KÜLTÜRÜN ÖZELLİKLERİ

KÜLTÜRÜN ÖZELLİKLERİ

1) Kültür hem evrenseldir hem de özeldir

Kültür olgusunun dışında bir insanlık tanımlanamaz. O yüzden kültür bütün in­sanlığa ait belirleyici, ortak bir olgudur. Dolayısıyla eğitimsiz ya da görgüsüz insan yerine kullanılan kültürsüz insan sözü saçmadır. İnsanın dünyayı anlamlandırmak, onun içinde var olmak ve yaşadığı çevreye uyarlanmak bakımından kültür dışında sahip olduğu bir olanak yoktur. O nedenle kültürsüz insan da olamaz. Ancak kül­tür bir uyarlanma olarak ele alındığında, farklı zaman ve mekânlarda oluşmuş ve oluşagelen büyük bir uyarlanma çeşitliliği ile, dolayısıyla büyük bir kültür çeşitlili­ği ile karşılaşırız. Bu nedenle her insan kültürlüdür ama her insanın mensup oldu­ğu toplulukların kültürü birbirinden farklı olabilir. Bu noktada, antropolojinin sor­duğu temel sorulardan ikisine gönderme yaparak “kültürler hem birbirlerine ben­ziyorlar hem de birbirlerinden farklılar” önermesini kurabiliriz. Zira bütün kültür­ler bazı özellikleriyle benzeştikleri gibi, kültürel kimlikler bu farklılıklara bağlı ola­rak kazanılıyor. Üstelik dünyanın bütün coğrafyalarına dağılarak bu farklı yöreler­de farklı uyarlanma süreçleri geçirmiş olan kültürler, göçlerle ya da kendilerine ya­kınlaşan ya da yer değiştiren kültürlerle temaslar sonucunda yeniden farklılaşıyor- lar; onlara gelen ya da o kültürün içinden doğan yeniliklerle kültürler yeni biçim­ler alıyorlar. Dolayısıyla kültürler arasında bir sarmaşma ve ayrışma dinamiğinden ve bu dinamiğin sürekliliğinden söz edebiliriz. Kültürler zaman zaman yakın ol­dukları kültürlerden farklılaşıp başkasıyla ilişkiye geçebiliyor, yani sarmaşıyor; ki­mi zaman da alan veya uyarlanma stratejisi değiştirerek yakın oldukları ya da da­ha önce etkilendikleri kültürlerden ayrışıyorlar. Üstelik bu sürekli oluyor. Bu ne­denle herhangi bir öz kültür tanımlamak, yani tarihin derinliklerinden bugüne ka­dar fazlaca ya da hiç değişmeden ve ortaya çıkmasına yol açan dinamiklerle bağı­nı hiç kopartmadan bugüne kadar gelen bir kültür bulmak olanaksızdır. Bunun gi­bi, bu değişme ve uyarlanma baskısı altında, “belirli bir kültürün esas özellikleri şunlardır” gibi bir liste vermek de mümkün değildir. Vereceğimiz her liste o ana, o zamana ait olacak ve tanımlamamız dünya görüşümüzle bağlantılı, yani göreli Özcülük: Varlıklarııı tarihsel olacaktır. Böyle çabalara biz özcülük diyoruz. Eğer değişme esas ise, özcülük hem mantık hem de bilim dışı demektir. 2) Kültür kapsayıcıdır

İnsan yaratımı olan hiçbir şey kültürün dışında değildir. Taş çağlarında ataları­mızın yaptığı basit aletlerden uzaya yolladığımız mekiklere kadar herşey karmaşık­lığı ve teknolojisi ne olursa olsun, birer kültür ürünüdür. Bunun gibi, basit bir halk masalından en karmaşık matematik sistemine, birer dizelik manilerden en çetrefil­li mitolojilere, dinsel sistemlere, çeşit çeşit dillere kadar zihinsel ve manevî alana ait herşey de kültürün kapsamı içindedir.

