Martin Heidegger – Nietzsche’nin Tanrı Öldü Sözü

52

Martin Heidegger – Nietzsche’nin Tanrı Öldü
Sözü

Ve
Dünya Resimleri Çağı

Çevirmenin
sözü

Sokrates’ten önce Varlık “bulunma”, hakikat
açıklık olarak düşünüldü.

Hıristiyan düşünmesi varolanı Tanrı’nın
yaratığı olarak düşündü.

Yeni Çağ metafiziği, Tanrı karşısında
özgürleşme girişiminde varolanları öznede temellendirdi. Böylece insanın Varlığının
temeli, bilinç oldu.

Nietzsche ile Batı metafiziği, yeni bir
döneme girer. Artık varolanın Varlığı güç istemi, hakikat ise adalet olarak
anlaşılır.

Nietzsche’nin
Tanrı Öldü Sözü

Aşağıdaki inceleme, günün birinde Hiççiliğin
özü üzerine soru sormanın olanaklı olabileceği yere giden yolu göstermeyi deniyor.

…metafizik, Nietzsche aracılığıyla, bir
anlamda kendini kendi öz-olanaklarından yoksun bıraktığından, onun öteki olanakları
da artık görülmez olur. Nietzsche’nin altüst etmesinden sonra metafiziğe kendi özsüzlüğüne,
düzensizliğine saplanmaktan başka bir yol kalmaz. Bu tersine çevirmede, duyuüstü,
duyulur olanın kararsız bir ürününe dönüştürülür.

Duyuüstünün bu biçimde yerinden edilmesi,
saf duyusal olanı, bunun sonucu olarak da ikisi arasındaki ayrımı ortadan
kaldırdı.

Duyuüstünün bırakılması anlamsızlıkta doruğa
ulaştı. (s. 11)

Nietzsche Batı tarihinin akışını metafizik
bakımından, Hiççiliğin serimlenmesi, yükselmesi olarak anladı. Nietzsche’nin
metafiziği aracılığı ile enine boyuna düşünmek, şu andaki insanlığın durumunu,
yerini düşünmektir.

…düşünmek, Nietzsche için de varolanı
varolan olarak göz önüne getirmek demektir. Her metafizik düşünce genelde onto-lojidir,
böyle değilse, hiçbir şeydir. (s. 12)

Bilimlerin ortasında düşünme; onları küçümsemeksizin
yanlarından geçip gitmek demektir.

Batı düşünmesinin tarihinde,
varolan Varlıkla ilişkili olarak düşünülmekte, ancak Varlığın hakikati
düşünülmeden kalmaktadır
.

Onun (Nietzsche) düşüncesi kendini,  Hiççilik adı altında görür. 

Nietzsche bu akımın yorumunu kısa bir
tümcede topladı: “Tanrı öldü.” (s. 14)

Nietzsche’nin sözü, Batı tarihinin iki bin
yıldır süregelen yazgısını dile getirir.

…doğru bir yorumlama, hiçbir zaman, metni,
yazarının anladığından daha iyi anlamaz. Doğru bir yorumlama, bu metni elbette
başka türlü anlar. Ancak bu başka, yorumlanan metin üzerine düşünmede, aynı ile
buluşan bir başka olmalıdır.

Nietzsche “Tanrı öldü” sözünü ilk kez, 1882
yılında yayınlanan “Die Fröhliche Wissenschaft” [Şen Bilim] adlı yapıtının üçüncü
kitabında yazmıştı. (s. 15)

Genç Hegel “Glauben und Wissen”
[inanç ile Bilgi] (1802) adlı yazısının sonunda “Yeni çağın dininin dayandığı
duygu şudur; Tanrı öldü…” diye yazar. Hegel’in sözü, Nietzsche’ninkinden
farklı bir şey düşünür. Bununla birlikte ikisi arasında, kendini bütün
metafiziğin özünde gizleyen, özlü bir bağ bulunur. Paskal’ın Plutarkhos’tan
aldığı “Le Grand Pan est Mort” [Yüce Pan öldü!] (Pensees, 695) sözü, karşıt
bir temelden çıksa da, aynı alana aittir. Biz önce “Fröhliche Wissenschaft”
yazısının 125 nolu parçasındaki tüm metne kulak verelim.

