Marksist Gelişme Kuramları I, II

29

Emperyalizm

Emperyalizm, Batılı ülkelerin, sömürge ülkeler üzerindeki
hâkimiyetini anlatır. Emperyalizmin başlangıcı 19. yüzyılın son çeyreği olarak
tarihlenir. Bu dönemde dünyanın beşte biri batılı ülkelerin hâkimiyeti altına
girmiştir.

Sermaye ihracı, dış pazarın ele geçirilmesi gibi emperyalist
hareketler sermaye birikimini hızlandırır. Emperyalizm olgusu kapitalizmin iç
çatışmalarından doğan gerilimi azaltır.

Rudolf Hilferding:
Finans Kapital(1910) isimli eseri
emperyalizm olgusunu ele alır. Mali sermayenin güçlenişiyle emperyalizm
arasında korelasyon kurmuştur. Hilfering’e göre altı büyük Berlin bankasını ele
geçirmek, sanayinin en önemli alanlarını ele geçirmek demektir.

Endüstriyel kapitalist gelişmeler sonucunda finans kapital
(mali sermaye) sanayi sermayesinin önüne geçmiştir. Mali sermayenin
güçlenmesinden sonra sömürge ülkelere sermaye ihracı başlamıştır. Finans
kapital dünya pazarlarında daha rahat hareket edebilmek için güçlü devlet
yapılanmasına ihtiyaç duyar. Aksi durumlarda rekabet gücü ve kâr azalabilir.

Vilademir Lenin:
Küresel kapitalizmin nedenlerini açıklamaya çalışmıştır. Lenin emperyalizmi
kapitalizmin bir aşaması olarak ele alır. Emperyalizm sayesinde kapitalizm,
ihtiyaç duyduğu ucuz emek ve ucuz hammaddeye ulaşarak yaşadığı krizleri
metabolize eder.

Lenin, kapitalizmden emperyalizme geçişi şu şekilde açıklar:

1) Sermaye ihracı

2) Sermaye ihraç edilen kolonilerden ucuz hammadde temin
edilir.

3) Kolonilerde altyapı çalışmalarına hız verilir (pazarın
etkin şekilde kullanılabilmesi için gerekli yollar, köprüler ve limanlar
yapılır).

4) Bu aşamalardan sonra koloni ülkesinin ekonomisi tekelci
sermayenin kontrolü altına girmiş olur.

Lenin, emperyalizmin karakteristik özelliklerini şu şekilde
tespit eder:

1) Sermayenin yoğunlaşması ekonomik hayatta belirleyici
tekeller yaratmıştır.

2) Banka sermayesi sanayi sermayesi ile kaynaşarak mali
oligarşi yaratır.

3) Sanayi ihracından ziyade sermaye ihracı önem kazanmaya
başlar.

4) Dünya pazarına tekelci kartellerin hâkim olmaya
başlaması.

5) Kapitalist devlet arasında dünya pazarının paylaşımının
tamamlanması.

Rosa Luxemburg:
Emperyalizmin nedeninin fazla meta üretimi olduğunu söyler. Kapitalizmi dış
pazara sevk eden asıl neden üretilen bu aşırı fazla metayı satacak Pazar
arayışıdır. Fazla meta, diğer kapitalist ülkelerde değil doğal ekonomilere
sahip olan ülkelerde daha fazla artı değer kazandırır. Luxemburg, tüm dünyada kapitalizm
hâkimiyet kurduktan sonra emperyalizmden söz etmenin mümkün olamayacağını
belirtir. Bunun sonucunda da içine gireceği krizle birlikte kapitalizm
çökecektir. Luxemburg, emperyalist yayılmacılıkla militarizm arasındaki
ilişkilere dikkat çekmiştir. Kapitalizm, ilk önce askerleri satın alır.

