Küresel Siyaset

Hugo Grotius
(1583-1645), Westphalia Anlaşmaları
ile ülkelerarası ticaretin giderek artması nedeniyle bu alanı düzenleyecek bir
hukuk sisteminin zorunluluğuna işaret etmiştir. Grotius bu ilişkiyi doğal
hukuktan çıkardığı ilkelerle açıklamaya çalışmıştır.

Uluslararası İlişkiler
Kuramları

İdealizm

Barışa dönük idealist düşüncelerin sonucu olarak ortaya çıkmıştır.
İdealizmin özünde savaşın artık dünya siyasetine yön vermemesi gerektiği, devletlerarasındaki
ilişkilerin karşılıklı diyalog ve uzlaşma yoluyla çözülebileceği düşüncesi
bulunur.

Realizm

Ulusal çıkar esası üzerine oturur. Realizmin temelinde
devletleri insan doğası ile özdeşleştirme anlayışı vardır. Her devlet,
uluslararası platformda kendi çıkarlarını en üst düzeyde gerçekleştirmek için
çalışır.

Marksizm

Uluslararası alandaki gelişmeleri de ekonomik temelli olarak
açıklar. Marksistler, mevcut uluslararası düzeni, devletler arasındaki eşit ilişki
alanı olarak değil güçlü olanın güçsüz üzerinde kurduğu mutlak tahakküm şeklinde
algılarlar.

Eleştirel Kuram

Uluslararası ilişkilerin yalnızca devletlerin tekeline bırakılamayacağı,
bunların yönettikleri halkların da mümkün olan en fazla şekilde sürece katılması
gerektiği anlayışından hareket eder. Eleştirel kurama göre uluslararası ilişkiler,
devletler tarafından biçimlendirildiği, alt kimlik grupları bu sürecin dışında
bırakıldığı takdirde özgürlük ve demokrasi bağlamında bir kayıp yaşanır.

Uluslararası Sistemin Doğuşu

Bu konuda ilk normatif düzenlemelerin yapıldığı 1648 tarihli
Westphalia Anlaşmalarına dek gider.
Bir bakıma, bugün oluşan uluslararası sistemin temellerinin 1648 tarihinde
ortaya çıktığı söylenebilir. Otuz Yıl Savaşları sonrasında 1648’de Westphalia
Anlaşmaları aracılığıyla coğrafi açıdan kendi alanlarında özgürce hareket
etmeyi ve birbirlerinin sınırlarına saygı göstermeyi kabul eden prenslikler,
egemenliğin karşılıklı kabulüne dayanan modern devletler sisteminin temellerini
atmışlardır.

1648’den sonra sistemin merkezine yerleşen egemenliğin, iç
ve dış olmak üzere iki boyutunun olduğu söylenebilir. İç
egemenlik
, devletin yönettiği topraklar, yani ülkesi ve halkı üzerinde
her bakımdan son sözü söyleyebilme yetkisine sahip olduğunu ifade eder. Dış egemenlik ise devletin başka devletlerle eşit
statüde bulunduğunu ve uluslararası faaliyetlerinde tam bağımsız olduğunu anlatır.

ABD Başkanı Woodrow Wilson’un
önerisiyle 10 Ocak 1920 tarihinde Milletler Cemiyeti
(Cemiyet-i Akvam) kurulmuştur. Milletler Cemiyetinin başlıca amacı, ülkeler
arasındaki sorunların, yeni bir savaşa meydan bırakmadan barışçı yollarla
çözülmesini sağlamaktır.

Bolşevik Devrimi sonrasında kurulan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği
(SSCB) ise kısa sürede Doğu Avrupa ve Orta Asya başta olmak üzere pek çok
bölgeyi kendi hegemonyası altına almıştır. SSCB sahip olduğu komünist ideolojiyi
yayma mücadelesi vererek Batılı ülkelerin karşısında ciddi bir rakip olarak
belirmiştir.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında dünya ölçeğinde düzeni ve barışı
koruyacak kurumların oluşturulmasına yönelik tartışmaları da başlatmıştır.
Nitekim İkinci

Dünya Savaşı’nın bitişinden hemen sonra 26 Haziran 1945’te
imzalanan Birleşmiş Milletler Anlaşmasıyla
bu çabalar ilk sonucuna ulaşmış olmaktadır.

