M. Emin Değer – Oltadaki Balık Türkiye

M. Emin Değer – Oltadaki
Balık Türkiye

M.
Emin Değer
1927’de Kastamonu’da
doğdu. Orta öğrenimini burada yaptıktan sonra Ankara Üniversitesi Hukuk
Fakültesi’nde yüksek öğrenimini bitirerek, 1951yılında Hakim Teğmen olarak
Silahlı Kuvvetler’de göreve başladı. 1960’da Milli Savunma Bakanlığı Hukuk
Müşavir Yardımcılığına atanan Değer, 1968’de Hukuk Müşaviri oldu.

Gelibolu’daki İkinci Kolordu Kıdemli Hakimliğine
atanan Değer 1971 yılında bu görevden emekliye ayrılmıştır.

Oltadaki
Balık Türkiye

Bu çalışma, tek kutuplu bir Dünya’ya, yeni
bir düzen vermek isteyen Dünya jandarmasının, geçmişten günümüze, Dünya’ya ve
Türkiye’ye nasıl baktığını belgelerle sergilemeyi amaçlamıştır.

Rockefeller’in Başkan Eisenhower’a yazdığı
1956 tarihli bir mektup ve daha başka belgelerle değerlendirilmekte ve Rockefeller’in
bu mektubunda Türkiye’nin OLTAYA YAKALANMIŞ BALIK olduğu, bu nedenle de yeme
gereksinimi bulunmadığı açıklanmaktadır.

Oltaya yakalanmış balığın yeme gereksinimi yoktur!

ABD oyunun, ancak kendi koyduğu kurallara
göre oynanmasını ister. Kural Dışına çıkan oyundan atılır. Demirel iki kez
atılmıştır oyundan.

1974 Kıbrıs Barış Harekatı sonunda ambargo
ile cezalandırıldık.

1957 Aralık ayında, Eisenhower ve Mc Millan,
bir NATO Konseyi toplantısı öncesi bir tebliğ yayınlarlar. Bu tebliğde denilir
ki, “Hür dünya devletleri birbirlerine karşılıklı olarak bağlıdırlar. Bir
devletin kendi kendine yetinmesi, artık gerilerde kalmıştır. Ortak egemenlik,
karşılıklı bağımlılıkla sağlanır.”

Bu tür ilişki, teslimiyetçi beyinler yetiştirir.
Onlar için de ABD’ye karşı çıkmak yanlıştır. Çünkü bağımlılığımız tehlikeye girer.
İşte bu nedenle, ABD, Türkiye’yi ‘oltadaki balık’ gibi görüyor.

ORTADOĞU
VE ABD’NİN ÇIKARLARI

Sovyetler’in potansiyel bir tehlike
sayıldığı günlerde, ABD, Batı’yı yanında tutmayı başarmıştı.

Sovyetler, sosyalist sistemi, dünya sistemi
olarak özellikle az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde yaymak ve
yerleştirmek çabası içindeydi.

Suriye ve Irak’ın bugünkü askeri gücünün
temelinde Sovyet desteğinin yattığı bilinen bir gerçektir. Libya’nın kendine
özgü politikasının da, Sovyet desteğine dayandığı ya da bir ilginç dengeye
oturtulmak istendiği bilinir.

Sovyetler’in bu ülkelerden desteğini
çekmesiyle, ona bağlı siyasa izleyenler boşlukta kaldılar.

Saddam, bu boşluktan yararlanarak, öteden
beri üstün güç olma düşünü gerçekleştirmeye kalkıştı. Amacı, Ortadoğu petrolünü
denetim altına, daha da ileri giderek kullanımı altına almak ve bölgede lider
olmak idi. Hırsı, aklının önünde olduğu ve dünya siyasasının dinamiklerini
bilmediği için, daha adım attığı gün yenilmişti.

Ortadoğu’da yeni dengeler aranırken,
“Çekiç Güç” adıyla konuşlandırdığı, bizdeki

ABD üslerinden yararlanan bir askeri gücün
korumasında, Kürt Devleti’nin çekirdeğini oluşturdu.