Nikolay Buharin:
Emperyalizmi finans kapitalin ekonomi politikası olarak yorumlar. Kapitalizm,
emperyalist politikalarla kapitalizm öncesi üretim modellerini ortadan
kaldırır. Dünya ölçeğinde kapitalist üretim modelini tesis etmeyi hedefler.
Bunun sonucunda iki ayrı ülke tipi ortaya çıkar: gelişmiş ülkeler ve tarıma
dayalı ekonomilere sahip gelişemeyecek olan ülkeler.

Bağımlılık Okulu

Bağımlılık Okulu temel olarak Latin Amerika’nın
azgelişmişliğini açıklamaya çalışır.

Emperyalizm kuramları emperyalist yayılma ve hâkimiyet
üzerine odaklanırlar. Bağımlılık Okulu, bu yayılma sonucunda azgelişmiş
ülkelerin yaşadığı sorunlara odaklanır. Bu noktada Modernleşme Okulu’nun
tezlerine karşı çıkarlar.

Gelişmiş kapitalist ülkelerdeki ekonominin ilerlemesi
azgelişmiş ülkelerdeki ekonomik artığın alınmasına, çalınmasına bağlıdır.
Azgelişmiş ülkeler, modernleşme okullarının iddia ettiği gibi gelişme sürecinde
olan ülkeler değildir. Bu ülkelerdeki (çevre ülkeler) azgelişmişlik,
sürekliliktir.

Bağımsızlık Okulu’nun eleştirileri iki kaynaktan beslenir.
Bunlardan birincisi ECLA’nın yaptığı çalışmalardır. ECLA = Latin Amerika Ekonomik Komisyonu.

1948’de Raul Prebish’in
başkanlığında kurulan komisyonun raporuna göre azgelişmişliğin temel nedeni
serbest ticarettir. Serbest ticaret, birbirine yakın, benzer yapılar arasında
yapılırsa yararlı; birbirinden farklı yapılar arasında yapılırsa zararlıdır.

Serbest ticaret fiiliyatta şu şekilde tezahür eder: az
gelişmiş ülkelerin ürettiği hammadde ve diğer mamuller merkez ülkelere
(kapitalist ülkeler) serbest ticaret koşulları gereği değerinin çok daha
altında bir fiyatla ihraç edilirler. Buna karşın merkez ülkeler işlenmiş
ürünleri, makine ve diğer donanımları değerinin çok üstünde bir bedelle satarlar.
Oyunun kurallarını kapitalistler koyduğu için sistem bu şekilde işler.

ECLA’nın raporuna azgelişmiş ülkelerin sanayileşmesi için
ihraç edilen ürünlerin çeşitlendirilmesi ve ithal edilen ürünlerin iç pazarda
üretilmesi gerekir.

Paul Baran

Büyümenin Ekonomi
Politiği
adlı eserinde azgelişmiş
ülkelerin ekonomik kalkınmasının gelişmiş ülkelerin çıkarlarıyla çatıştığını
belirtir. Çevre ülkelerin kapitalist sistem içerisinde gelişmesi mümkün
değildir. Baran’ın iddiaları ve tespitleri kapitalizmin ilerici rolünü
yadsıması bakımından önemlidir.

Andre Gunder Frank

Üçüncü dünyanın geri kalmışlığını bağımlılık kavramıyla
açıklamaya çalışır. Üçüncü dünya ülkelerindeki ihracatın, kapitalist ülkelerin
talebi doğrultusunda hammaddeye dayalı geliştiğini belirtir. Komprador dediği üçüncü dünya elitleri bu ihraç
geleneğinden yeterince nemalandığı için, gelişmenin önünde bir iç engel
konumundadırlar.

Frank’a göre azgelişmişliğin sebepleri:

a) Çevre ülkelerin artı değerine el konulması. Bu süreç
kompradorlar eliyle gerçekleşir.

b) Merkez çevre kutuplaşması. Merkez-çevre ilişkisi arttıkça
çevre ülkelerin ekonomisi küçülür. Buna karşın merkez-çevre ilişkileri
azaldıkça çevre ülkelerin ekonomileri büyür.

c) Değişimin sürekliliği. Kapitalist sistemin artı değere el
koymanın yeni yollarını bulabilme kabiliyetini ifade eder (çevre ülkenin ekonomisini
manipüle eder, askeri darbe yapar, bankalarını hortumlar, demokrasi ihraç etme
bahanesiyle işgal eder vs.).  

