KURANI KERİM

287

 

KURANI KERİM

 

İslam’ın kutsal
kitabının adlarından biri ve özel adıdır. Kur*an-ı Kerim’e bu ad, yi­ne
Kur’an-ı Kerim tarafından verilmiştir. Kelime olarak, üzerinde çeşitli görüşler
öne sürülmüş; kimileri Arapça bir kelime olduğunu belirtirken, kimileri Aramipe
kökenli bir ad olduğu kanısında bulun­muşlardır. Ferra, ‘karine’ kelimesinin ço­ğulundan
tu rediğini belirterek, anlamım^ “benzeyiş” olduğunu, bunun da
Kur’an-ı Kerim’in bir bölümünün bir bölümüne ‘karine’ oluşundan kaynaklandığım
söy­ler. Eş’arî, ‘karn’ fiilenden türeme bir ke­lime olduğunu ve’ bir şeyi
diğerine yaklaş­tırıp bitiştirmek* anlamına geldiğini belir­tir. Zeccac,
‘kar-a’ kelimesinden türemiş, toplayıp bir araya getirme anlamında bir kelime
olduğu düşüncesindedir, lihyani, ‘kar-a’dan türemiş olduğunu ve bu kök
kelimenin de’ tela/okumak’ anlamını taşı­dığını ifadeden sonra, Kur’an-ıKerim’de-ki
(Kıyamet, 17-18) “onu sende toplamak (cem’a) ve okutmak (kur’ane) muhakkak
bize düşer, öyleyse, onu okudumuzda (ka-ra’ne^okunana (Kur’ane)»/1 anlamını ta­şıyan
ayeti kanıt olarak getirir. Bu tartıp malı alanda en tercih edilen yaklaşımın
son olarak andığımız Lihyani’nin görüşü olmasına karşın, İmam Şafii’ nin
açıklama­sı da oldukça ilginçtir. O, Kur*an-ı Ke­rim’in hemzesiz, yani ‘Kur*an*
biçiminde okunması gerektiğini belirttikten sonra, bu adın herhangi bir
kelimeden türetilme­miş olduğunu, çünkü ‘kar-a’den türetil­me durumunda okunan
herşeye bu adın verilmesi gerektiğini, oysa ‘Kur*an’ sözü­nün Hz.Muhammed’e
(s.) indirilen kitabı belirten çok özel bir ad olduğunu; Tevrat ve İncil’e bu
adların verilmiş olması gibi ona da ‘Kur’an’ adının verildiğini söyler.

Kur’an-ı Kerim’de,
onun başka adları da geçer. Kitab: Derlenmiş, yazılmış dü­zenli söz; Furkan:
Hakkı batıldan, helali haramdan ayıran; Zikr: Bir §eyi anmak; Mev’ize: Öğüt,
Hükm: Bir konuyu kesin çözüme ulaştırmak; Hikmet: Aklın doğru­layacağı olgu, gerçeği
tanıma, belirleme tutumu; Şifa: İnsanları dert ve sorunlar­dan kurtarıcı: Hûda:
Doğru Yola iletici; Tenzil: İndirilmiş olan; Nur: Işık, aydınla­tıcı, bu
adlardan bir kaçıdır. Kimileri 55, kimileri 84 ad saymışlardır. Ancak, bun­lardan
tamamına yakın bir kısmı, ad ol­maktan çok ‘sıfat* olup Kur’an’ın özellik­lerini
belirleyici anlamlar taşırlar.

Kur’an-ı Kerim, ‘sure’
denilen bölümle­re ayrılmıştır. Sure sayısı 114’tür. Surele­rin kimi zaman bir
cümle, kimi zaman bir­kaç cümle, kimi zamansa bir cümlecik, hatta birkaç
harften oluşan bölümlerine de ‘ayet* denilir ve Kur’an-ı Kerim’in 6666 ayetten
oluştuğu ifadesi oldukça yay­gın bir söyleyiştir. Ancak, bu sayı, tanın­mış
bilgin Zemabşerrnin belirlemesi olup, ayet sayısını 6204’e dek indiren gö­rüşler
de vardır. Bu durum, Kur’an-ı Ke-rim’deki kimi ibarelerin çeşitli nüshalar­da
eksik ya da fazla oluşundan değil; kıra-atlan farkları, sure başlarındaki
‘besme­le’leri surenin ayeti sayıp saymamak, ki­mi surelerin başındaki ‘huruf-u
mukat-ta/bağnnsız harfler’i birer ayet olarak gö­rüp görmemek gibi değişik
yaklaşımlar­dan kaynaklanmış olup, gerçekte tüm nüs­halar harfi harfine aynıdır
ve Hz.Osman Mushafıyla olan bu aynılığı belirtmek için de Kur* an bilimleri
literatüründe ‘Kur’an’ın resmi’ deyimi kullanılır. Ge­nel tertibe göre 600
sayfa dolaylarında bir kitap olan Kur’an-ı Kerim, kimi okuyuş ve ezberleyiş
kolaylıkları sağlamak üzere, ayrıca (sayfa tutar nüshalara göre) 20’şer