  • Kültür toplumsaldır

Bir bireye ait kültürden söz edilemez. Kültür toplumsal olarak kazanılır, yaşa­nır ve aktarılır. İnsan tek başına da kendince bir kültür icat edebilir ama bu icadın içinde yaşadığı kültüre aykırılığı onun dışlanmasına, marjinalize edilmesine hatta yaşamının tehlikeye girmesine yol açabilir. Her bireyin farklılıkları elbette vardır; ancak bu farklılıklar toplumsal hayatın koyduğu sınırlar içinde mümkündür. O yüzden bu sınırların ihlal edilmesi bile toplumsal bir etkinliği gerektirir. Bu yeni toplumsallık, yeni koşulların veya yeni dünya görüşlerinin beslediği bir zeminde hayat bulabilir ve belki zaman içinde kabul de görebilir. Öte yandan insanın her­hangi bir başka canlı türü gibi kendi başına hayatta kalması da mümkün değildir; yaşamak için her zaman başka insanların etkinliklerine ve desteğine ihtiyaç duya­cak, hayatta nasıl davranması, hatta nasıl düşünmesi gerektiğini bu toplumsallığın kurduğu birlikler içinde öğrenecektir. Bu nedenle toplumsallık, kültürün gerekti­reni, zorunlu koşuludur.

  • Kültür bir soyutlamadır

Kültür ortak ve bütünleştirici bir yaklaşımla tanımlandığı için somut olarak gös­terilebilen bir şey değil, bir soyutlamadır. Kültürü hayatın içinde somut olarak işa­ret edemeyiz. Onu belirli davranışlar, tutumlar, değer yargıları aracılığıyla hisseder ve anlarız. Kültürü araştırmak belirli davranış ve tutumların arkasında yatan ana metni görebilmekle mümkündür. Çünkü bütün davranış ve tutumların bir kültürel referansı vardır. Bir başka deyişle kültür araştırması bu referansların ortaya çıkarıl­ması çabasıdır. Bir kültürden bahsetmek, aslında belirli bir topluluğun günlük ya­şamına hükmeden, ona yön veren değerlerden, norm ve kurallardan bahsetmek­tir. Günlük yaşamın gözlemlenmesi, bu yaşama yayılan davranış ve tutumların ar­kasında yatan tutarlı bütünlüğe, yani soyut düzleme ulaşmak için bir araçtır.

  • Kültür tarihsel ve süreklilik içinde bir olgudur, dinamiktir, değişmeye tâbidir
Kültür devrimi: Bir halkın yaşam tarzını, gelenek görenek ve inanç biçimlerini kökten değiştirmeye yönelik siyasal müdahaledir.

Daha önce de belirtildiği gibi, kültür bir kuşak tarafından icat edilebilecek ve­ya yıkılabilecek bir olgu değildir. Kuşaktan kuşağa aktarılarak süreklilik kazanan, uyarlanma sürecinin ve pek çok toplumsal etkileşimin etkisi altında değişerek var­lığını sürdüren bir bütündür. Ancak kültürün aktarılarak insan yaşamının sınırları­nı çok aşan bir hayatiyetinin bulunması onun değişmesi önünde bir engel değildir. Kültürler zaman zaman yavaş, zaman zaman da hızlı değişirler. Örneğin tarım top­lumundan sanayi toplumuna geçiş, bu dönüşüme maruz kalan toplumların kültü­rünü de değişmeye zorlamıştır. Yalnız şunu da belirtmek gerekir ki, teknoloji ve ekonomideki bu köklü dönüşüm, yansımasını kültürde birebir bulamaz. Kültür, maddî değişmeler yanında daha yavaş değişir. Önceki kültürel özellikler kalıntılar halinde devam eder ve ancak zaman içinde etkisini azaltarak ortadan kalkabilir. Bu nedenle, eğer bir kültürden diğerine hızlı bir biçimde geçmek kast ediliyorsa, kültür devrimi olanaklı bir toplumsal dönüşüm biçimi değildir. Örneğin 1917 Ekim Devrimi ile mülkiyeti ortadan kaldıran ve dinsel kurumları yasaklayan Sov­yet rejimi, bu yasaklamayla dini ortadan kaldırabilmiş değildir. 1985’te Sovyetler Birliği’nde uygulanmaya başlayan Perestroyka (yeniden yapılanma) ile birlikte Rus Ortodoks kilisesi eski gücüne yeniden kavuşmuştur. Aynı durum Çin’de de yaşan­mıştır. Ne 1949’da iktidara gelen Komünist Parti’nin eski kültürü yasaklamasıyla es­ki kültür bütün bütüne yok olmuş, ne de Kültür Devrimi ile Batı kültürünün bü­tün yansımalarının yasaklanmasıyla Çin’deki Batı kültürü etkisi ortadan kalkmıştır. Ayrıca ekonomik ve teknolojik etkiler, içine girdiği kültürü belli ölçülerde etkilese de kültürler bu etkilere kendi damgasını vurmakta gecikmezler. Örneğin kapitalist pazar ekonomisinin geçerli olduğu Türkiye’de paranın ekonomik anlamı diğer ka­
pitalist ülkelerden farklı değildir; ama örneğin Almanya ile Türkiye’de paraya atfe­dilen kültürel anlam hâlâ farklıdır. Bir Alman için birine birşey ısmarlamak kültü­rel olarak anlamsız bir israftır; ancak Türkiye’de ve pek çok doğu ülkesinde birisi için para harcamak bir şeref hatta bir statü göstergesidir. Kültürün sürekliliğini ve tarihselliğini sağlayan en önemli etken, belki de kültürün öğrenilen ve öğretilen bir şey olmasıdır.