Arghiri Emmanuel:
Frank’ın kuramında artı değere el koyma mekanizmaları yeterince
açıklanmamıştır. Emmanuel bu konuya odaklanır. Eşdeğer
olmayan değişim
kavramı ekonomik artığa el koyma mekanizmasını ifade
eder
. Ticari faaliyette çevre ülkeler çok sayıda işçinin emeğinin
ürünü olan hammaddeyi çok düşük fiyata merkez ülkelere satarlar. Merkez
ise az sayıda işçinin ürettiği yüksek fiyata çevre ülkelere
satar. Çevre ülkelerin azgelişmişliğinin kilit noktası budur.

Fernando H. Cardoso:
Bağımlı gelişme kavramıyla Frank’ı eleştirir.
Bağımlılık
ve gelişmenin bir arada mümkün olabileceğini iddia eder
. Cardoso, Brezilya özelinde yaptığı çalışmalarda kapitalist
ekonomik sitemin tek bir emperyalist merkez etrafında değil çıkarları çatışan
çok sayıda merkez etrafında örgütlendiğine dikkat çeker. Bu durum, çok
merkezlilik, ekonomik gelişme için fırsatlar sunar.

Celso Furtado:
azgelişmişliğin tarihsel bir durum olduğuna işaret eder. Sorunun kaynağı temel
güç kaynaklarının kimlerin elinde olduğuna veya kimlerin kontrolünde olduğuna
bağlıdır.

Theotonio Dos Santos:
Merkez-çevre arasındaki ilişkinin bağımlılığın mekânsal bir boyutu olduğunu söyler.
Latin Amerika ekonomisi sömürgecilikle filizlenmişse de asıl gelişmesini
ticaretle sağlamıştır. Ne var ki ticarette belirleyici olan merkez ülkelerin
ihtiyaçları
olmuştur. Çevre ülkeler kendi ihtiyaçları doğrultusunda bir
gelişme yaşayamamış, merkezin taleplerine cevap veren ve ancak küçük bir elit
kesimi memnun edecek şekilde kısırlaşmıştır. Dos Santos bağımlılığı bileşik ve eşitsiz gelişme
kavramlarıyla açıklar.

Bağımlılık, eşitsiz ve bileşik gelişmenin bir sonucudur.
Eşitsiz gelişme, sistem içinde bazı parçaların gelişirken diğerlerinin
körelmesini ifade eder. Bileşik gelişme, geri kalmış sektörlerin kaynaklarının
gelişmiş sektörlere aktarılması ve bu yolla eşitsizliklerin birleşmesini ifade
eder (Geri kalmışlığın ülkedeki diğer sektörlere yayılması).

Samir Amin: Merkez
sistemin özellikleri: kitlesel tüketime yönelik üretim yapmak. Bu sayede merkez
ülkeler özmerkezli sermaye birikimi gerçekleştirir. Bunun sonucunda da ülke
içindeki emek-sermaye çelişkisi en aza indirilir.

Çevre ülkeler merkezin talepleri doğrultusunda üretim
yaparlar. Dolayısıyla ücretler düşüktür. Bunun sonucu olarak emek-sermaye
çelişkisi en üst düzeydedir. Amin, çözüm olarak merkezle ilişkilerin
tasfiyesini önerir ancak bu yeterli değildir. Çevreden başlayan hareket bütün
dünya sistemini değiştirmedikçe ekonomik düzelme mümkün olmayacaktır.

Bağımlılık Okulu’nun çalışmalarını Hettne, akademik emperyalizm olarak değerlendirir. Bu
çalışmaların sonucunda azgelişmişliğin tarihsel bir süreç değil kapitalist
sistemin gelişiminin bir sonucu olduğu ortaya konulmuştur.