sahifelik ‘cüz’lere
ayrılmış olup, tamamı 30 cüz olmaktadır. Cüzler de kendi içinde hiziplere
ayrılır. Kur’an-ı Kerim’in terti-bİndeki bir başka özellik de uzun surele­rin
başta, kısa surelerin sonlarda yer al­masıdır. En uzun sure olan ‘Bakara’, yak­laşık,
Kur’an-ı Kerim’in l/12″si kadar olup, 286 ayettir. En kısa sureler ise, üç
ayettir.

Ancak, sure ve ayet
bölümlemesini ko­nulara göre yapılmış olan birer ayırım gi­bi değerlendirmemek
gerekir. Gerçekten de uzun surelerde olduğu gibi, kısaların­da da, hatta bazen
bir tek ayetin içinde ve ayetin bir cümlesinde bile değişik konula­ra değinilir.
Bu dış görünüşüyle, konu ba­kımından bir ‘dağınıklık’ izlenimi uyandı­rıyor
olmakla birlikte, dikkat edildiğinde ve özellikle bulunulan bölümün baş taraf­ları
ve sonlarına anlam bakımından tam bir hakimiyetle eğilindiğinde böyle bir da­ğınıklığın
değil de, konular arasında fark­lı ve Kur’an-ı Kerim’e özgü bir bağlantı­nın,
bir bütünlüğün bulunduğu gözlenir. Özellikle birkaç kez okunduktan ve böyle­ce
Kur’an-ı Kerim’ingenel çerçevesi tanı­nıp, deyim yerindeyseKur’an mantığı
kav-randıktan sonra bu bütünlüğün hem öz­günlüğü, hem de alışılagelen bölümleme
ve ayırımlarla oluşturulan ‘kitap çatısı’ dü­zenine üstünlüğü daha iyi
farkedilebilir. Kaldı ki, duyarlılık içindeyken algılanabi­len aydınlığına
bakılarak Kur’an-ı Ke­rim’in her cümle hatta her kelime ve kav­ramının
düşünülebilenin ötesindeki kuşa­tıcı lığı karşısında, aslında, onun her harfi­nin
evrenle bütünlük içinde olduğu düşü­nülürse, böylesine kuşatıcı ve bütüncül an­lamların
alışılagelen bir konu ayırımına göre bölünmesinin hem imkansızlığı, hem de gereksizliği
kolayca anlaşılır.

