Leibniz’in Metafizik Teorisi

110

Leibniz’in Metafizik Teorisi
Modern felsefenin tarihindeki daha kritik bazı gelişmelere geçmeden
önce, onyedinci yüzyılın parlak Kıta Avrupası teorilerinden
sonuncusunu, Gottfried Wilhelm Leibniz’in (1646 – 1716)
teorisini ele alacağız. Leibniz Almanya’da doğdu ve Leipzig, Jena
ve Altdorf Üniversitelerinde çalıştı. Daha sonra birtakım diplomatik
görevlerde, önce Mainz Prensinin, Hannover hükümet
meclisinin ve nihayet, Prusya kraliçesinin hizmetinde bulundu.
Bütün hayatı boyunca matematik, fizik, felsefe, filoloji ve lingu –
istik, hukuk, tarih ve daha başkaca pek çok konuyla ilgili problemler
üzerinde çalıştı. Dünya üzerindeki pek çok âlim ve araştırmacıyla
bütün bu konularla ilgili problemler üzerinde yoğun
bir yazışma faaliyeti içerisinde oldu ve çok çeşitli problemleri
çözme yönünde önemli katkılar sağladı. Herhâlde en çok, kendisiyle
Newton’un diferansiyel hesap ilkelerini birbirlerinden bağımsız
olarak aynı anda keşfettikleri, matematik alanındaki çalışmalarıyla
tanınır. (Leibniz ve Newton’la ardılları bu alanda
öncülüğün kime ait olduğunu uzun yıllar boyunca çokça tartışmışlardır.
Mevcut deliller en sonunda öncülüğün hiçbirine ait
olmadığını, her ikisi de bir metamatik dâhisi olan Leibniz ve Newton’un
aynı teoriye birbirlerinden tamamen bağımsız olarak
erişmiş olduğunu göstermiştir.)
Leibniz’in felsefeye olan ilgisi üniversitedeki çalışmaları sı –
rasmda başladı. Diplomatik bir görevle Paris’te bulunduğu 1672
– 1676 döneminde, Leibniz önemli filozofların pek çoğuyla temas
kurdu. Hollanda ve İngiltere’ye kısa süreli seyahatlerde bulundu
ve bu arada Spinoza’yla görüştü. Fransa’da başta Malebranche ve
Antoine Arnauld olmak üzere, önde gelen Kartezyen filozofların
bazılarıyla ve tanınmış Fransız septiklerle tartışmalarda bulunmaya
başladı. Kartezyenizme, Spinoza’nm panteizmine ve
septiklerin olumsuz görüşlerine karşı çıkışının bir sonucu olarak,
Leibniz kendi teorisini zamanının önemli dergilerinde bir makaleler
dizisi içinde formüle etmeye koyuldu. Bu görüşler Leibniz’e
kendi metafizik sistemini geliştirme imkânı veren bir dizi
ihtilâfa yol açtı. Yaşadığı süre içinde, bu sistem onun tarafından
en açık ve en anlaşılır bir biçimde makalelerinde ve yazdığı yüzlerce
mektupta ortaya kondu. Locke’un Pierre Bayle’m ve başkalarının
teorilerine karşı yazdığı birkaç kitap yayınladı. Fakat
eserleri arasında en etkileyici olanlar, hiç kuşku yok ki, kendi
tezlerini ortaya koyduğu kısa serimlerdi. Yakın zamanlarda,
onun geride bıraktığı yazılarda görüşlerinin çok daha fazla sayıda
farklı ve ayrıntılı serimlerinin bulunduğu tespit edilmiştir. Çok
geniş bir bilgiye, fantastik bir belleğe ve parlak bir zekâya sahip
biri olarak, o teorilerini bütün hasımlarına karşı savunmaktan
büyük bir zevk aldı.
Leibniz Descartes, Spinoza ve Malebranche’ın teorilerinden,
özellikle de zihinle beden arasındaki ilişki konusunda rahatsız
olmuştu. O gerçekliğin doğası, onunla ilgili olarak bilebileceğimiz
hakikat türleri yoluyla incelendiği takdirde, daha tutarlı ve
daha makûl bir teori geliştirmenin mümkün olduğunu hissetti.
Doğru bilgimiz, ve bu bilginin doğru olma sebepleri, ona göre
bize gerçek dünya ile ilgili belirli birtakım özellikleri göstere –
çektir.