Aynı süreçte, insan haklarının hukuksal zemine aktarılması
için evrensel ölçekte çabalar da su yüzüne çıkmıştır. 10 Aralık 1948 tarihinde
BM Genel Kurulu’nca onaylanan İnsan Hakları Evrensel Bildirisi aracılığıyla da
söz konusu anlayış, devletlerle uluslararası toplum açısından bağlayıcılık taşıyacak
şekilde genişletilmiştir.

BM, ulus-devletlerin oluşturduğu bir sistem düşüncesine dayanır.

BM’nin “ana tartışma forumu” olan Genel Kurul’a tüm üye ülkeler
katılma hakkına sahiptir. Her üyenin bir oyu vardır.

Güvenlik Konseyi ise
beşi daimi (ABD, Rusya, Çin, İngiltere ve Fransa), onu iki yıl için seçilen
geçici on beş üye ülkeden oluşur. Konsey, üye sayısının beşte üçüyle (yani
dokuz oyla) uluslararası barış ve güvenlik konularında karar alabilir.

Ekonomik ve Sosyal Konsey,
BM’nin ekonomik ve sosyal alanlardaki önceliklerini belirleyen ve çalışmalarını
planlayan ana organdır.

BM’nin ana yargı organı ise Uluslararası Adalet Divanı’dır.
Divan, her biri farklı ülkeden gelen toplam on dört yargıçtan oluşur.

BM Anlaşması’nın altına imza atan ulus-devletler, bir bakıma
kendi hükmettikleri coğrafi alan içinde sınırsız bir özgürlüğe sahip olmadıklarını
ve her şeyden önce evrensel insan hakları anlayışıyla bağlı olduklarını
kabullenmişlerdir.

SOĞUK SAVAŞ SONRASI
DÜNYADA DEĞİŞEN DENGELER

İkinci Dünya Savaşı’nın bitişi, dünya ölçeğinde ülkelerin iki
temel kutba ayrılmasına neden olmuştur. Bir tarafta, en güçlü temsilcisinin Amerika
Birleşik Devletleri (ABD) olduğu liberal demokratik ülkeler bulunur. Diğer
tarafta ise Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) öncülüğünde Doğu

Bloku tabir edilen sosyalist devletler, bir başka deyişle
demir perde ülkeleri yer alır.

ABD’nin başını çektiği gurup 4 Nisan 1949’da Washington Anlaşması
aracılığıyla

Kuzey Atlantik Anlaşması Örgütünü (NATO)
oluşturmuşlardır.

SSCB’nin başını çektiği gurup ise 14 Mayıs 1955’te Varşova Paktı’nı kurdular.

Bu iki blok, uzun süre silahlı çatışmaya girmeksizin tüm
dünyada savaş gerginliğini diri tutmayı başarmışlardır. Tarihte bunun adı soğuk savaştır.

1985 yılında Sovyetler Birliği’nin başına geçen Mihail Gorbaçov, glasnost
ve perestroyka politikalarını uygulamaya sokmuş ve
ülkesi içindeki siyasal özgürlükleri genişletmeye çalışmıştır. Farklı Doğu
Bloku ülkelerinde halktan kaynaklanan değişim hareketleri sosyalist ülkeler
içinde çatlaklar oluşmasına neden olmuştur.

1980’lerin sonlarından itibaren Polonya, Romanya,
Çekoslovakya gibi ülkelerde halk ayaklanmaları çıkmış ve komünist rejimler yıkılmıştır.

Berlin Duvarının 9 Kasım 1989’da yıkılması, İkinci Dünya
Savaşından sonra birbirlerinden ayrılan Batı Almanya ve Sosyalist Doğu Almanya
yeniden birleşmiştir.

1980’lerin başında SSCB ekonomisi olumsuz sinyaller
veriyordu. Bunun farkına varan ABD Yıldız
Savaşları
projesini başlatarak, ekonomisi zayıf olan SSCB’yi köşeye
sıkıştırmıştır. Yıldız Savaşları projesinin ekonomik külfeti SSCB’nin üzerinde
baskı kurduğu doğu bloku ülkelerinden çekilmesine neden oldu. Bunun sonucunda
Varşova Paktı hızlı bir çözülmeye girdi.