Bağımlılık Okulu, Aydınlanma hareketiyle hesaplaşamadığı
için eleştirilmiştir. Zira kapitalizmin iç dinamikleri Aydınlanma şemsiyesi
altında kendine yer bulabilmektedir.

Bağımlılık Okulu, Modernleşme Okulu’nu eleştirmekle birlikte
aynı yetersizlikleri göstermiştir. Modernleşme Okulu, modern toplular ve
geleneksel toplumlar ikiliğinden yola çıkar. Bağımlılık Okulu ikili toplum
modelini eleştirmekle birlikte merkez-çevre modeliyle neredeyse aynı şeyleri
söyler.

Modernleşme Okulu, geleneksel toplumların kapitalist
sistemle bütünleşmeleri sonucunda modernleşmenin ve ekonomik kalkınmanın
tamamlanacağını iddia eder. Bağımlılık Okulu ise merkezle bağların kopartılmasını
ve ulusal bir kalkınmaya gidilmesini önerir. Bu ise erken dönem kapitalist
ilerlemeden başka bir şey değildir.

Bill Warren,
çevre ülkelerdeki geri kalmışlığı ülkelerin kendi iç dinamiklerine bağlar. Gabriel
Palma da benzer bir görüşü savunur.

Ernesto Laclau: merkez ülkelerin
ekonomik artığı sömürmesinin ancak feodal yapılarda mümkün olduğunu söyler.
Burada önemli olan üretim sürecidir, üretim ilişkileridir.

Bağımlılık Okulu’nun çalışmalarının üretim sürecine yeterli
dikkati göstermediğine değinen Laclau, sadece malların dolaşım ilişkilerine
bakmakla azgelişmişliğin doğru şekilde analiz edilemeyeceğini belirtir.

Üretim biçimi şu şekilde tanımlanır:

a) üretim araçlarının mülkiyetinin türü,

b) ekonomik artığa el koyma biçimi,

c) iş bölümünün gelişme derecesi,

d) üretici güçlerin gelişme derecesi.

Laclau bu tanım çerçevesinde Frank’ın Latin Amerika
ülkelerini 16. yüzyıldan beri kapitalist olarak ele almasına karşı çıkar. Latin
Amerika ülkeleri 16. yüzyıldan sonra kapitalizmle temas halinde oldular ancak
kapitalist olmadılar.

Frank, kapitalizmi kâr elde etmek amacıyla üretim yapan bir
sistem olarak özetler. Wallerstein’ın
tanımı da bu şekildedir. Brenner,
gerek Frank, gerekse Wallerstein’ı sınıf yapısını göz ardı
ettikleri için eleştirir.

Brenner’a göre kapitalizmin ayırt edici özelliği, kitlesel
düzeyde üretim yapılmasını sağlayan ve artı değerin kaynağını oluşturan
teknolojik yeniliklerdir. Bu tanıma göre kapitalist sistemde üretim araçlarının
sahipleri, teknolojik imkânları kullanarak üretim araçlarını sürekli olarak
yenilemektedirler.

Dünya Sistemi Kuramı

Immanuel Wallerstein tarafından geliştirilmiştir. Dünya ekonomisini bir bütünlük
içinde ele almaktadır.

Kapitalizm nasıl işler, bu sistem nasıl başladı, hangi
sebeplerle ortaya çıktı, tüm dünyada geçerli sistem olmadan önce kapitalist
sistemin diğer sistemlerle olan ilişkileri nasıldı soruları dünya sistemi
kuramında ele alınır. Son olarak dünya sisteminin sosyalizme dönüşme süreci
incelenir.

Wallerstein dünya tarihinde bütünlük oluşturabilecek üç ayrı
üretim biçimi tespit eder: mini sistemler, dünya imparatorlukları
ve dünya ekonomileri.

Mini sistemler:
avcı toplayıcı toplumlardır. Bu yapılarda kültürel birlik vardır.