Leibniz için her doğru önerme söz konusu önermenin yükleminin
öznede içerildiği bir önermedir. Buna göre, örneğin
“Kırmızı bir gül kırmızıdır” önermesinde, “kırmızı” yüklemi
“kırmızı gül” öznesinde içerilir ve yüklem özneyle bir dereceye
kadar özdeştir. Bir önermenin doğru olup olmadığını keşfetmenin,
Leibniz’in mantık teorisindeki yolu, onu mümkün olduğu
takdirde, ya “A A’dır” ya da “AB A’dır” formunda bir özdeşlik
önermesine indirgemektir. Söz gelimi, “Bir kare kenarları eşit
olan bir dörtgen şekildir” önermesinin doğru olduğu, öznenin,
onun ne anlama geldiğini keşfedecek şekilde, analiz edilmesiyle
görülür. “Kare” terimi matematikte tanımlandığı zaman, onun
tanımı “kenarları eşit olan bir dörtgen şekil” hâline gelir. Dolayısıyla,
önerme fiilen “A (bir kare) A (kenarları eşit olan bir
dörtgen şekil)’dır” formunu alır. Önerme bir özdeşliği ifade ettiği
için doğrudur.
Doğru olan bir önermenin bir özdeşlik önermesi olması gerekir.
Bazı önermeler özdeşliklere kolayca indirgenebilir, ama bu,
önermelerin hepsi için söz konusu olmaz. Bu önermelerin hepsi –
nin birden doğru olması durumunda, bazı önermelerin açıkça, diğer
bazılarının ise zımnen özdeş olmaları gerekir. Bu, bazı durumlarda,
özellikle de matematikte, doğru önermelerin bir dizi
mantıksal adım yoluyla “A A’dır” veya “AB A’dır” formunda
özdeşlik bildiren önermeler olduklarının gösterilebildiği anlamına
gelir. Diğer alanlarda ise, doğru önermeler, terimlerin tam
ve gerçek tanımlarını bilemediğimiz için, özdeşlik formuna bu
şekilde indirgenemez. Fakat bir doğru önermeyi doğru yapan tek
bir koşul bulunduğu için, Leibniz’e göre bu önermelerin de, her
durumda bir dizi mantıksal adım yoluyla ispatlanamasalar bile,
özdeşlik bildiren önermeler olmaları gerekir.
Özdeşlik bildiren önermeler oldukları mantıksal olarak gösterilebilen
önermeler öncelikle mantık ve matematiğin önerme –
leridir. Bu önermelere, onlar Leibniz’e göre, bütün mümkün dünyalarda
doğru olmak durumunda oldukları için, “zorunlu”
önermeler adı verilir. Bu önermelerde terimler önermelerin ne
zaman ve nerede doğru olacaklarını bildiren hiçbir koşul ihtiva
etmezler. “2 + 2 = 4” gibi bir önerme dünyada başka her ne olursa
olsun, veya dünya varolsun ya da varolmasın, doğru olmak zorundadır.
Bu tür bâriz özdeşliklere indirgenemeyen diğer doğru önermelere,
onlar hüküm süren fiilî koşullara bağlı bulundukları için
“olumsal” önermeler adı verilir. Onlar bütün mümkün dünyalarda
doğru olsaydılar eğer, onlarm apaçık özdeşlikler oldukları
gösterilebilecekti. Buna göre, “Bir köpek dört-ayaklı bir yaratıktır”
önermesi doğrudur, fakat köpeklerin belli birtakım özelliklere
sahip oldukları bir dünya için doğrudur, aksi takdirde doğru
değildir. “Güneş bugün parlamaktadır” önermesi, dünyada belirli
bir zamanda ve yerde hüküm süren özel koşullardan dolayı,
doğrudur. Bu dünyada hüküm süren ve sürecek olan bütün koşulları
bilmediğimiz ve anlamadığımız için, doğru olumsal önermeleri
özdeşlik bildiren önermelere indirgeyemiyoruz. Zira bu,
bizim sahip olmadığımız sonsuz bir bilgi ve sınırsız bir yeteneği
gerekli kılar. Sadece Tanrı’dır ki, bütün olumsal önermelerin neden
doğru olmaları gerektiğini görebilir ve onların hepsini özdeşlik
önermeleri olarak değerlendirir.