“…Onun katiliyiz hepimiz. Ama bunu nasıl yaptık?
Denizi kim içebilir? Bütün çevreni silmemiz için bize bu süngeri kim verdi? Onu
güneşinin zincirlerinden kurtarır iken ne yaptık biz yeryüzünde? Nerede gidiyor
şimdi dünya, biz nereye gidiyoruz? Bütün güneşlerden uzağa mı? Sürekli, boş yere
geriye, öne, yana, bütün yönlere atılıp durmuyor muyuz? Üst alt kaldı mı? Sanki
sonsuz bir hiçte yolumuzu yitirmiyor muyuz? Boş uzayın soluğunu hissetmiyor
muyuz? Hava giderek soğumuyor mu? Giderek daha çok, daha çok gece gelmiyor mu? Öğleden
önce fenerleri yakmak gerekmiyor mu? Tanrıyı gömen mezar kazıcılarının yaygarasından
başka bir ses duyuyor muyuz? Tanrısal çürümeden-Tanrının çürümesinden başka
koku duyuyor muyuz? Tanrı çok çürüdü. Tanrı öldü! Tanrı öldü! Tanrı öldü! Tanrı
öldü gitti! Onu öldüren de biziz! Bütün, katillerin katili olan biz nasıl
avunacağız? Dünyayı şimdiye dek elinde tutan, en kutsal, en güçlü olan bizim
bıçaklarımızla kana bulandı. Kim temizleyecek bu kanı bizden? Hangi suyla arıtabiliriz
kendimizi? Nasıl bir kefalet törenini düzenlesek, hangi kutsal oyunu oynasak?
…”

“Büyük, yeni olayın-Tanrı’nın
ölmesinin, Hıristiyan Tanrı’sını inanılmaz kılan Tanrı’nın ölmüş olmasının-
gölgesi Avrupa’nın üzerine düşmeye başladı.”

Bu söz Nietzsche’nin “Tanrı öldü”
derken, Hıristiyan Tanrısından söz ettiğini açıkça gösteriyor. (s. 17) (Duyu-üstü dünya)

Biz Kant’tan beri, duyulur dünyaya, geniş
anlamda, fiziksel dünya deriz. Buna göre de duyuüstü dünyayı, metafizik dünya
diye adlandırırız.

“Tanrı öldü” sözü, duyuüstü
dünyanın etkin bir gücü olmadığı anlamına gelir. Bu dünya yaşam vermez. Batı
felsefesini Platonculuk olarak anlayan Nietzsche için metafizik sona ermiştir.
(s. 18)

Biz Hiççilikte, yalnızca
Hıristiyanlığa sırtını dönen inançsızlığı, bu inançsızlığın görünme biçimlerini
gördüğümüz sürece, bu bakış, Hiççiliğin aldatıcı, yoksul yüzünde takılır kalır.

Hiççilik, kendini, kendi tarihinin yazgısı olarak, bu tarzda saf
inançsız olanlara henüz hiç göstermemiştir
.

“Tanrı öldü” sözündeki Tanrı adı,
özlü olarak düşünüldüğünde, ülkülerin duyuüstü dünyasını gösterir. Duyuüstü
ülküler dünyası, bizim dünyasal yaşamımızın dışındaki amaçları içerir, bu
amaçlar bu dünya içindir.

Tanrı’nın, kilise öğretmenlerinin sarsılan
yetkesinin yerine vicdanın yetkesi geçirilir, usun yetkesi kendini zorla kabul
ettirir. Buna karşı toplumsal içgüdü ayaklanır. Duyuüstü dünyanın yerini
tarihsel ilerleme alır. Öte yandaki bengi mutluluk hedefi çoğunluğun dünyadaki
mutluluğuna dönüşür.

Hiççiliğin özü de olagelmesinin alanı da
metafiziğin kendisidir.