Kur’an-ı Kerim,
parçalar halinde ve belli bir sıraya bağlı 23 yıllık bir sürede indiri­lerek
tamamlanmıştır. Genelde küçük su­reler, bir defada; büyükleriyse parçalar
halinde İndiği halde, büyük surelerden bir defada inenler olduğu gibi,
küçüklerin­den de parça parça inenler vardır. ‘înme’ ya da ‘indirme’ Cebrail
adlı melek aracılı­ğıyla gerçekleşmiştir. Kur’an-ı Kerim, Yüce Allah tarafından
bu meleğin elçiliği yoluyla Hz. Muhammed’e (s.) vahyedil-miş; Hz. Muhammed de
kendisine vahye-dilen sureleri hem ezberlemiş, hem çevre­sindekilere
ezberletmiş, hem de “vahy ka­tipleri” dîye adlandırılan sahabilere
yaz-dırtarak korunmalarını sağlamıştır. Bu ya­pılırken, hangi ayetin hangi sure
içinde yer aldığı, hangisinin daha önce, hangisi­nin daha sonra
yerleştirileceği de özellik­ler belirtilmiş; böylece, onun zamanında Kur’an’ın
bir kitap halinde bir araya geti­rilmemiş olmasına karşılık, şu anda eli­mizde
bulunan tertibe uygun bir düzenle­me gerçekleştirilmiş ve bu haliyle ezberle­nen
‘Kitap’, birçok kez onun huzurunda ’tilavet’ edildikten başka, aynı şey Hz.
Muhammed ile Cebrail arasında da yapıl­mıştır. Aynı zamanda onun peygamberlik
süresi olan Kur’an’ın parçalar halinde in­diği 23 yıllık zaman diliminin 13
yılı Mek­ke’de, 10 yılı Medine’de geçtiğinden, su­releri de Mekke ya da
Medine’de indiril­miş olmalarına göre ‘Mekki’ ve ‘Medeni’ olarak adlandırılır.
‘Mekki’ olan 93 sure­de ağırlıklı olarak iman konuları, Medeni olanlarda ise
imanın yaşama yansıtılması, uygulama yöntemleri ele alınmıştır. İlk inen
ayetler Alak suresinin ilk beş ayeti; sonuncusu İse, üç ayetli ‘Nasr’
süresidir. İlki Kur’an-ı Kerim’in 96. suresi içinde yer alır, sonuncusu ise
110. suredir.

Kur’an-ı Kerim’in ilk
yazılışı Rasulul-lah, ilk derlenişi Hz.Ebubekir, ilk çoğal tıhşı da Hz. Osman
döneminde gerçekleşti­rilmiştir. Her yeni ayet inişinde Hz. Pey-gamber’in vahiy
katiplerini çağırtarak o ayeti yazdınşı ve hangi surenin hangi aye­tinin
öncesine ve sonrasına eklenmesi ge­rektiği yolunda bilgi verişi hakkındaki ri­vayetler;
İslam’ın başlangıç döneminde hadisleri yazmak isteyen sahabiye Allah Resulünün
(Kur’an-ı Kerim’le karışabilir kaygısıyla) “BendenKur’an’dan başka bir-şey
yazmayınız” diye buyurmuş olması; Hz. Ömer’in İslam’ı kabulü sırasında
Kur’an-ı Kerim sahifelerini isteyip oku­muş olması olayı ve Kur’an-ı Kerim’in
toplanması çalışmalarında herkesten elle­rindeki yazılı olanların istenmiş
bulunma­sı gibi olaylar Kur’an-ı Kerim’in Hz.Pey-gamber döneminde yazılmış
olduğunu gösteren kanıtlardır. Yazılmış olmanın ötesinde çok sayıda sahabi O’nu
ezberle­miş ve Allah’ın elçisinin huzurunda baş­tan sona -birçok kez- tilavet
etmişlerdir. Bu hafızların hafızasındaki Kur’an-ı Ke­rim’in aynı sıralama ve
tertip içinde oldu­ğuna ilişkin bilgileri derleyebileceğimiz birçok hadis
bulunmaktadır.

Hz.Ebubekir’ûı (r.)
halife oluşuyla bir­likte birçok olayların ortaya çıktığı bilin­mektedir. Pek
çok kimse dinden dönmüş, sahte kimi peygamberler ortaya çıkmış,
kabilelerdenbirkaçı’zekat’vermekten ka­çınmış ve bütün bunlar üzerine de hilafe­tin
daha ilk günlerinden itibaren birçok savaşlar olmuş, pek çok sahabi şehit düş­müştür.
Bu durumu gözleyen Hz.Ömer, savaşlar sırasında daha pek çok sahabinin şehit
düşeceğini düşünerek, Hz.Ebube-kir’e başvurup, önlem İçin görüşmüştür. Bunun
üzerine Hz.Ebubekir, Zeyd b. Sa-bit’i çağırarak, ondan Kur’an-ı bir araya
toplayıp, yazmasını ister. Zeyd, yaptığı ça­lışmanın yöntemini şu cümlelerle
özetler:

“Kur’an’ı yazılı
bulunduğu hurma dalla­rından, taşlar üzerinden ve hafızların hafı­zalarından
takib ettim”. Buradaki ‘takib ettim’ ifadesi, üzerinde durulması gere­ken
bir noktadır.  Çünkü, bu anlatım,
Kur’an-ı Kerim’in yalnızca bir derlemesi­nin yapılmayıp, bütün yazılanların ve
hafı­zalarda olanın karşılaştırılması yoluyla bir tahkik-derleme yapıldığını
gösterir. Gerçekten de, işe karar verilince, Hz.ö-mer bir duyuru yaparak, kimin
elinde Kur’an ayetlerinden ne varsa, Zeyd’e ilet­mesini ister. Herkes elindeki
hurma yap­raklarını, kağıtları, taş levhaları, derileri ve hatta yassı
kemikleri götürür. Ancak, bu götürdüğünün Hz. Muhammed’den (s.) alınmış Kur’an
ayeti olduğunu ispat etmesi İçin iki de şahit bulundurması ara­nır. Böylece
derlenen ibareler birbirleriy­le ve hafızların ezberinde bulunanla karşı­laştırıldıktan
sora, kayda geçirilirdi. As-hab’ın büyük bir bölümünün yaşadığı dö­nemde -ve
herkese açık ortamda- yapılan bu   
yazım    işi    sonunda   
oluşturulan Kur’an-ı Kerim nüshası Hz. Ebubekir’e verildi. Onun
ölümünden sonra Hz.O-mer’e, ondan da kızı Hafsa’ya geçer ve onun ve ezberinde
olanlardan yapılarak, süpürüp gitmektedir. Bu da, Hazreti Pey­gamber zamanında
‘öğrenmekte kolaylık olsun diye’ izin verilmiş bulunan ‘lehçe farklan’nın ele
geçirilen topraklarda yay­gınlaşmasına ve hatta zaman zaman ‘be­nim lehçemle
okuyuş daha doğrudur’ di­yenlerin tartışmalarına, ihtilaflarına yol açmaktadır.
Özellikle Huzeyfe’nin bu yol­daki gözlemlerini Halife  Hazreti 
Os­man’a aktarması üzerine bir çözüm düşü-nelerek, elde bulunan
Hz.Ebubekir döne­mindeki nüshanın çoğaltılıp ‘resmi’ nüs­ha şeklinde her yana
gönderilmesine ka­rar verilir. Yeniden Zeyd başkanlığında

bir komisyon
oluşturulur. Onunla birlikte Abdullah b. Zübeyir, Said b. As, Abdur-rahman b.
Haris (b.Hişam) Hafsa’da bu­lunan nüshanın çoğaltılması işini yürüte­ceklerdir.
Halife’nin talimatı şöyledir: “A-ranızda ihtilaf ettiğinizde Kur’an-ı
Ke-rim’i Kureyş lisanıyla yazınız” (Zeyd, Me-dineli; diğerleri ise
MeJ*keli’dir). Çünkü, hedef, yer yer gözlenen lehçe farkların­dan doğma
ihtilafların giderilmesini ve Kur’an-j Kerim’İn indiği Kureyş lehçesiy­le her
yanda okunmasını ve yayılmasını sağlamaktır. Bu ihtilafların içeriğiyle ilgili
bir örnek olarak şu olayı anabiliriz: Ço­ğaltma yazımı sırasında sıra sonunda
‘t’ bulunan bir kelimeye geldiğinde, Zeyd bu­nun son harfinin ‘kapalı te’ ile
yazılması gerektiğini söyler; diğerleri Kureyş lehçe­sinde açık ‘te’nin
kullanıldığını belirtince, öylece yazılır. Hz.AH, Hz.Ubeyy, Enes b. Malik ve
Abdullah b. Abbas’ın da müşa-hid olarak bulunduğu çoğaltma komisyo­nu, Hafsa
nüshasından4 nüsha istinsah et­tikten sonra, onunkini geri verir. Yenİ is­tinsah
edilen nüshalardan biri Haüfe’de kalır, diğerleri ise ayetlere gönderilir ve
eldeki diğer metinlerin yakılarak ortadan kaldırılması buyruğu verilir. Bu
dönem­de, Hafsa’nın mushafı dışında Abdullah b.   Mes’ud’un  
mushafı  ile   Ubeyy 
b. Ka’b’ın mushafı gibi ünü oldukça yaygın nüshalar yanında başkaları da
bulunmak­taydı. Hz. Osman’ın ‘yakınız’ yollu buyru­ğu benimsendiği için
sözkonusu yüzyıllar­da Kur’an Tarİhi’ne ilişkin eser yazanlar­dan bu nüshaları
(özellikle ünlü İbni Mes’ud ve İbn Ka’b nüshalarını) görüp in­celeyenler olmuş,
haklarında bilgi vermiş­lerdir. Buna göre, İbn Mes’ud mushafın-da baştaki
Fatiha ile sondaki ‘Muavveze-teyn’ bulunmamakta; İbn Ka’b mushafın-da ise,
fazladan, Hazreti Peygamber’e ait İki dua yer almaktadır ki, bunlar da, ‘vitir’
namazlarında okunan ‘kunut’ dualarıdır. Ashabın tamamı ise, bu anılan nüshaları
desteklememiş Hafsa nüshası üzerinde birleşmişlerdir. Nitekim Hz. Osman dö­neminde
ve sonrasında çıkan bir çok siya­si anlaşmazlık ve uyuşmazlık sırasında ih­tilaf
olunan pek çok nokta gündeme geti­rildiği halde, hiç kimse Kur’an-ı Kerim
üzerinde farklı bir görüş açıklayıp, eldeki nüshada eksiklik, fazlalık, ya da
yanlışlık olduğunu ileri sürmemiştir. Hz. Osman mushafi, noktasız ve harekesiz
bir mus-haftır. Arap dilini bilenler İçin bu durum bir sorun oluşturmamakla
birlikte, za­man içinde, diğer kavimlerden İslam’ı ka­bul edenler Arapça
bilmedikleri için Kur’an’m okunması konusunda güçlükle karşılaşmış ve hatta
zaman zaman yanlış anlamalara yol açabilecek biçimde oku­malar gözlenmiştir.
Bunun üzerine, Kur’an’ın noktalanması yoluna gidilmiş, harfler noktalanmış;
sonra da düzgün ve kolay okunuşu sağlamak üzere ‘hareke­ler’ konulmuştur.
Basamaklı bir gerçek­leştirmenin sözkonusu olmasına karşın, işin Abdülmelik
zamanında Haccac’ın buyruğuyla yapıldığı görüşü yaygındır.