Bütün olumsal doğruları özdeşlik önermelerine indirgemeye
muktedir olmasak da, Leibniz’e göre, doğruluk koşullarının bize
doğru önermelerin öznelerinin doğasıyla ilgili olarak önemli bir
şeyler söylediklerini görebiliriz. Doğru önermelerin neden
doğru olduklarmı gösteren bir gerek ve yeter sebebin olması gprekir
(Leibniz’in meşhur yeter sebep ilkesi): “Hiçbir şey sebepsiz
veya hiçbir sonuç nedensiz değildir. Aksi takdirde, a priori
(deneyimden bağımsız) olarak kanıtlanamayan veya özdeş doğrulara
indirgenemeyen bir doğru olurdu. Fakat bu da her zaman, ya
belirtik olarak ya da zımnen özdeş olması gereken, hakikatin doğasına
aykırıdır.” Hakikatin doğasına göre yeter sebep, olumsal
bir önermenin yükleminin öznesinde içerilmesi gerektiği şeklinde
olmalıdır. Her doğru olumsal önermenin öznesi, ona yüklenebilen
her yüklemi içermeli ve açıklamalıdır. Buna göre, söz
gelimi benim köpeğimle ilgili olarak kurulabilen her doğru
önermenin -onun siyah ve beyaz olduğu, dünyaya 1963 yılında
geldiği, köpek mamasından nefret ettiği, 12 Mart 1970’te postacıya
havladığı benzeri her önermenin- köpeğim olan özne kendi
özü ya da doğasmda ona yüklenebilecek herşeyi içerdiği için,
doğru olması gerekir.
Leibniz’i kendi metafizik teorisini formüle etmeye sevkeden
şey olumsal önermelerin doğasına dair işte bu analizdir. Doğru
olumsal önermelerin özneleri nelerdir? Onlar Leibniz’e göre,
kendilerinden söz edebildiğimiz veya konuşabildiğimiz bireysel
şeyler veya tözlerdir. Bu tözlerin, kendi içlerinde bir şekilde sahip
olabilecekleri bütün yüklem ya da özellikleri içerme karakte –
ristiğine sahip olmaları gerekir. Yoksa onların özellikleriyle
ilgili doğru önermeler, öznenin yüklemi içermesi nedeniyle
doğru olmayacaktır. Köpeğimle ilgili doğru önermeleri olumlayabilmemin
sebebi, dolayısıyla, köpeğimin sadece bir önermedeki
bir terim değil, fakat bir töz olarak sahip olabileceği bütün
özellikleri kendisinde içermesi olmalıdır. Onun bu özelliklere
sahip olmasının veya olabilmesinin sebebi, onun doğasından çıkmalıdır;
aksi takdirde, özellikler onda fiilen içerilemeyecektir.
Onun geçmişte sahip olmuş olduğu, şimdi sahip olmakta olduğu
ve gelecekte sahip olacağı bütün özelliklerin, Leibniz’e göre onda
içerilmesi gerekmektedir. O, bu onun doğasının ayrılmaz bir parçası
olduğu için, siyah ve beyazdır. Bütün bunlar onun doğasının
birer parçası olduğu için, o şimdi yere uzanmıştır, üç dakika önce
havlamıştır, yarın sabah 6: 48’de bir tavşan avlıyor olacaktır.
Gerçek dünyayı meydana getiren tözlere, “monadlar” adı verilmektedir.
Doğru bir önermenin öznesi olan herşey bir monad –
dır. Bu monadlar insanları, hayvanları, yefleri, şeyleri, bütün
bunların parçalarını kapsar. Monadların, atomların tam tersine
şekil veya büyüklükleri yoktur. Onları karakterize eden şey, bunun
yerine bu monadların etkinliğe, ve dolayısıyla, onlara yüklenen
özelliklere sahip olmaya muktedir olmalarıdır. Her biri kendisine
bir şekilde yüklenebilen bütün özellikleri ihtiva eden monadlar,
etkinlik merkezleridirler. Her monadın “penceresiz”
olması gerekir, yani o bütün özelliklerini, dışarıdan almak yerine,
Vssm&suuiit i t e î . aksi tak&ttte, yiVJ^mkri tanede
içeriliyor olmaz. Dolayısıyla, her ne kadar “çivi” monadı
“çekiç” monadı tarafından çakılıyor ve “çivi”nin konumu ve
şekli gibi özellikleri çekiç tarafmdan değiştiriliyor gibi görünse
de, bu gerçekte hiç söz konusu olmaz. Çivi, mümkün ve fiilî bütün
özellikleri kendisinde ihtiva etmelidir; yoksa, çiviyle ilgili
olarak olumlanan bütün doğru önermeler doğru olmayacaklardır.