Yeni Dünya Düzeni

Varşova Paktı’nın dağılmasından sonra doğu Avrupa’daki
ülkeler liberal ekonomiye geçti. Bunun sonucunda da çift kutuplu dünya sona
erdi. ABD liderliğindeki tek kutuplu dünya düzeninin, yeni dünya düzeni
inşasına geçildi. Fukuyama bu
gelişmeye tarihin
sonu
demiştir.

Soğuk Savaşın sona ermesi dünyaya barış getirmedi. Aksine,
yıllardır birikmekte olan gerilim çatışmaya dönüştü. Balkanlarda yaşanan Sırp
katliamları bunun ilk örnekleridir. Huntington
bu gelişmeleri medeniyetler
çatışması
kavramı altında açıklamaya çalışır. İddiasına göre dünya
bundan böyle ekonomik temelli değil, inanç, kültür temelli çatışmaların içine
girecektir.

Türkiye ve İspanya bu teze karşılık olarak Batı ile İslam
dünyası arasındaki diyalog ve iş birliği imkânlarını artırmak için Medeniyetler İttifakı
projesini başlatmışlardır.

Ekonomik ve askeri anlamda rakipsiz kalan ABD, 2000’li
yıllardan itibaren direkt olarak İslam coğrafyasını hedef alarak askeri harekâtlara
girişmiştir. Afganistan ve Irak’ın işgali bu yöndeki çalışmalarıdır.

KÜRESELLEŞME SÜRECİNDE SİYASET

Küreselleşme, en genel şekilde, dünya ölçeğinde ülkeler ve
toplumlar arasında kültürel, siyasal ve ekonomik etkileşimlerinin giderek
artması, dolayısıyla insan topluluklarının giderek birbirlerine daha fazla
yaklaşması anlamına gelir.

Marshall McLuhan,
bu durumu, küresel köy kavramı aracılığıyla açıklamaktadır.

Küreselleşme, ekonomik, siyasal ve kültürel ögeleri olan bir
süreçtir.

Immanuel Wallerstein,
kapitalist ekonomik ülkeler ve bölgeler arası mal, sermaye ve insan gücü akışının,
ulusal farklılıkları ortadan kaldırdığını savunmaktadır.

Ülkeler arasındaki ekonomik etkileşimin artması anlamında
küreselleşmenin tarihinin kapitalizmin doğuş yıllarına dek gittiği
görülmektedir. İlk küreselleşme süreci, kapitalist temellere dayalı bir dünya
sistemin ortaya çıktığı 1450-1650 yılları arasındaki döneme uzanır.

İkinci dalga, emperyalizmin dünya ölçeğinde belirleyici bir
konumu elde ettiği

1650-1900 yılları arasını içine alır. Bu süreçte, zengin
emperyalist ülkeler dünyanın geri kalanını kendi çıkarları doğrultusunda
kontrol etme eğilimine girmişlerdir. Son ve en büyük küreselleşme dalgası ise
1970’lerde başlayan ve hâlen dünyanın neredeyse her tarafına ulaşan ve ekonomik
ilişkileri büyük ölçüde dönüştüren üçüncüsüdür.

Küreselleşmenin kültürel boyutu, farklı ülkelerin
kültürlerinin giderek daha fazla şekilde birbirine benzemesidir. Bu duruma, en
belirgin örnek olarak İnternet teknolojisi verilebilir.

Roland Robertson,
bu süreci anlatmak üzere küreselleşme ve yerelleşme sözcüklerini birleştirerek küyerelleşme kavramını kullanır. Buna göre, dünya ölçeğinde
yerel kültürel unsurlara yönelik ilginin artması, aslında küreselleşmenin doğurduğu
bir olgudur.

Küreselleşme sürecinde ulus-devletler, kendilerini giderek
daha fazla şekilde uluslararası sistemin parçalarından biri olarak görme eğilimi
içine girmektedir.

Ayrıca, bu süreçte, toplumsal ve siyasal yaşamı yönlendirmek
için devletin tek başına yeterli olmayacağına, vatandaşların karar alma
süreçlerinde daha fazla söz sahibi olmalarına yönelik yaklaşımlar güçlenmiştir.
Bu süreçte, yönetişim gibi kavramlar aracılığıyla
vatandaşların kendileriyle ilgili kararların alınması açısından devlet
yönetimini daha fazla etkileyebilmeleri söz konusudur.