BÖLÜM
I

YENİ
EMPERYALİZM

Emperyalizm, askersel işgalli sömürüyü,
Ulusal Kurtuluş Savaşları’nın yaygınlaşması nedeni ile sürdüremeyeceğini
anlamış ve İkinci Dünya Savaşı sonrası yeni bir yöntem geliştirmiştir.
Emperyalizm, bu kez dostluk ve yardım anlaşmalarıyla gelmiştir. Bunun bir başka
adı, “Dolaylı İşgal”dir.

ABD, dünyanın az gelişmiş ya da gelişmekte
olan ülkelerine ve Türkiye’ye, bu yöntemle yerleşmiştir.

Türkiye’ye gelen, ekonomik ve sosyal
sorunlarımızla ilgili raporlar düzenleyen ve bize kalkınma stratejileri öneren
her uzmanın, “ağır sanayiyi bırakın, siz Avrupa’nın yiyecek ve tahıl
tarlası olun” önerileri işte bu sistemin önerileridir. Böylece hammadde
kaynakları emperyalizmin hizmetine ve denetimine sunulacaktır.

…her gelişmişlik kendinden daha geri olan
kesimin sırtındaki yüktür.

EMPERYALİZMİN
KÜRESEL ÖRGÜTLENİŞİ

İkinci Dünya Savaşı sonunda, ABD,
uluslararası sermaye hareketlerine yön vererek dünyaya egemen olunacağının
bilinciyle, uluslararası bir örgüt kurma gereğini duydu. Önce, Bretton-Woods
Antlaşması’nı sağladı.

44 ülkenin katıldığı bu antlaşma ile önce
elindeki allın stoklarını değerlendirerek, paranın uluslararası değerini altın
kambiyo standardına bağlattı. Daha sonra Dolar, altının yerine geçti.

Daha sonra Dünya Bankası, İMF ve AID gibi
kuruluşlarla -evrensel finans sistemi yoluyla- az gelişmiş Ülkelerin
kaynaklarını; hangi ekonomik alanda çalışacaklarından, yatırım plan ve
programlarına değin her noktayı kontrol etmeye başladı.

NATO, CENTO vs. yoluyla emperyalizmin
savunması -az gelişmiş ülkelere- yaptırılmaktadır.

Bundan üç yüz yıl önce bir Amerikan Ulusu
yoktu. Amerika’nın keşfi ile bu yeni kıtaya başlayan göçler, bugünkü kuşakların
ana ve babalarını oraya; Avrupa’da bulamadıklarını arayıp bulmak için taşıdı.

Zenginlik en büyük özlemleriydi.

Ve işte Amerikan Ulusu, böylece çıkar
temeline oturtulan birleşmeyle gerçekleşti.

…kapital, olduğu gibi kaldığı sürece
küçülür.
Bu nedenle, emperyalizm,
kapitalizm için bir tercih sorunu değil, kapitalist bir toplumun yaşama
biçimidir.

Ekonominin musluklarını ele geçiren yerli ve
yabancılarla ortaklık kurmuş özel girişimciler eliyle, siyasal sisteme egemen
olunur.

O andan sonra artık ABD ile çıkar
ortaklığınız(!) kurulmuştur.

BÖLÜM
II

ABD
ORTADOĞU VE TÜRKİYE

“Mısır,
Sudan, Somali, Kenya ve Umman’daki üsleri birbirine bağlayan su yollarının
kesiştiği nokta olan Doğu Akdeniz eğer Türkiye nötr bir yol seçerse tehdit
altında kalır.

Türkiye,
cepheye birbiri ardından dizi dizi insan sürülebilir…”

ABD emperyalizmi teorisyenlerinin değişik
yer ve zamanlarda ürettikleri bu kuramlara göre, ABD için önemimiz, “insan
fazlasının dizi dizi cepheye sürülebileceği” ve bizdeki üslerin gerçekte
emperyalizmin Basra Körfezi ve Güney Batı Asya’daki çıkarlarının korunmasında kullanılacağı
düşüncesidir.