Şu hâlde, her monad fiilen kendine yeten bir evrendir. Fakat,
verili bir monadla ilgili olarak, bir monadın başka bir monadla
olan ilişkisini ifade eden, söz gelimi “Köpeğim Hükümet Binası
değildir”, “Köpeğim bir gezegen değildir”, “Köpeğim Jül Sezar’a
havlamadı” benzeri doğru bir önerme olumlanabildiği için,
o aynı zamanda başka her evreni “içerir”. Her monad başka her
monadla ilişkilidir, fakat arızî ya da dışsal olarak değil de, özsel
olarak ilişkilidir. Bu, bir monadın başka bir monadla olan ilişkisinin,
onlardan biri ya da diğeriyle ilgili dışsal bir olgunun değil,
fakat birincinin içsel doğasınm bir sonucu olduğu anlamına gelir.
Köpeğimin doğası onun başka herşeyle olan ilişkisini ihtiva etmelidir,
aksi takdirde onun ilişkileriyle ilgili doğru önermeler,
yine doğru olmaz. Dolayısıyla, onun monadıyla başka her monad,
evrendeki başka herşeyle olan ilişkileri yoluyla bütün bir evreni
ihtiva eder. Öyleyse, her monadın evreni kendi tarzında “yansıttığı”
söylenebilir. Her bir monad aynı evrenin bir ifadesidir,
“fakat ifadeler farklı noktalardan görülen aynı kasabanın perspektifindeki
temsil ya da resimler gibi, yetkinlik bakımından
farklılık gösterirler.”
Her monad kendine yetiyorsa, ve her biri evrenin geri kalanını
kendi tarzında yansıtıyor veya resmediyorsa, resimlerin tutarlılığını
ve benzerliğini açıklayan şey nedir? Bütün monadlar kendilerine
yeter oldukları için, hiçbiri bir diğerini etkileyemez. Ama
benim köpeğim yanından koşan bir tavşana havlayabilir. Köpeğimin
monadı kendine yeter olduğu için, doğasının onu bunu yap –
maya zorladığı her seferinde, o tavşanın nerede olduğunun hiçbir
önemi olmaksızın, tavşana havlar. Bununla birlikte, o tavşana sadece
tavşan onun yakınında olduğu zaman havlamaktadır. Monad –
ların ahenkli etkileşimi, onların doğaları gereği, içlerinden birinin
diğeri üzerindeki eyleminin sonucu olmadığı gibi, dışarıdan
birinin onlar üzerindeki etkisinin sonucu da değildir. Leibniz bunun
açıklamasının monadlar arasında önceden kurulmuş olması
gereken bir ahenk olduğunda ısrarlı oldu. Onların doğaları, hepsinin
birden ezelî-ebedî bir ahenk içinde olmalarını sağlayacak
şekildedir. Buna göre, bütün monadlar kendi türleri içinde yetkin
oldukları için, söz gelimi benim Jones’la (kendi monadımın doğası
gereği), o (kendi monadının doğasına bağlı olarak) benden
1000 mil uzakta olduğu zaman, tanışmam söz konusu olmaz.
Monadlarımız birbirlerini hiçbir zaman etkilemeseler de, önceden
kurulmuş modellere göre, hep ahenkli bir biçimde hareket
ederler. Ve dolayısıyla, benim monadım için doğru olan evrendeki
bütün diğer monadlara göre doğru olanı yansıtır ve onlarla
uyumlu olur.
Önceden kurulmuş ahenk teorisinin, Leibniz, zihinle beden
arasındaki ilişki konusunda, gerek Descartes ya da gerekse Malebranche’m
teorisinden çok daha tatmin edici bir teori sağladığında
ısrar etti. Zihin ve bedenden her ikisi de, farklı monadlar olup,
birbirlerini etkilemezler. Buna göre, bedenimde bir olay vuku
bulduğu, söz gelimi bir raptiye üzerine oturduğum zaman, zihnimde
de bir olay, acı hissetme olayı söz konusu olur. Bedendeki
hareket zihinsel olaya ne neden, ne de vesile olmuştur. Fakat iki
olay önceden kurulmuş bir ahenk içinde olduğundan, bir alandaki
olaylar diğer alandaki olaylara, (Descartes’ın kozalaksı bez teorisinde
olduğu gibi) gizemli bir temas noktası veya
(Malebranche’m teorisindeki gibi) bir tanrısal müdahaleyi gerektirmeksizin,
tekabül eder.