Dünya imparatorlukları:
Çin, Mısır ve Roma uygarlıkları bunun örnekleridir. Üretilen artığa zor ve güç
kullanarak el konulur. Sistemin işleyişi geniş bir bürokrat kadrosunu
gerektirir. Sistemin bozulması da yine bu sebepledir.

Dünya ekonomileri: Çeşitli
kültürler ve çeşitli politik yapılardan oluşur. Yapıyı bir arada tutan
ekonomidir. Devletler arası rekabet belli guruplara kârlarını arttırma imkânı
sağlar.

Kapitalist dünya sisteminin amacı daha fazla kâr elde
etmektir.

Wallerstein, kapitalist dünya ekonomisi merkez, yarı çevre
ve çevre olmak üzere üç guruba ayırır. Bunlar arasındaki işbirliğini
merkez-çevre, meta zinciri, yarı çevre, eşit olmayan değişim ve sermaye
birikimi kavramlarıyla açıklar.

Merkez ve çevre: merkezde
sermaye, çevrede ise emek daha yoğundur. Varlıkları birbirlerine bağımlıdır.

Meta zinciri: hammaddenin
endüstriyel ürüne dönüştürülmesini ifade eder. Geri kalmışlığın nedeni bu
süreçteki yapısal ilişkilerde aranmalıdır.

Yarı çevre:
merkez ve çevre arasındaki tampon bölgedir. Ekonomisi her iki tarafla da
benzerlik gösterir.

Eşit olmayan değişim:
merkez ve çevre arasındaki iş bölümünü açıklar. Bu yolla merkezde yüksek yaşam
standartları sağlanırken çevre açlık sınırında tutulur.

Sermaye birikimi:
çevrenin artığının merkeze aktarılması sürecini ifade eder.

Dünya sisteminin ortaya çıkışı ve gelişimi:

1) 16. yüzyılda feodalizmin yaşadığı krizler iş bölümünün
coğrafi olarak dağılımıyla çözümlenir. Kuzey batı Avrupa bu dönemde merkez,
İspanya ve Kuzey İtalya şehirleri yarı çevre konumunda ortaya çıkarlar.

2) Sanayi devrimi öncesinde yaşanan durgunluk İngiltere’yi
merkezde yalnız bırakır.

3) Sanayileşmeyle birlikte hammadde ihtiyacı artar ve
coğrafi yayılma kaçınılmaz olur. Bu yayılma Rusya’yı yarı çevre, Amerika ve
Almanya’yı da önce yarı çevre sonra de merkez yapmıştır.

4) Dünya Savaşı sonucunda Rusya çevre konumuna düşer. ABD
merkeze yerleşir. 1960’lardan itibaren çok uluslu şirketler ortaya çıkar. Bu
noktada işçi sınıfının artığının şirket kârı olarak alınması, uzun dönemde bu
sınıfın tüketimine olan ihtiyaçla çelişmektedir. Sistemi bekleyen en önemli
tehdit budur. Sonuç olarak sistemin tüm unsurlarında çatışma büyüyecek ve dünya
sosyalizme geçecektir.

Eklemlenme Kuramı

Teorik olarak yapısalcı Marksizmden beslenir. Eklemlenme
kuramı üçüncü dünyadaki azgelişmişliğe toplumsal formasyon kavramıyla açıklama
getirir. Althusser’in etkisinde
gelişen bu yaklaşım, toplumsal formasyonları ekonomik, politik ve ideolojik
düzeylerde ele alır. Toplumsal formasyon birden
fazla üretim biçiminin birbirine eklemlenerek bir arada bulunmasıdır.

Eşitsiz gelişme,
kapitalizm yayılırken bazı bölgelerde üretim gücünün artması bazı bölgelerde
ise sınırlı büyümenin yaşanmasını ifade eder.

Charles Bettelheim,
toplumsal formasyonları birçok üretim biçiminden
oluşan karmaşık bütünlükler olarak tanımlar. Kapitalizm bu bütünlüğe hakim olsa
da formasyon dahilinde kapitalist olmayan üretim süreçleri gözlenebilir. Bu
farklılıklar ekonomik eşitsizliklerin yeniden üretimine neden olabilmektedir.

