakis sanat güzeli yaratır. Hakikat mantığa, güzellik ise estetiğe
aittir. (s. 29-30)

Mevcut olanın aktarımı var-olanla bir uyumu
arzular, buna uymayı ister. Ortaçağ “adaequatio” (benzeri) derdi, Aristoteles
ise “όμοίωσις” derdi. Var-olanla uyuşma öteden beri hakikatin özü olarak
geçerlidir.

…Mimari eserde tapınak idesinin anlatıldığını
kim iddia edebilir? (…)

ESER
VE HAKİKAT

Sanat eserinin kökeni sanattır.

Eserin kendini koyduğu yere, bu kendini
koyuşta ortaya çıkmasına biz yeryüzü deriz.

Eser yeryüzünü yeryüzü kılar.

Dünya ve yeryüzü, varlık açısından birbirinde
farklı ama asla birbirlerinden ayrılmazlar. Dünya kendini yeryüzüne kurar,
yeryüzü de dünyada yükselir.

Hakikatin varlığına ilişkin bilgimizin ne
kadar az ve yetersiz olduğu bu kelimenin kullanımına ilişkin özensizliğimiz
gösterir.

Hakikat, hakiki olanın varlığıdır. Bununla
Yunanca “αληύεια” kelimesini kast ederiz ve var-olanın açıklığı anlaşılır.

Bilgi kendi kendini yönlendirecek şekilde
açık olmamalı, bilakis “bir şeye yönlenmenin” hareket ettiği bütün alana açık
olmalıdır.

Var-olan varlıkta durur. Tanrısal olan ile
olmayan arasında asılı duran örtük yazgı varlık sayesindedir.

HAKİKAT
VE SANAT

Sanat eseri ve sanatçının kökeni sanattır.

Hakikatin gerçekleşmesi eserde
işbaşındadır.

Eserin eser yönü, onun sanatçı aracılığıyla
yaratılmak varlığında yatar.

Eserin yaratılmışlık varlığı, yalnızca
yaratma sürecinden kavranabilir. (s. 55)

Dilin tuhaf bir oyunu olsa da, el emeği
eser yaratmaz…

Sanattan anlayan Yunanlılar, sanat ve el
sanatı için aynı “τέυη” kelimesini kullandıkları ve zanaatçı ve sanatkârı aynı
isimle “τεχυίτης” adlandırdıklarına sık sık gönderim yapılır.

“τέυη” kelimesi bilginin bir tarzını
adlandırır.

Yunan düşüncesine göre bilginin varlığı
“άλήϋεια” yani var-olanın açığa çıkarılmasına dayanır.

“τέυη” asla yapabilme faaliyeti değildir.

Eserin yaratılmış olma varlığı şudur:
Hakikatin biçim içerisinde belirlenmiş varlığıdır. (s. 61)

Hakikat hiçlikten mi doğar? Evet, ancak hiçbir
şey ile var-olanın salt olmayışı kast edilir…

Dil, var-olan var-olanın kendisini insan
için açtığı gerçekleşim olduğu için, şiir dar anlamda edebiyat, asıl olarak ise
edebiyatın kökenidir. Dil, şiirin ilk hali olduğu edebiyat değildir, bilakis,
dil edebiyatın asli varlığını sakladığı için, şiir dilde gerçekleşir…

Sanatın varlığı edebiyattır. Edebiyatın
varlığı ise hakikati kurmaktır.

Kurma yalnızca korumada gerçektir.

Sanat hakikatin işe koyulmasıdır.

Sanat tarihseldir ve tarihsel olarak
eserdeki hakikatin yaratıcı korunumudur.

Sanat, hakikati ortaya çıkarır. Sanat
kurucu koruma olarak, eserde var-olan hakikati çıkarır. Bir şeyi doğdurmak
demek varlık kökeninden varlığa doğru kurucu atılma anlamındadır yani köken anlamındadır.

Sanat eserinin kökeni yani yaratanların ve
koru yanların kökenleri yani bir halkın tarihsel orada oluşunun kökeni
sanattır.

“Ağır ağır terk eder

Köke yakın oturan, mekânı”

(Hölderlin)

SONSÖZ

İnsanın sanatı yaşama tarzı, onun varlığı
hakkında aydınlatmadır. Yaşantı sadece sanat zevki için değildir, bilakis sanatı
yaratmak için de önemli bir kaynaktır. Her şey yaşantıdır.

Hakikat var-olan olarak var-olanın bir
açıklığıdır. Hakikat oluşun hakikatidir, güzellik bu hakikatin yanında
bulunmaz. Hakikat kendini korsa, o zaman gözükür. Gözükmek -hakikatin eserdeki
olması ve eser olarak- güzelliktir. Güzel, böylece hakikatin gerçekleşmesine
ait olur.