Leibniz görüşünü açıklamak için, zihin-beden ilişkisini mü –
kemmelen uyuşan, yani tam tamına aynı zamanı gösteren iki saat
yoluyla örnekler. Saatlerdeki ahengin üç sebebi olabilir. Herşeyden
önce, saatler birbirlerine birinin eylemleri diğerinin eylemlerini
etkileyecek şekilde bağlanmış olabilir (Descartes’ın etkileşim
teorisi). İkinci olarak, saatler üzerinde, onlarm tam olarak
uyuşmalarını sağlayacak şekilde, eylemde bulunan bir fail var
olabilir (Malebranche’ın aranedencilik öğretisi). Ve nihayet, saatler
hep aynı zamanı gösterecek şekilde, başta kusursuzca imal
edilmiş veya olabilecek en iyi şekilde kurulmuş olalibilirler. Leibniz
saatler olarak anlaşılan zihin ve bedeni kullanarak, Descartes’m
karşılıklı etkileşim teorisinin, bir tözün diğerinden tamamen
farklı olması nedeniyle, “bu tözlerin birinden diğerine geçen
maddî parçacık veya özellikleri, ya da maddî olmayan nitelikleri
tasarlayamadığımız için” terkedilmesi gerektiğini savundu. Malebranche’ın
teorisi de, ona göre, tek tek her olaya sürekli olarak
müdahale eden Tanrı telâkkisi dikkate alındığında, makûl değil –
dir.
Öyleyse, geriye sadece benim hipotezim, bu tözlerden her birini [zihin ve
bedeni] en baştan kusursuz bir biçimde oluşturmuş ve her biri sadece, kendi
varlığıyla birlikte almış olduğu yasalannı takip etmek suretiyle, sanki aralarında
karşılıklı bir etkileşim varmışcasına veya Tanrı, genel işbirliğine ek
olarak, elini onların üzerinden hiç eksik etmiyormuşcasma, diğeriyle uyuşacak
şekilde, mutlak bir dakiklikle yöneten bir ilâhî tertip tarafından önceden
tesis edilmiş ahenk yolu kalmaktadır.1
Leibniz’in The Philosophical Works of Leibnitz{lr. by George Martin
Duncan), Tuttle Morehause & Taylor, New Haven, vol. XV. ss. 92-93’te yer
alan “A Letter of Leibnitz on his Philosophical Hypotthesis and the Curious
Problem Proposed by his Friends to the Mathematicians” (1696) adlı
mektubu. Pasaj, Smith and Grene, From Descartes to Locke (Phoenix,
Chicago, 1960), s. 304’te de bulunmaktadır.
Demek ki, Leibniz’in “Gerçeklik nedir?” sorusuna verdiği cevap,
gerçekliğin, her biri, kendi doğasının yasaları dolayısıyla, bü –
tün diğer monadlarla birlikte, önceden kurulmuş bir ahenk içinde
davranan, birer etkinlik merkezi olan monadlardan oluştuğu
şeklindedir. Bütün bir monadlar sisteminin bir gerek ve yeter sebebi
olmalıdır; o hâlde, varolan monadlar dünyasının nedeni ya da
sebebi olan bir Varlığın, bir Tanrı’nın varolması gerekir.
Tanrı, mümkün bir dünyanın bütün gerek koşullarına ek olarak,
bütün mümkün monadları, ezelî-ebedî bir perspektiften biliyordu.
O bu evrende varolan fiilî veya gerçek dünyayı, bütün
imkânları göz önüne alarak seçti ve ahenk içinde yarattı. Bu
dünya, temelde Tanrı onu bütün imkânlar içinden seçmiş olduğu
için, mümkün dünyaların en iyisidir. Daha iyi bir imkân olsaydı
eğer, herşeyi bilen yetkin varlık olarak Tanrı onu seçmiş olacaktı.