Kur’an, ayetlerini
ikiye ayırır: Muhkem ayetler, müteşabih ayetler. Muhkem olan­lar, Kur’an-ı
Kerim’in kendi anlatımıyla ‘kitabın temeli’dir. Müteşabih olanlar ise, çeşitli
anlamlara yorumlanmaya elve­rişli görünenlerdir. Ancak, bu yorumlan­ma birinin
diğerine açıklık getirmesi ve anlamca destek olması yoluyla gerçekleşe­bilecek
yorumlar olmayı aştığında, kalpte bir eğrilik ve kasıtta bir fitne sözkonusu
olacaktır. Bu durumda, müteşabihlerin yorumunda, ‘muhkem’lerin aydınlığın­dan
yararlanmak gerekcektir. Bu nokta­dan çıkan alimlerden bü* bölümü her
mü-teşabihin aslında muhkemlerle aydınlatıl­mış olmasından ötürü,
müteşabihlerin yo­rumunda bir başıboşluk olamayacağını ve muhkemlerle sımsıkı
bir bağlılık İçinde bulunduğunu ifade ederler. Kalb eğriliği ve fitne kastından
kurtuluş demek ki mü-teşabihler’muhkem’lerin ışığında yorum­lamakla mümkün
olabilecektir. Bu yakla­şım sonunda, Kur’an yine Kur’an’la tefsir edilip,
anlaşılmış olacaktır.