Bettelheim, kapitalist üretim biçiminin uluslararası düzeyde
üretim güçleri ve üretim biçimlerini iki düzeyde yeniden ürettiğini iddia eder.
Kapitalist üretim biçimi yayıldıkça ulusal düzey bozulur. Kapitalist üretim
biçimi, iş bölümü ücret konularında belirleyici hale gelir. Bununla beraber
eski üretim biçimleri yeniden yapılanmaya devam edebilirler. Bettelheim sadece
geyik çeviriyor, bir şey söylemiyor.

Barbara Bradby, Luxemburg’un
doğal ekonomi kavramından yaralanır. Bu üretim biçiminde çözülme süreci, toprak
ve emeğin meta haline gelmesi, artı değerin üretim amacı haline gelmesiyle
yaşanır. Çözülme sürecini anlayabilmek için üç noktaya dikkat çeker: kapitalizmin
iç dinamikleri, kapitalizm öncesi üretim biçimleri, bu iki üretim biçimi
arasındaki ilişkiye/eklemlenmeye bakmak gerekir.

Pierre-Philippe Rey:
Feodalizmden kapitalizmde geçiş sürecine odaklanır. Kapitalist ve kapitalist
olmayan formasyonlar arasındaki ilişkide üç aşama olduğunu söyler: kapitalizm
emek gücü ve tarımsal ürün elde edebilmek için feodal üretim sürecine ihtiyaç
duyar. İkinci olarak
kapitalizm egemenliğini
kurduktan sonra ucuz iş gücü için kapitalist olmayan üretim biçimlerine ihtiyaç
duyar
. Son aşamada kapitalizmin kapitalizm
öncesi üretim ilişkilerine ihtiyacı kalmayacaktır.

Eklemlenme kuramları toplumsal değişimi dinamik bir süreç
olarak ele alır. Kapitalizmin yol açtığı eşitsiz gelişmenin kapitalizm öncesi
üretim biçimlerinin canlı kalmasını sağlayacağını söyler. 


Marksist Gelişme Kuramları II

Düzenlenme Okulu

Kapitalizmin gelişmesini ve azgelişmişliği tarihsel olarak
ele alır. Kapitalizmin gelişme evrelerini farklı sermaye birikim rejimleri
temelinde analiz eder. Kapitalizm farklı birikim rejimleriyle varlığını
sürdürmektedir. Bu birikim rejimlerinin farklı düzenleme tarzları vardır. Fordizm, bu kuramın en meşhur kavramıdır. Fordizm,
kapitalizmin İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki birikim rejiminin adıdır.

Düzenleme kuramının kapitalizm analizi üç farklı soyutlama
düzeyi içeren bir çerçeve sunar. Birinci soyutlama düzeyi, kapitalist
üretim tarzı ve kapitalizmin genel yasalarını içerir. Kapitalist üretim
sürecinin yeniden üretimi, üretim süreçleri dışındaki siyasal, kültürel vs.
kurumsal yapıları da içermektedir. Burada belirleyici olan üretim süreçleridir.
Diğerleri bu sürecin taleplerine göre şekillenirler. İkinci soyutlama
düzeyinde
kapitalist gelişme incelenir. Bu süreç, birikim rejimleri ve
düzenleme biçimi kavramlarıyla açıklanır. Yeniden biçimlenmenin belirleyicisi
kapitalizm krizleridir. Üçüncü soyutlama düzeyinde toplumsal
formasyonlar incelenir.

Düzenleme kavramı;
kapitalist sistemdeki yapılar ve kurumsal biçimlerin bütünlüğünü ele alır.
Kapitalizmin bu unsurlarla birlikte devamlılığını ne şekilde sağladığı
incelenir.

Birikim rejimi; kapitalist
aşamalar arasındaki ayrımları inceler.

Düzenleme kuramı kapitalizmin krizlerini iktisadi dalgalanmalar (ekonomik iniş-çıkışlar) ve yapısal krizler (sistemin tıkandığı büyük krizler)
olarak tasnif eder.