Biz duyuüstü dünyanın özünün özsüzleştirilmesine,
çürüme diyoruz. (s. 21)

Nietzsche 1887 yılında bir yazısında bir
soru sordu. “Hiççilik ne anlama gelir?” yanıtladı. “En yüksek
değeri değerden düşürmek. “

Nietzsche, Hiççiliği tarihsel bir akım olarak
görmektedir.

en yüce değer,
ideal dünyanın gerçek dünyada gerçekleşmediği hiçbir zaman da
gerçekleşemeyeceği görüşüne dayanmakla daha baştan kendi değerini düşürür
.

…yerinden edilen Tanrının yerine başka
Tanrının getirilmesini gerektirir.

Nietzsche buna Yetkinleşmemiş Hiççilik der.

Şimdiye kadarki değerleri yeniden
değerlendirmeksizin Hiççilikten kurtulma girişimi ise karşıtını yaratır, sorunu
derinleştirir”

Değer koyma yeni bir ilkeyi, yani
değer koymanın içinden çıkacağı, içinde tutunacağı bir ilkeyi gerektirir
.

Değerlerden fazlaca söz edilir olması kavramın
belirsizliği ile örtüşmektedir. Değerlerin bu çağda dillerden düşmemesi,
onların Varlıktan çıkan öz kaynağı konusundaki belirsizlikle çakışır.

“Değerin görme noktası, oluş içindeki
göreli yaşam süresinin karmaşık yapıları (Gebilde) bakımından koruma, arttırma
koşullarını kuran görme noktasıdır.” (Güç İstemi. Aforizma 715)

Değer bir şeye yönelen ya da, söylediğimiz
gibi, bir şeyi hesaplayan, böylece de, hesaplar iken bir başka şeye dayanması
gereken görmenin göz önüne aldığı şey anlamına gelir. (s. 27)

…değerleri özce, bundan dolayı da daima,
koruma “ve” arttırmanın göz önüne getiren koşullan olarak açıklamak ister.

Kendini yalnızca korumayla sınırlayan her
yaşam zaten çöker. Yaşayan için, yaşam alanının güvence altına alınması, hiçbir
zaman, amaç değildir; yaşamın arttırılması için, yalnızca, bir araçtır.

Yaşam, canlı için amaçlar koyarak, özünde
değer-koyucu olduğunu kanıtlar (Güç İstemi. A. 556. Y. 1885/6)

(Varlık / oluş / güç istemi – varlık /
varoluş
)

Nietzsche için “oluş”, “güç
istemidir.”

Nietzsche’nin dilinde güç istemi, oluş,
dirim, Varlık, geniş anlamda aynı anlama gelir.

Değer ile değerin
değiştirilmesi, değer koyucunun gücündeki artmaya orantılıdır
,” der.

…güç istemi eksiklik duygusundan çıkan,
henüz sahip olunmayan bir şey için çabalama gibi görünür.

…güç isteminin özünü aydınlatmak ruhbilimin
işidir.

…her zaman, yalnızca daha önceden
dikkatimizi çekenler bizim için daha belirgin hale gelir. Dikkat çeken bizi
kendi özüne yaklaştırandır.

İstek, dilek değildir, bir şey için çabalama da değildir yalnızca;
tersine isteme, kendinde buyurmadır.

İstemenin istediği henüz sahip
olmadığı bir şey uğruna çabalama değildir. İsteme, istediğine zaten sahiptir.
Çünkü isteme kendi istemesini ister. Onun istemesi, istediği şeydir.
İsteme kendini
ister
.

Erk ancak erkini arttırdığında, ancak kendine “daha çok
erk” buyurduğu sürece erktir
.
(s. 33)

Güç istemi gücün özüdür. O, özünü, kendi
kendini isteyen saf isteme olarak gösterir.

…güç istemi başka bir şey isteme ile diyelim
ki “hiçi isteme” ile de karşılaştırılamaz; çünkü hiçi isteme de istemeyi
istemedir, öyle ki Nietzsche:” O (isteme) istememeden çok hiçi
ister.” diyebilmiştir. (Ahlakın Soykütüğü; üçüncü yazı A. I. Y. 1887).