Bütün mümkün dünyaların en iyisi olan bu dünya ‘en yüksek düzene
haiz, en büyük çeşitliliği olan” dünyadır. Başka bir dünya,
daha az sayıda monad ihtiva etmesi veya kusursuz bir ahek yerine,
sınırlı bir ahengi olması anlamında, muhtemelen daha kötü bir
dünya olacaktı. Söz gelimi, onun Amerika Birleşik Devletleri ‘nin
onyedinci cumhurbaşkanı olan “George Washington” diye bir
monadı olsaydı, bu monad dünyadaki bütün diğer monadlarla
ahenkli olmayacaktı. Tamı eğer bu dünyadaki bütün monadları
bir eksiğiyle, sözgelimi dikkate değer bir câni eksiğiyle ihtiva
eden bir dünya yaratmış olsaydı, böyle bir dünya şimdiki dünya –
dan daha az çeşitliliği ve ahengi olan bir dünya olmuş olacaktı. O
hâlde, bütün mümkün dünyalarm en iyisi varolan, ve bütün mümkün
monadların en fazlasmı önceden kurulmuş bir ahenk içinde
ihtiva eden dünyadır.
Leibniz’in metafiziksel sistemi gerçekliği, her biri kendi doğasının
yasalarına göre davranan etkinlik merkezlerinin ya da
monadların ahenkli bir sistemi olarak resmeder. Sistemin nihaî
sebebi, Tanrı’nın onu seçmiş olmasıdır. Tamı onu, çeşit ve düzen
bakımından mümkün dünyaların en iyisi olduğu için, seçmiştir.
Leibniz, bu sistemin, filozofların gerçekliğin doğasıyla ilgili
olarak sormuş oldukları bütün sorulara cevap verdiğini iddia ediyordu.
O gerçekliğin ne olduğunu ve neden olduğu gibi olduğunu
açıklamaktadır. Dünya ile ilgili olarak bildiğimiz bütün olgularla
uyumlu olan bir açıklama sunar. Ve de daha önceki metafizik
sistemlerin tutarsızlıklarından ve tehlikeli dindışı görüşlerinden
sakınır.
Leibniz’in teorisinin tözler arasındaki karşılıklı etkileşimle
ilgili gündelik deneyime aykırı olduğu, elbette söylenebilirdi.
Fakat böyle bir itiraza Leibniz maddeye beslenen bildik inancın
tutarsız olduğu karşılığını verecektir. Var ya vakıa olarak görünen
her ne olursa olsun, farklı tözler karşılıklı bir etkileşim
içinde olamazlar. Leibniz tarafmdan öne sürülen teori makûl görünmeyebilir,
fakat o böyle bir durumda teorisinin başka bir metafizikçinin
teorisinden daha az makûl olmadığına işaret eder.
Monadları görmeyebiliriz, onların tamamen kendine yeter ve bütün
özelliklerinin nedeni olduklarına inanmak bize çok zor gelebilir.
Bununla birlikte, Leibniz teorisinin gerçeklikle ilgili
olarak bilebildiğimiz bütün hakikatler için tutarlı bir açıklama
sunduğunda ısrar etmiştir. O, duyumlanan veya duyumlanmayan
bütün özellikler her bireysel monadm doğasından çıkacağı için,
sadece matematiksel özellikler yerine, bir şekilde deney imlediğimiz
bütün özelliklerin gerçekliğini teslim eden bir teoriydi de.
Ve nihayet, Spinoza ve Malebranche’m da savunmuş oldukları
gibi, deneyimimizden hareketle bu metafiziksel teoriyle bağdaşmaz
olan hiçbir delil ortaya konamaz. Öyleyse, Leibniz’inki gibi
bir metafiziksel sistem sağduyunun bakış açısından inanılması
güç bir teori gibi görünebilmekle birlikte, teorinin sahibi onun
gerçekliğin doğasına ilişkin olarak bütünüyle tutarlı olan ve çürütülemeyen
bir açıklama temin ettiğini öne sürebilirdi ve nite –
kim Leibniz de, bunu yapmıştır.
Leibniz’in teorisinin filozoflar üzerinde, özellikle de Alman
Üniversitelerinin onsekizinci yüzyıl boyunca neredeyse resmî
öğretisi hâline geldiği Almanya’da, büyük bir etkisi oldu. O Voltaire
tarafmdan (bu dünyanın mümkün dünyaların en iyisi olduğu
görüşünün vuku bulan bütün kötülükler dikkate alındığında aklı
başmda bir insan tarafmdan kabul edilemeyeceğini gösterdiği)
Candide’de alaya alınıncaya, ve bütün metafizik sistemlere yönelik
hücumunda Kant tarafından eleştirilinceye kadar, moda teori
olarak kaldı.