Bu süreçte ön plana çıkan kavramlardan bir diğeri de uluslararası toplum olmaktadır. Söz konusu kavram ile
özellikle insan hakları ihlalleri söz konusu olduğunda yalnızca devletlerin
belirleyici olamayacağı, bunun yanında, tüm insanlığın devreye girebileceği
vurgulanmaktadır.

Bu anlamda, insanî müdahale
kavramı aracılığıyla bir devlete evrensel ve ahlakî ilkeler doğrultusunda
silahlı güç kullanılabilmesinin önü açılmış olmaktadır.

ULUSÜSTÜ SİYASAL
ÖRGÜTLENMELER

İkinci Dünya Savaşı sonrasında ekonomileri harap halde olan
Almanya Fransa, bir yanda SSCB odaklı komünizm tehdidi, diğer yanda ise ABD
hegemonyası tehdidi arasında kalmış ve bunun sonucunda da zoraki işbirliği
yapmışlardır.

1951 yılında Almanya ve Fransa, aralarına İtalya, Belçika,
Hollanda ve Lüksemburg’u alarak İtalya’nın başkenti Roma’da Avrupa Kömür ve
Çelik Topluluğu (AKÇT) Anlaşmasını imzalamışlardır.

1957 yılında adı geçen ülkeler tarafından gümrük birliği
yönünde düzenlemeler yapan Avrupa Ekonomik Topluluğu ve nükleer enerji
konusunda çalışan Avrupa

Atom Enerjisi Topluluğu kurulur.

1967 yılında imzalanan Brüksel Anlaşması ile de daha önce
oluşturulan üç

ayrı topluluk Avrupa Topluluğu (AT) adıyla tek çatı altında
toplanmıştır.

Başlangıçta ekonomik kaygılarla yolan çıkan AT zaman içinde
iş birliğinin genel çerçevesini önemli ölçüde genişletmiştir. Örneğin, 1985
tarihli Schengen Anlaşması’yla üye devletler arasında pasaportsuz
geçiş ve yolculuk yapabilme imkânı sağlanmıştır. 1986 yılında Avrupa Tek Senedi
imzalanmış ve yapılanmanın ilerleyen süreçte daha geniş bir boyut kazanmasının
önü açılmıştır. Aynı yıl Avrupa bayrağı da kullanılmaya başlanmıştır.

7 Şubat 1992’de imzalanan Maastrich Anlaşması aracılığıyla
AT adı yerine

Avrupa Birliği adının kullanılması benimsenmiştir. 2002 yılında
da Birlik üyesi ülkelerin ortak para birimi olan avro (euro) kullanılmaya başlanmıştır.

Avrupa Birliği projesinin asıl önemi, uluslararası değil,
ulusüstü şeklinde nitelendirilebilecek bir oluşum olmasından kaynaklanır. Ulusüstü
kuruluş olarak AB kendi karar alma mekanizmalarına sahiptir. Dolayısıyla AB’nin
yetkili organları tarafından alınan kararlar üye devletler için bağlayıcılık taşır.
AB, üye devletleri kapsayan bir ortak hukuk sistemi oluşturmuştur.

AB’nin yasama işlevi, Avrupa Parlamentosu tarafından
yerine getirilir.

Parlâmento yasama işlevini Avrupa Birliği Konseyi ile
birlikte yürütür.

Yargı ise temel hak ve özgürlüklerin korunmasını sağlayan Avrupa
Adalet Divanı
’nın elindedir.

ULUS-DEVLETİN GELECEĞİ

Uluslararası anlaşmalar ulus-devletlerin egemenlik haklarını
kısıtlar ve bunun sonucunda ulus-devlet kavramı zayıflamaya başlar. Asıl
yıpratıcı etki, küreselleşme ile birlikte yaşanır. Evrensel bağlamda
değerlendirilen insan hakları kavramı ulusları tektipleştirmektedir. Bunun
doğal sonucu olarak ulus-devlet kavramı yine değer kaybeder.

Günümüzde devletler, ekonomik açıdan bir karar alırken altına
imza koydukları uluslararası ekonomik anlaşmaları daha fazla dikkate almak
zorunda kalırlar.

Siyaset Bilimi
Editör: Davut Dursun & Mustafa Altunoğlu

Anadolu Üniversitesi yayını