Nietzsche: Güç istemi “Varlığın en
derin özüdür” der. (Güç İstemi. A. 693. Y. 1888).

Gücün yükselebilmesi için zorunlu koşul, her
güç basamağının güvenli kılınmasıdır. (Koruma ve
arttırma
)

“Yaşamak, bu zaten değer yüklemek” demektir.

Güç, karşı koyulmaz güç olmak istediği
sürece, yaşamın hiçbir zenginliği onu yatıştırmaz.

…özne kendini bilmeye dönüştü.

Varolanın Varlığının hakikati ancak
varolanın hakikatinden çıkarak belirlenebilir. Ancak Yeni çağ metafiziğinde
varolanın Varlığı, isteme olarak, böylece de kendini isteme olarak belirlenmişse,
bu kendini isteme, kendinde zaten kendi-kendini-bilme ise, demek ki varolan,
hypokeimenon, subiectum, kendi-kendini-bilme tarzında özünü sürmektedir. (s.
41)

“Tanrının öldüğü”nün bilinciyle birlikte,
şimdiye kadarki en yüce değerleri köktenci bir biçimde değerlendirme bilinci
başladı. İnsan bu bilinçle, daha yüksek, başka bir tarihe geçer, çünkü bu
bilinçte, bütün değer koymaların ilkesi, güç istemi, gerçekliğin gerçeği, bütün
varolanların Varlığı olarak anlaşılıp benimsenir.

…insanlığın bu öz biçimine “üstün
insan” adı verilir.

Üstün insan, güç istemi ile belirlenen
gerçeklikten çıkan, bu gerçeklik için olan insandır.

Özne kendisi için öznedir. Bilincin özü
kendini bilmedir. Bundan ötürü bütün varolanlar ya öznenin nesnesi ya da
öznenin öznesidir. Her yerde varolanın Varlığı, kendini-kendi-gözünün-önüne-getirmeye,
böylece de kendini kurmaya dayanır.

Koşulsuz güç isteminin egemenliğinin
başladığı çağda, Varlık değere dönüştürülmüştür. Servetin değişmezliğini
değişmez kılmak güç isteminin, kendisini korumak için, kendine koyduğu, zorunlu
bir koşuldur.

Yalnızca Varlığı değer olarak değerlendirmekle
bile, Varlık zaten güç isteminin koyduğu bir koşula indirgenir. Eskiden beri
Varlığın kendisine saygı gösterildiğinde, böylece de ona değer verildiğinde,
Varlığın öz değeri talan edilegelmiştir.

…varolanın Varlığını anlamaya giden her yol yok edilmiştir.

Varlığı da Varlığın hakikatini de düşünmeyen
Batı düşünmesi, varolanı, başlangıcından beri hep varolan olarak düşündü.

Varlığın başına ne geliyor? Varlıklığın
başına Hiç geliyor.

Duyuüstü dünyayı düşünme de en yüksek değer
olarak Tanrıyı düşünme de Varlığın kendisinden çıkarak düşünülmez.

Tanrıya vurulan en ağır darbe, Tanrının
bilinemez sayılması, onun varoluşunun kanıtlanamayacağının gösterilmesi
değildir, Tanrıya vurulan asıl darbe, gerçek sayılan Tanrının en yüksek değer
yerine konmasıdır,

Nietzsche güneşle yeryüzü arasındaki
ilişkiyi adlandırır iken yalnızca Yeni çağ’ın doğa tasarımındaki Kopernikusçu
dönüm noktasını düşünmez. “Güneş” sözcüğü, aynı zamanda, Platon’nun,
alegorisini de anımsatır. Buna göre, güneşle onun ışıklarının alanı, varolanın
kendi görülebilir görünüşüne ya da kendi yüzlerine (ideler) göre göründüğü
yerdir. Güneş; varolanın varolan olarak kendini gösterdiği bir görüş çevresi
kurar, bu çevreyi sınırlar da.

İnsanın yerleştiği yeryüzü güneşinden koparılmıştır.

