M. Müller’in Natürizm Nazariyesi – Din Sosyolojisinin Doğuşu

M. Müller’in Natürizm Nazariyesi
Buna rağmen, pozitivizmin dinî ve sosyal tekâmül teorilerine olan rağbeti teşvik etmiş olup, öte yandan XIX. yüzyıl boyunca tekâmül fikirlerinin jeoloji ve biyoloji araştırmalarında geniş bir uygulamaya sahne olmuş bulunması, aynı düşüncelerin dinî karakterli sosyal olaylara da tatbik edilebileceği anlayışına cesaret vermiştir. Nitekim dinlerin menşei ve tekâmülü meselesine el atan ve bu konuda nazariye geliştirenlerden biri de, gerçekte C. Tiele (1830-1902) ve Chantepie de la Saussaye (1848-1920) ile birlikte, modern dönemde Batıda bağımsız bir din bilimi disiplininin kurucusu sayılan Max Müller (1832- 1900) olmuştur. Aslında mitolojik araştırma geleneğine bağlı bulunan Müller’in konu ile ilgili görüşlerine 1878 de Londra’da yayınladığı Dinin Menşei ve Gelişmesi Üzerine Konferanslar (Lectures on the Origin and Grotvth ofReligion) adlı kitabıyla yine Londra’da 1897’de yayınladığı Mitoloji Bilimine Katkılar (Contribution to a Science of Mythology) adlı iki ciltlik eserinde rastlanmaktadır.
Hind’in kutsal kitapları olan Veda’ları inceleyen ve görüşlerini onlara dayandıran Max Müller, dinlerin menşei konusunda “Natürizm” veyahut da “Animatizm” denilen nazariyeyi savunmaktadır. Natürizm nazariyesi tabiatçılık veya tabiata tapınma yani fizik çevrede rastlanan güçlerin tanrılaştırılması demektir. Buna göre insanlar, gök gürültüsü, yanar dağ, yıldırım, fırtına, kasırga, ay, yıldız, karanlık, güneş ve ay tutulması, deniz, ırmak vs. gibi büyük tabiat olayları karşısında hayret, hayranlık, korku ve saygı duymuşlar ve onlara tapınmaya başlamışlardır. İşte natüristlere göre dinin aslı bu şekilde başlamış olup, insanlığın ilk dini tabiata tapınma şeklinde ortaya çıkmıştır. Max Müller bu görüşünü ispat edebilmek için, insanoğlu dünyaya gözünü açtığı zaman onun ilk dikkatini çeken, hayretini uyandıran ve gözlerini kamaştıran şeylerin tabiat olayları olduğunu, böylece ilkel insanın gözünde tabiatın en büyük bir hayat faktörü, bir dehşet nedeni ve bir harikalar diyarı olarak göründüğünü, bu durumun ise insan ruhunda din fikrini uyandırarak, insanların tabiatı ilahlaştırdık- larını ve ona tapar oldukları, bu bakımdan da dinin tabiata tapınma şeklinde başladığını öne sürmektedir. Öte yandan Müller bu görüşünü, Hindûlarm mukaddes kitapları olan Veda’lardaki ilâh adlarının tabiat kuvvetlerini temsil etmekte oluşları vakıasıyla da desteklenmektedir. Gerçekten de Veda’lar incelendiğinde, oradaki ilâh adlarının tabiat kuvvetlerini temsil ettikleri görülmektedir. Mesela Hind’in büyük ilâhlarından “Agni” ateş demektir. “Dyaus” parlak gök manasına gelmektedir. Üstelik bu isimler öteki milletlere de geçmiştir. Hin- dû-Avrupaî diller grubundan olan Lâtince’de Agni “İgniş”, İngilizce’de “Ignition” olmuştur. Dyaus Yunanca’da “Zeus”, Lâtince’de “/o- vis”, İtalyanca’da “Dio”, İspanyolca’da “Dios” ve Fransızca’da da “Dieu” olmuştur. Böylece Müller, ilk ilâh adlarının tabiata ve tabiat kuvvetlerine bağlı olması, ilk dinin de tabiata tapınma şeklinde başladığım gösterir demektedir. Daha sonra, Müller’e göre, tabiî kuvvetler insanlara benzetilmiş, kişileştirilmiş ve böylece maddî âleme bir de ruhî âlem katılmıştır. Animistler dinin tecrübeden çok bir hayal ve kuruntu mahsûlü olduğunu öne sürerken, naturist nazariye taraftarları ve bilhassa Max Müller bunun tamamen tecrübî bir yolla ortaya çıktığım öne sürmektedirler. Zira onlara göre, akıl ve zihinde varolan her şey daha önce bir duyum olarak ortaya çıkar, tecrübe ile kazanılır. Bu bakımdan onlar, his yoluyla algılanmayan bir şeyin dinde de bulunamayacağını, zira dinin de tecrübeye dayanmakta olup, tabiatın türlü tezahürlerinin zihinlerde din fikrini uyandırabilecek kadar yeterli şartlara sahip bulunduklarını iddia etmektedirler.