İkinci Dünya Savaşı’ndan önce, Ortadoğu petrol
yatakları işletme hakkının yüzde 10’dan azı ABD firmalarına, yüzde 72’si
İngiltere’ye ait iken, 1960’larda ABD payının yüzde 59’lara çıktı…

Dünya’yı altüst eden 6 yıllık savaş bitmiş
ve savaşın utku kazanmış (muzaffer galipleri) yeni bir düzen vermek üzere,
Dünya’yı aralarında paylaşmışlardır. Bu statükonun bozulması, yeni bir
dağılmaya değin istenmez. Soğuk savaş, işte bu statünün sürdürülmesini sağlamıştır.

İngiltere, savaş sonrası eski gücünü
kazanamayacağını anlamış ve Ortadoğu’da nüfuz bölgelerini yavaş yavaş ABD’ye
terk etmiştir. Türkiye ve Yunanistan, ilk önce terk edilen alanlardır.

Churchill’in Boğazlar sorunu ile ilgili
ikili oyunu, Rusya’nın, savaş sonrası bu sorunla bizi zorlaması ile sonuçlanır.

ABD’de partiler değişir -zaten iki parti esasına
dayalı bir sistemdir- ama ABD’nin dünyaya egemen olma, öteki ülkelere söz
geçirme ve sömürme ilkesi/politikası değişmez. Çünkü ABD’de politikanın çerçevesini
evrensel soygun şirketleri çizer.

BÖLÜM
III

ÇOKULUSLU
ŞİRKETLERİN TUZAĞINDA OLTADAKİ BALIK TÜRKİYE

Bugün dünyada görülen tüm önemli mücadele,
çokuluslu şirketlerin en fazla alana sahip olma açlığına dayanmaktadır.

Eisenhower’la birlikte, ABD başkanlık katında
Rockefeller Grubu etkili olmuştur. Daha önce (Truman döneminde), Morgan firmasında
olan nöbet, Eisenhower’la Rockefeller Grubuna geçmiştir.

Nelson Aldrich Rockefeller, Amerika’nın ilk
petrol tröstü Standart Oil Company’nin kurucusu John Rockefeller’in torunudur.

İran Başbakanı Muhammed Musaddık, 1952’de
petrol alanlarının millileştirilmesinin ülkenin yararına olacağına karar
verdiği zaman, ClA onu hemen bilindiği gibi yerinden yürütüverdi. Musaddık’ı
deviren, Şah’ı destekleyen ordu, Amerika tarafından eğitilmiş ve donatılmıştı.

Güney Vietnam’ın ABD yanlısı, Rockefeller’in
deyimi ile, “ABD’ye uygun ve bağlı hükümetinin” Başbakanı Kao-Ki,
Vietnam’dan kaçırılmış, O’nu kullanan Amerika desteğini çekince, Amerika’da
barmenlik yapmıştır.

“ABD ile işbirliğine hazır yerli
işadamlarına yardımı artırmalı ve böylece bu iş adamlarının, ilgili ülkenin
ekonomisinde kilit noktalarını ele geçirmeleri, buna dayanarak politik
etkilerinin artması sağlanmalıdır.” Rockefeller’ın mektubundan…

Maliye eski bakanlarından Cihat Bilgehan, 1977
Ekim ayında, Dünya Bankası ve IMF den eli boş dönerken, Koç Grubu, Dünya Bankası’ndan
yirmi milyon dolarlık kredi alıyordu.

ABD’nin, kendi kurtuluşundan bu yana karşı
olduğu en önemli konu ulusal kurtuluş hareketleridir.

ABD- ayrıca az gelişmiş ülke aydınları için
de, özel programlar hazırlar. Bunlarla da aydınlara kendi ideolojisini
benimsetme ve o aydınların ülkelerindeki kültür çalışmalarını yönlendirmeye
çalışmaktadır.

Barış Gönüllüleri adıyla gelen bu
görevliler, Amerikan ideolojisini halka aşılama programı uygulamak
amacındaydılar.