Kur’an-ı Kerün’in
kendini tanımlarken içinde hiçbir ayrılık bulunmadığını belirte­rek, bunun da
Allah tarafından İndirilmiş olmasının bir göstergesi olduğunu bildi­rir.
Bununla birlikte ona açıklama getir­mek için yapılan çalışmalarda ayetleri
‘mevzii’, yüzeysel ve sınırlı bir biçimde de­ğerlendirme gibi durumlar ortaya
çıktığın­da ‘aykırılığın mümkün olmaması’ olgusu karşısında çareler aranmış ve
sonunda ki­mi alimler tarafından ‘Kur’an’ın iki ayrı ayetine dayanılarak ‘nasih
ve memuh’ for-mülü ortaya atılmıştır. Buna göre, ayetler den kimileri
kimilerini neshetmiş, hükmü­nü ortadan kaldırmış oMuğıradantpr aykı­rılık
sözkonusu değildir. Kur’aa& Ke-rim’e bütüncü bakış ve yaklaşımdaki haki­miyeti
elinde tutup tutamama doğrultu­sunda, alimler arasında, ‘nasih-mensuh’ sayısında
görüşbirliğine varılamamış; bu sayının 200’den de fazla olduğunu öne sü­renler
çıkmıştır. İmam Suyuti Kur’an’da Mensuhu çoğaltmanın yanlışlığına deği­nip bu
durumda olduğu ileri sürülen ayet­leri inceleyerek bu sayıyı 22’ye düşürmüş;
Suyuti’nin ‘mensuh’ olarak niteledikleri­ni irdeleyen Dehlevi ise, yalnızca 5
ayette ‘mensuh’ olmanın sözkonusu edilebilece­ğini belirlemiştir. Ancak, daha
sonra yapı­lan çalışmalarla bu 5 ayet için de ‘men­suh’ nitelemesinin
yapılamayacağı, onla­rın ‘ nesh’ ayetleriyle bağdaştırabilûiiği sonucuna
varılmıştır. Halen bu konu tartış­malı olmakla birlikte Kur’an-ı Kerim’in
kıyamete dek geçerli olduğu gerçeğinin ışığında ‘mensuh’a pek yer kalmadığını
dagözönünde tutmak gerekecektir.’Men-suh’un bulunmadığı görüşünü taşıyan alimler,
‘nasih-mensuh’ konusunda kanıt gösteriln ayetlerin Kur’an’a değil, önceki
şeriatlere işaret ettiği görüşündedirler.

Kur’an, yine kendi
belirlemesiyle, Allah kelamıdır. Hükümleri kıyamete dek ge­çerlidir, bir tek
ayetinin bile benzerini yapmaya kimsenin gücü yetmeyecektir. Arapça’dır. Arapça
olmasının hikmeti, gönderildiği kavmin Arapça konuşuyor ol­masından ötürü
kolayca anlaşılabilmesi­dir. O, yine kendi ifadesiyle, apaçık, ko­laylaştırılmış,
anlaşılır bir kitaptır. İnsanlı­ğa karanlıktan aydınlığa çıkarıcı yollar
göstermekte, hükümler getirmektedir ve önceki dinlerdeki birçok hükümleri kolay­laştırmak,
kullanım yükünü hafifletmek için gönderilmiştir.

Kur’an Yüce Allah’ın
koruması altında bir kitaptır. Bugüne dek tahrifata uğrama­dığı gibi, bundan sonra
da üzerinde her­hangi bir değişiklik yapılamayacak olan ki­taptır. Bu bakımdan,
Kur’an tercümeleri, ancak, birer ‘tercüme’ olup, Kur’an-ı Ke­rim’in kendisi
değildir. Hatta anlamının genişliği yüzünden tam bir tercüme de mümkün olmadığı
için, bunlara ‘meal’ adı verilir; onların bir bakıma yaklaşık ter­cüme olduğu
kabul edilir. Bu sebeple de Kur’an’ın başka dile çevrilmesiyle oluştu­rulmuş
metinlere ‘Türkçe Kur’an’, ‘İngi­lizce Kur’an’ ve buna benzer adlar veril­mez,
yalnızca Kur’an-ı Kerim’in Türkçe Meali, İngilizce Meali’ denir.

Kur’an-ı Kerim,
kendisine ancak temiz kimselerin el sürebileceğini, ulaşabilece­ğini buyurur.
Bu bakımdan O’nu okurken

feyzinden yararlanmak,
aydınlığından pay alabilmek, anlamına tutarlı yaklaşım­larda bulunabilmek için
kesinlikle abdest-li olmak gerekir. Yoksa, Kur’an-ı Kerim kendisini açmaz,
okuyana kapalı kalır. Kur’ an-ı Kerim’in ibadet amacıyla okunu­yor olması da
abdestli olmayı gerektirir. Ayrıca, yine okumaya başlarken ‘taşlan­mış şeytanın
şerrinden Allah’a sığın-ma’da bulunulması da Kur’an-ı Kerim’in buyruğudur.

Zübeyİr YETİK Bk.
Levh-i mahfuz.