Öldürmek, burada kendi başına varolan
duyuüstü dünyanın insan eliyle yok edilmesidir. Öldürme bir süreci adlandırır:
Bu süreçte, varolan, varolan olarak yok olmaz Varlığında farklılaşır.

Değerler bakımından düşünme, önceden beri
Varlığın kendi hakikati içinde özünü sürmesine izin vermez.

Varlığın tarihi, zorunlu olarak, Varlığın
unutulmasıyla başlar.

Hiççiliğin özü tarihe dayanıyor. Buna göre
bütününde varolan olarak varolanın görünüşünde Varlığın kendisinin, Varlığın
hakikatinin başına gelen hiçtir. Bu şöyle olmaktadır: Varolan olarak varolanın
hakikati, Varlığın hakikati sayılır, çünkü Varlığın hakikati bulunmamaktadır
(ausbleiben).

Hiççiliğin özü, bütününde varolan olarak
varolanın görüngülerinde Varlığın hakikati bulunmadığı için tarihe dayanıyorsa,
buna uygun olarak da, Varlığın kendisi ile Varlığın hakikatinin başına hiç
geliyorsa; o zaman varolan olarak varolanın hakikatinin tarihi olarak metafizik
özünde Hiççiliktir. Son olarak Batı ile Avrupa tarafından belirlenen dünya
tarihinin tarih-temeli metafizik ise, o halde dünya tarihi de tümüyle farklı
bir anlamda Hiççiliktir.

Hiççilik, her şeyin başına, her bakımdan
Hiçin gelmesi demektir.

Gelgelelim Varolan, Varlıktan çıkarak ne ise
o, nasılsa öyle olmaktadır, Her olanın Varlıkta olduğu (İst) kabul edilirse, Hiççiliğin
özü, özünde, Varlığın başına hiçlik gelmesine dayanır.

…kaçık adam “Durmaksızın
bağırarak: Tanrıyı arıyorum! Tanrıyı arıyorum!” diyordu.

Bu adam ne bakımdan kaçıktır? O
kaçıktır, çünkü kaçık adam şimdiye kadarki insanlığın düzleminden kaçmıştır.

Kaçık adamın bu biçimde Pazar
yerinde dikilen “Tanrıya inanmayanlarla” hiç bir ortak yanı yoktur. Çünkü
bunlar Tanrının Tanrı olarak inandırıcılığını yitirmesinden ötürü inançsız
değillerdir, tersine, Tanrıyı arayamadıkları sürece inanma olanağından el çektikleri
için, onlar artık arayamazlar, çünkü artık düşünmezler. Ayak takımı, düşünmeye
yol verdi, onun yerine de aylaklığın gevezeliğini koydu…

Düşünme,
ilk olarak, yüzyıllardır hüküm süren
usun, düşünmenin en inatçı düşmanı
olduğunu anladığımızda başlayacak
.

Dünya Resimler Çağı

Metafizikte varolanın özü düşünülür

Metafizik varolanın belli bir yorumu, hakikatin
belli bir kavranışı aracılığı ile bir çağın öz-biçiminin temelini vererek, onu
temellendirir.

Düşünme, kendi tasarımının hakikatini, kendi
ereğinin uzamını sorgulama yürekliliğidir. Sorun edinilmeyi en çok hak eden de
budur.

Makine teknolojisi, bugüne dek, çağcıl
teknolojinin özünün en gözle görünür sonucu olageldi. Yeni çağ teknolojisinin
özü de Yeni çağ metafiziğin özüyle özdeştir.

…sanat yapıtı yaşantının nesnesine dönüşür,
sonuçta, sanat insan yaşamının anlatımı sayılır. (s. 65)

Yeni çağ’a özgü bilimin özünü kavramak
istiyorsak, öncelikle, yeni bilimi, ilerlemenin görme noktasından görerek, onu
yalnızca eskinin bir aşaması sayma alışkanlığından kurtulmalıyız. (s. 67)

Bilim, tasarımlanan plan ile bu planın
ilerlemenin kesinliğinde güvence altına alınması aracılığıyla araştırmaya
dönüşür.