Barış gönüllülerinden istenen, Bir
Müslümanın Mekke’ye yönelmesi gibi, bir insanın Washington’a bakmasını
sağlayacak ideali bulmaktır.

BÖLÜM
IV

ABD
NEDEN TÜRKİYE’DE

Toplum Dışardan teknoloji ithal ediyorsa,
genellikle bu teknolojiye uygun ideoloji de ithal eder. Kimi durumlarda ise,
bir ideolojinin benimsenmesi güdümlü toplumsal değişmenin başlatıcısı olur.

“ABD neden Türkiye’dedir?”
sorusunun yanıtı, “ABD, Dünya’nın öteki ülkelerinde hangi nedenle
bulunuyorsa, bizde de o nedenle bulunuyor” olmalıdır.

22
Mayıs 1947 tarihli Kongre Kanunu
:

“Amerika Birleşik Devletleri
Kongresinin Senatosu ve Temsilciler Meclisi tarafından kanunlaştırılmıştır ki,
bir başka kanunun hükümleri ile çatışmadıkça Cumhurbaşkanı, Birleşik Devletlerin
çıkarına uygun mütalaa ettiği zamanlarda Yunanistan ve Türkiye’ye, bu hükümetlerin
talebi üzerine ve kendisinin tayin edeceği kayıt ve şartlarla, yardımda bulunabilecektir.”

Türkiye-ABD ilişkilerinde, emperyalist
sistem içinde Türkiye’ye verilmek istenen rol işte bu 1947 Antlaşmasıyla
başlar.

“Ulusun bağımsızlığını yine ulusun azim
ve karan kurtaracaktır.” Amasya Protokolü ile dünyaya böyle haykıran bir
ulusun, tam bağımsız bir Cumhuriyet kurduktan sonra, emperyalizme sığınması,
tarihin yargısında aklanamayacaktır…

BÖLÜM
V

SÖZLEŞMELERİN
TUZAĞINDA YA DA

BAĞIMSIZLIKTAN
BAĞIMLILIĞA-1-

“Tam bağımsızlık elbette, siyaset,
maliye, iktisat, adalet, askerlik kültür gibi her alanda tam bağımsızlık ve tam
özgürlük demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan yoksunluk,
ulusun ve ülkenin gerçek anlamıyla bütün bağımsızlığından yoksun olması demektir.”

“Amerikan yardımını, bir kere bizi şimdiden
istiklalimizden mahrum edeceği ve Amerikan himayesi altına koyacağı için
istemiyorum. Yardımın şartları malum: Amerikan Cumhurbaşkanından tutun da
derece derece ta Amerikalı radyo ve gazete muhabirlerine kadar birtakım
yabancılar, yardımın yerinde kullanılıp kullanılmadığım kontrol etmek bahanesiyle
bizim içişlerimize müdahale edeceklerdir.” M. Ali Aybar

“Büyük Amerika Cumhuriyeti’nin
memleketimiz ve milletimiz hakkında beslemekte olduğu yakın dostluk
duygularının yeni bir örneğini teşkil eden bu sevinçli olayı her Türk candan
alkışlamalıdır.” İ. İnönü

ABD Emperyalizmi’nin en büyük düşmanı, ulusal
kurtuluş eylemleridir.

Türkiye’nin 1940’larda girdiği emperyalist
tuzaklarından biri de, 1954 Askeri Kolaylıklar Antlaşması ve bunun
uzantılarıdır. Bu uzantının sonuncusu 1980 Savunma ve Ekonomik İşbirliği
Antlaşması (SEİA)dır.

ABD Emperyalizmi Ortadoğu’yu petrol
yatakları nedeni ile denetimde tutmak istemektedir.

(Emperyalizm kendini böyle koruyor; düşünsün
insanlar, ABD, petrol vs. enerji kaynakları nedeniyle mi Türkiye’nin
dibindedir, yoksa başka kaygıları da var mıdır?)