Bununla birlikte Max Müller ve öteki natüristlerin bu tecrübeye dayalı olup, ilkin tabiata tapınma şeklinde ortaya çıktığını öne sürdükleri din menşei nazariyesi de pek çok tenkit edilmiş ve hırpalanmış bulunmaktadır. Bilhassa E. Durkheim, bu nazariyeyi de oldukça hırpalayanların başında gelmektedir. Zira bir kere tabiat kuvvetler’ insanlara din duygusunu vermiş olsalardı, o zaman bütün toplumlar’ aynı dinî duygulara ve aynı dinlere sahip olmaları, üstelik insanlığı dinî tarihi içerisinde birbirinden tamamen farksız inanç ve uygulama ların yer alması gerekirdi. Oysa ki dinler birbirlerinden oldukça fark lı inançlara ve amellere sahip bulundukları gibi, üstelik onlar tabiat tan ziyade içinde doğup geliştikleri toplumlarm hususiyetlerini taşımaktadırlar. Öte yandan, tabiat karşısında hayret ve dehşete düşmek, korku ve saygı duymak daha çok ileri toplumlarda görülen romantik bir duyguya dayanmaktadır. Ibtidâî insanlar ise daha çok tabiatın içinde bulunduklarından ve onunla daha fazla haşır neşir olduklarından, belki bazı tabiat hadiseleri karşısında bazen dehşete düşmüş olmakla birlikte, her halde bu durum ileri toplumlardaki gibi değildir. Tabiat- çılar uzun bir tekâmül neticesi varılabilecek olan bir şeyi başa almakla, aklî yönden dinin menşeini izaha kalkışırken akla ve mantığa aykırı bir tutuma sürüklenmektedirler. Üstelik, eğer insanlar tabiat olayları karşısında hayret, korku ve saygı duymuşlarsa, o olayların tekrarlanması sonucu onlara alışacaklarından hayret, korku, dehşet ve saygı da ortadan kalkacak, bunun neticesi ise dinin ortadan kalkması olacaktır ki, gerçekte durum hiç de öyle olmamıştır. Tersine insanların tabiat olaylarına aşinalıkları artıp, tabiat olaylarının sırlarına eriştikçe belki de dine olan bağlılıkları da artmıştır. Tabiata tapınmanın insanlığın ilk dini olduğu öne sürülürken tabiat kuvvetlerinin ilâhlaştırıl- masından söz edilmektedir. Acaba neden insanlar doğrudan doğruya tabiata veya tabiat kuvvetlerine değil de onların kişileştirilmiş şekilleri olan Agni, Jüpiter, Zeus, vs. ye tapmıyorlar? Bu, şayet insanlara hayret ve korku veren şeylerin arkasında birtakım şuurlu kişisel varlıkların ve ruhların bulunduğu düşüncesinden doğmuşsa, o zaman tekrar ruhçuluk fikrine dönülmüş ve insanlığın ilk dininin animizm olduğu ileri sürülmüş olur ki, bu durumda ruhlara tapınmaya yapılan tenkitlerin tabiata tapınma için de geçerli olduğu görülür. Bütün bunlar ise, tabiata tapınmanın tıpkı ruhçuluk nazariyesi gibi insanlığın ilk dini olmayıp, belki de daha önceki dinin bozulmuş bir şekli olacağı görüşünü akla getirmektedir.