Mutlak artı değerin elde edilmesi; çalışma saatlerinin arttırılması ve ücretlerin düşürülmesi
sürecidir.

Nispi artı değerin elde edilmesi; üretimde verimin maksimum seviyeye ulaştırılmasıdır.

Düzenleme kuramı kapitalist gelişme evrelerini üç temel
birikim rejimi temelinde ele alır:

a) Yaygın birikim rejimi

b) Yoğun birikim rejimi

c) Yalın (esnek) birikim rejimi (post-fordizm)

Yaygın Birikim Rejimi

Sanayi devrimini izleyen dönemde ortaya çıkmıştır. Birinci
Dünya Savaşı’na kadar ki evre yaygın birikim rejimi şeklinde adlandırılır. İki
dünya savaşı arasındaki süreç yaygın birikim rejiminin kriz aşamasıdır.
Bu dönemin ayırt edici özelliği mutlak artı değer üretimidir. Yaygın birikim rejiminde rekabetçi piyasa koşulları
hâkimdir. Ücret ve fiyatları piyasa belirler. Para, altın standardına bağlıdır.
Yaygın birikim rejiminde krizler aşırı üretim ve yetersiz tüketim sonucunda
ortaya çıkmaktadır. Mallarını satamayan firmalar iflas eder. Bu iflasla
birlikte banka borçları da ödenemez ve finans sektörü çöker.

1870’te başlayan ilk büyük krizden sonra sermaye birikimi
daha çok nispi artık değer üretimine dayanmaya başlamıştır. Emek
sürecinin örgütlenmesi ve verimin arttırılması esasına dayanan bu sisteme/örgütlenmeye
Taylorizm denir.

Frederick Winslow Taylor,
Bilimsel Yönetimin İlkeleri (1911)
adlı kitabında insanların doğuştan aptal ve günahkâr olduklarını söyler. Bu
nedenle işçilerin çalışma koşulları dikkatle ve özenle düzenlenmelidir. Zira bu
konuya dikkat edilmezse kaytarırlar! Taylor’un prensipleri uygulama
geçirildikten sonra işçiler fabrikalarda makinenin birer uzantısı haline
geldiler. Verim arttırıldı.

Taylor’un prensipleri üç başlık altında özetlenebilir;

a) İşin tasarımı

b) İşin yapılışının kontrol edilmesi

c) Kontrol biçiminin içerdiği istihdam ve ücret politikası

Taylor yapılacak işi küçük parçalara ayırır. Her bir
parçanın üretimi için bir standart belirler. Buna bağlı olarak iş tanımı ve
ücretlendirmeyi belirler.

Taylor bu sayede emek sürecini beceriden arındırır.

İşçi sadece basit bir parçayı üretir. Kafa ve kol emeğini
birbirinden ayıran Taylor, üretim bilgisini tümüyle yönetimde toplar.

Yaygın birikim rejimi, 1930’lu yıllara gelindiğinde
tüketilemeyen malların birikimi sonucunda büyük yapısal krize girmiştir. Yaygın
birikim rejiminin çözemediği bu krizden, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Fordizm
denen yeni aşamaya geçilmiştir.

Yoğun Birikim Rejimi
(Fordizm)

Fordizm kavramı ilk kez Gramsci
tarafından kullanıldı. Gramsci bu kavramla Amerika’da Ford otomobil
fabrikalarında uygulanan üretim biçimini ifade eder. Düzenleme kuramı ise bu
kavramla kapitalizmin İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki kapsamlı dönüşümünü
ifade eder. Kavram, yoğun birikim rejimi ve tekelci düzenleme biçimi kavramlarını
içerir. Fordizm, ABD’nin dünya ekonomisi üzerinde hegemonya kurmasını ifade
eder. Fordizm özü itibariyle sermaye birikimini ifade eder. Fordizmde üretimde
teknoloji kullanımı, standartlaşmış metaların üretimi ve buna bağlı olarak
kitlesel tüketim artmıştır. Nispi artı değer çoğaltılmıştır. Emek sürecinin
örgütlenmesi Taylorizmden farklı değildir. Nitelikli iş gücü üretimin bilgi ve
tasarım aşamalarına çekilmiştir. Bu yolla üretimdeki verimlilik arttırılmıştır.