SÖZLEŞMELERİN
TUZAĞINDA YA DA

BAĞIMSIZLIKTAN
BAĞIMLILIĞA -II-

1964’deki Kıbrıs bunalımı sırasında,
Kıbrıs’a asker çıkarma kararı üzerine, zamanın Başkanı Johnson’un ünlü
mektubuyla da uyarılmıştık.

1974 Kıbrıs Harekâtı’ndan sonra da, ABD bizi
ambargo ile üç yıl cezalandırmıştı… Parasını ödediğimiz malzemeleri bile
yollamamıştı.

12 Eylül ve sonrası, emperyalizmin tuzakları
daha da arttı. Anayasa’sıyla; yeni düzenin kurumlarıyla, Türkiye’ye bağımsızlık
eğilimi kaybettirilmeye çalışıldı…

Türkiye, 1946 yılının 7 Eylül’ünde ilk kez
devalüasyonla tanıştı.

1947 yılının 11 Mart’ında da IMF’ye üye
olduk.

Türkiye, 1946’lardan bu yana genelde çoğunlukla
IMF’nin, Dünya Bankası’nın ve AID’nin önerilerine uymuştur. Ama krizden krize düşmüş,
borç batağına batmıştır.

1977 sonlarında kurulan Ecevit Hükümeti,
1978 Şubat’ında devalüasyona gider; faizleri artırır…

Dünya Bankası, İMF ve benzeri Uluslararası
kuruluşlar, uzun yıllar, bizim ağır sanayie değil, tarım sektörüne yatırım
yapmamızı önermişlerdir. Ancak, Türkiye’nin bu önerileri yeterince dikkate
almaması ve özellikle Sovyetlerle yapılan anlaşmalarla ağır sanayie önem verilmesi
(İskenderun Demir-Çelik, Seydişehir Alüminyum Kuruluşlarıyla, Orta Anadolu
Rafinerisi vb. gibi kuruluşlara yönelinmesi) nedeniyle olsa gerek, bu konudaki
baskı giderek yön değiştirir. Bu kez de “siz ağır sanayie değil, hafif
sanayie önem verin,” önerisiyle karşı karşıya bırakılırız.

1977 sonlarında, Dünya Bankasından bir uzman
gelir. Adı Kemal Derviş’tir.

Derviş, Dünya Bankası’nın Ecevit’in Ekonomik
Programı’nı öğrenmek ve ne yapması gerektiğini O’na duyurmak için gelmiştir.

ABD, Sovyet tehdidi ile, bizdeki sosyal
uyanışı ve ekonomik gelişmeyi denetim altına almak istemiştir. Emperyalizm için
asıl tehlike buradadır; ekonomik gelişme ve sosyal uyanıştadır. Özellikle bizim
gibi, Ulusal Kurtuluş Savaşırının görkemli utkusuna sarılan bir ulusun, dizginlenebilmesi
önemlidir. Ne diyordu Rockefeller, “… ekonomik yardım, onlardaki bağımsızlık
eğilimini arttırır, -Türkiye gibi – düşünülenin tersi sonuçlar yaratır…”

Özetle ekonomik yaşantısı ve politikası,
emperyalizmin kuruluşlarınca yönlendirilen ve denetlenen, parlamentosu ABD’nin
ya da IMF, Dünya Bankası gibi kuruluşların isteklerine göre yasa çıkarma yükümü
altında bulunan, genel olarak iç ve dış politikasını” tek başına saptayıp
uygulayamayan bir ülkenin, tam bağımsız ve egemen bir ülke olması ne kadar olanaklı
ise, Türkiye o kadar bağımsız ve egemendir.

SON
SÖZ’DEN ÖNCE

…bu gaflete bugün girmedik. Bu gafletin
temelleri 1947’lerde atıldı, yapıtaşları 1950’lerden sonra döşendi. Bu
gafletten uyanmak gerektiğini birkaç kez gördük. Johnson’un mektubu ile açılan
gözlerimiz ne yazık ki, Dickson Raporu ve 12 Mart’larla kapatılmak istendi. Ve
12 Eylül ile susturulduk.

Çınar Yayınları

4. Baskı