Olguların sağlama bağlanmışlığı ile onlardaki
değişmelerin değişme olarak kalıcılığı “kuraldır”. Akışının zorunluluğunda
değişmenin sürmesi “yasa”dır. Olgu, olgu olarak, ilk kez, kural ile yasanın görüş
alanında açıklık kazanır. (s. 69)

Doğa bilimlerindeki deneye, tinsel
bilimlerde kaynak eleştirisi karşılık gelir. (s. 71)

Nedir bu dünya resmi?

Dünya burada, bütünlüğünde varolanları
adlandırır.

‘Resim’ sözcüğünde, öncelikle, bir şeyin
kopyası düşünülür. Buna göre, dünya resmi, bütün varolanların resmi gibi bir
şey olsa gerek.

‘Resim’ burada bir taklit anlamına gelmez,
daha çok “kendini resme koymak” günlük ifadesindeki anlamındadır. (s. 77)

Özü bakımından anlaşıldığında dünya resmi,
dünyanın bir resmi değildir, dünyayı resim olarak kavramaktır.

Yeni çağ’ın dünya resmi ile çağcıl dünya
resmi aynı anlama gelir.

Yeni çağ’ın özünü ıralayan dünyanın resme
dönüşmesidir.

Ama Orta çağ’da varolanın Varlığı, hiç bir
zaman, onun nesnel olarak insanın önüne getirilmesinde (…) bulunmadı.

Grekler’in varolan yorumunun niteliği (…) daha
da uzaktır.

Varolanın anlaşılması, varolan tarafından
belirlendiği, istendiği için, Varlığa aittir. (s. 78)

Varolan, insanın onu öznel algılama
tarzındaki göz önüne getirme anlamında görmesiyle varolan olmaz.

Tersine kişioğlu, varolan tarafından
bakılandır.

Eski Grekler’de dünya resim olamadı, çünkü
Yunanlı varolanın algılayıcısı (Vernehmer) olarak vardır. Öte yandan, varolanın
varolanlığının Platon için eidos (kalıp-dış görünüş) olarak, belirlenmesi,
dünyanın resme dönüşmesinin (…) bir önkoşuluydu.

Yeni çağ’m göz önüne getirmesi (…) el
altındakini kendisi ile, göz önüne getirenle ilişkiye sokması, onu düzgü koyucu
alan olan kendisi ile kurulan bu bağa geri dönmeye zorlaması anlamına gelir.
Böyle bir şeyin olduğu yerde, insan kendini varolandan önce gelen bir şey olarak
resme koyar. (s. 79)

Orada insan olmanın şu tarzı başlar: İnsan
bu tarzda bir bütün olarak varolanın efendisi olmak için ölçmeye, uygulamaya koyulur.

Hümanizmanın, ilkin, dünya resme
dönüştürüldüğünde ortaya çıkmasında şaşılacak bir şey yoktur.

Hümanizma adı, insandan yola çıkarak,
bütününde varolanı insanın durduğu yerden, insana göre açıklayarak, değerlendirerek,
insanın felsefi yorumlanışını imler. (s. 81)

…her türlü Hümanizma, zorunlu olarak, Grek
ruhuna aykırıdır

Yeni çağ’ın temel olgusu dünyanın resim
olarak ele geçirilmesidir. Artık dünya resmi [Bild], göz önüne getirici insan
üretiminin yapılmış imgesi [Gebild] anlamına gelir. (s. 82)

Ekler

…düşünmeme, büyük ölçüde, başarı ile
ilerlemenin belli basamaklarının bir parçasıdır.

Varlık için, düşünme sorgulamaya en çok
değen sorun olarak kalmayı sürdürür. Düşünme Varlıkta en üst düzeyde dirençle
karşılaşır…

…insan özne olmak bakımından kendini
aştığında insan varolanı, artık nesne olarak göz önüne getirmediğinde Hiçin
varlığı insana verilecektir.


Türkçeleştiren: Levent Özşar

Asa Kitabevi, 2001, Bursa