EKLER

Giriş

Hans-Ceorg
Gadamer

Varlık nedir?

Heidegger, o zamana kadar ki metafizikte
olduğu gibi, sonsuz ve her zaman varolansal olan varlıktan hareketle yalnızca
sonlu olanı anlamak yerine, insanın orada-oluşunun varlığını bizzat kendi
içinde ontolojik olarak belirlemek yolunu seçti.

Sonlu insanın orada oluşunun ontolojik
belirlenimine, Heidegger, var-oluş (Existenz, Existenzialen) belirlenimi der.

“Holzwege”

Burada dünya ve yeryüzünden bahsedilir.

Orada-oluş taslağının ilişki bütünlüğü
olarak dünya, insanın orada-oluş endişesinin bütün taslaklarını temel alan bir
ufuk oluşturur.

…dünya kavramı yeryüzü kavramında zıt bir
kavrama sahip oldu. İnsanın kendisini yorumlamasının gerçekleştiği bütün olarak
dünya kavramı, insanın orada oluşu anlayışından açık bir görünüme yükselmesine
rağmen, yeryüzü kavramı, en azından edebiyat dünyasında yurt bulma hakkına
sahip olabilecek mistik ve gnostik bir ilk-ses gibi çınlar.

Bulunmuşluk ve duygunun hermeneutik sınır
kavramından hareketle yeryüzü gibi bir kavrama ulaşılamaz. Bu kavramın hakkı
nedir? O yolunu nasıl bulur? Heidegger’in sanat eserinin kökenine ilişkin getirdiği
en önemli yenilik, yeryüzü kavramının sanat eserinin gerekli bir oluş
belirlenimi olmasıdır.

Heidegger’in makalesindeki konunun çıkış
noktası sanat eserinin nesneden ayrımı sorusudur.

O, gelenekte geliştirilmiş üç nesne
anlayışını birbirlerinden ayırır: Bunlardan birincisi özelliklerin
taşıyıcısıdır, İkincisi duygu zenginliğinin birliğidir, üçüncüsü biçimlenmiş
malzemedir.

Özellikle biçim ve malzemeye dayanan üçüncü
anlayış aydınlatıcı bir yöne sahip. Bu bizim amaçlarımıza hizmet etmesi
gereken, bir nesnenin hazır hale getirildiği üretim modeline uyar. Heidegger bu
tür nesnelere araç der.

O, aracın araçsallığını görmek için çiftçi
ayakkabılarını anlatan van Gogh’un bir resminden hareket eder.

Çiftçi yaşamının bütün dünyası bu
ayakkabılardadır. Hakikati var-olanın üzerine getiren sanat eseri budur.

Sanat eseri kendine ait bir dünya açar.

Eğer bir sanat eseri ticaretin konusu
olursa o zaman bir nesnedir. Çünkü eser dünyasız ve yurtsuzdur.

Kendisini açmanın aksine kendi içinde
gizleme ve kapanma ile nitelendiği sürece, yeryüzü dünyaya karşıt bir
kavramdır.

Bir eserde ortaya çıkan onun kapalı oluşu
ve kendisini kapamasıdır. Heidegger buna yeryüzü oluş diyor.

Sanat eserinin kapalılığı ve bütünlüğü,
varlık kendini mevcut olanın açıklığına koyarak, kendini geride tutması şeklindeki
Heidegger felsefesinin beynelminel tezi için bir özellik ve teminattır. Eserin
kendi içinde duruşu varlığın kendi içinde duruşunu garantiler.

Heidegger’e
Göre Sanat ve Sanat Eserinin Kökeni

Fatih
Tepebaşılı

…sanat eseri üretilmiş bir nesnedir, fakat
o nesneden başka bir şeydir. Eser bizi başka olan ile karşı karşıya getirir, o
“allegori”yi açığa çıkarır.

Sanat eseri herhangi bir şeyin simgesi ve gönderimi
olmayıp, yalnızca kendi kendisidir, kurduğu dünyadır.

Sanat eserinin önemli yönü, onun bir dünya
kurması ve yeryüzü üretmesidir.

Eser demek dünya kurmak demektir.

Heidegger’e göre dünya ile yeryüzünün karşı
karşıyalığı bir çatışmadır. Sanat eseri dünya ile yeryüzü arasındaki çatışmadan
doğar. Yeryüzü gizleyen, dünya açığa çıkarandır.

Der
Ursprung des Kunstwerkes

Türkçeleştiren: Fatih Tepebaşlı

De Ki Yayınevi

İkinci Baskı, Şubat 2010, Ankara