Çalışan sayısının hızla artması üretim ve tüketim dengesinin
lehinde gelişmeler sağlamıştır. Keynesçi iktisat politikalarıyla toplumsal
tüketim desteklenmiştir. Refah devletinin düzenlemeleri sistemin işlemesine
olumlu katkılar (pazar istikrarı) sağlamıştır. Finansal kaynakların üretimi
için Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu gibi kurumlar bu dönemde ortaya
çıkmıştır. Fordizm, kapitalizmin altın çağı olarak nitelenir.

Fordizmin Krizi

Kriz, kâr haddinin düşme eğiliminden kaynaklanmıştır.
Fordizm tüketici gelirinin sürekli arttığı ve buna bağlı olarak tüketimin devam
ettiği bir rejimdir. Lipietz’e göre krizin nedeni teknik ve toplumsal anlamda
sınıra ulaşılmasından dolayıdır. Taylorizmin işçiler üzerindeki baskısının da
etkisiyle 1968 yılında sınıf hareketleri ortaya çıkmıştır. Sendikaların sistem
üzerindeki olumsuz etkileri de dikkate alınmalıdır.

Kapitalizmin ayakta kalması temel olarak sermaye artışına
bağlıdır. Tıkanma durumunda üretim maliyetleri düşürülüp yatırım imkânları
zorlanmalıdır. 1970’lerde krizin ilk aşamalında üretim fazlası ortaya
çıkmıştır. Bundan dolayı firmalar kaliteyi arttırarak ürünlerini cazip hale
getirme yoluna gitmişlerdir. Bu durum, kalite artışı kâr marjının düşmesine
neden olmuştur. Büyük ölçekli bir firmanın kalite artırımı kolay değildir. Buna
karşın üretim kapasitesi düşük olan firmanın kalite artırımı daha kolaydır.
Bundan dolayı büyük ölçekli firmalar kalite artırımı yarışında pazar kaybetmeye
başlamışlardır.

Yalın (Esnek) Birikim
Rejimi: Post-Fordizm

1970 krizi sonrasında öne çıkan en önemli olgu küresel
şirketler
dir. Küresel şirketler üretim ve karar süreçlerinin önemli gücü
konumuna geçmişlerdir. Teknolojinin desteği üretim aşamalarında emeğin rolünü
azaltmıştır. Bunun sonucunda sermaye ihtiyacı da azalmıştır. İletişim alanında
yaşanan gelişmeler dünya pazarının küreselleşmesini ve bütünleşmesini
kolaylaştırmıştır.

 Bu dönemin öne çıkan
özellikleri:

1) Yeni teknolojilerin merkezinde üretim (emeğin azalması)

2) Hizmet sektörünün endüstrileşmesi

3) Makineleşmiş tarım

4) Ücret ve iş arasındaki dengenin esnetilmesi

5) Küçük işletmelerin yaygınlaşması

6) Sosyal güvencesi olamayan işçilerin artması

7) Sendikaların zayıflaması

8) Emek; merkez, çevre ve yarı çevre olmak üzere üç guruba
ayrılır.

Post-Fordist üretim sürecinde ürün çeşitliliği artmış buna
paralel olarak ürün miktarında da ayarlamalar yapılmıştır. Fordist üretimdeki
gibi sınırlı çeşide dayalı kitlesel üretimden vazgeçilmiştir. Büyük firmalar,
küçük ölçekli firmalara fason iş vererek onlarla merkez-çevre ilişkisi
geliştirmişlerdir.

TOPLUMSAL DEĞİŞME KURAMLARI
Editör: Hatice Yeşildal
Anadolu Üniversitesi, Eylül 2011