6) Kültür öğrenilir

Kültür, insanın doğuştan getirdiği, kalıtsal bir olgu değildir. Her birey, başta ai­lesi olmak üzere içine doğduğu kültürün mekanizmaları aracılığıyla, doğduktan sonra çeşitli bağlamlarda kurduğu toplumsal ilişkiler yoluyla, toplumsal etkileşim içinde bu kültürü öğrenir. Öğrenme süreklilik arz eder, insan hayatının belli birbölümüyle sınırlı değildir ve öğrenilenler öğrenen tarafından başkalarına, özellik­le de bir sonraki kuşağa aktarılır (Fotoğraf 2.2). öğrenme sürecine bir örnek: okul eğitimi). Bu özellik insanı diğer canlılar arasında benzersiz yapar. Zira başka can­lıların, özellike memeli hayvanların belli seviyelerde öğrenme yeteneği vardır. An­cak bir sirk için eğitilip belli komutlarla veya uyarıcılarla belli davranışları yapma­yı öğrenen bir hayvan, bu öğrendiklerini kendi yavrusuna aktaramaz. Eğer aynı davranışları tekrarlaması istenirse o yavrunun da aynı doğrultuda yine insanlar ta­rafından eğitilmesi gerekir.

yönelik mekanizmaların ve süreçlerin icat edilmesi ve bu ihtiyaçların giderilmesi­nin önündeki sorunların aşılmasında bulunan yollar anlamına geldiği gibi, bu ihti­yaçları en üst düzeyde doyuma ulaştırmakla yükümlüdür. Zira bu doyum, kültüre içkin davranış, tutum ve alışkanlıkları pekiştirecek, güçlendirecek ve onların sü­rekliliğini sağlayacaktır. Bu nedenle, eğer ilk başta kültür yoluyla temel ihtiyaçla­rın giderilmesi söz konusuysa, bütün kültürlerde bu ihtiyaçların giderilmesine yö­nelik yollar bakımından ortaklıklar bulmak mümkün olacaktır. Hayatı bu anlamda zorlaştıran kültür öğelerinin yaşaması olanaksızdır. Ancak çok özel durumlarda ve geçici süreler için bu tür öğeler varolabilmektedir. Örneğin İslâm’da ibadet için oruç tutma davranışı bir ayla ve günün aydınlık saatleriyle sınırlanmıştır; Hıristi­yanlıkta da oruç sadece hayvansal ürünlerin yenmesinin yasak olduğu bir ayla sı­nırlıdır. Sadece çok küçük bir grup, yani rahipler ömür boyunca hayvansal ürün tüketmekten kaçınırlar. Kültürler neden birbirlerine benzerler? sorusununu cevabı da burada yatmaktadır. Kültürün bu özelliği, Britanyalı antropolog Bronislaw Ma- linowski’nin işlevselci kültür kuramının ilham kaynağı olmuştur. (Bkz. Bölüm 3).

8) Kültür bir bütündür ve bütünleştiricidir

Kültür çatışmaya değil, bütünleştirmeye yöneliktir. Toplumsal hayat çatışma ya­ratıcıdır. Sınıf, tabaka, cinsiyet, yaş gibi farklılıklara dayanarak toplumlarda statü ve servet farkları oluşmuş ve bu farklar toplum içinde çatışma riskini her zaman art­tırmıştır. Oysa kültür bu çatışma riskini azaltıcı bir şekilde farklara ilişkin çatışmacı yorumu görmezden gelmemizi sağlayan ve belirli dayanışma modelleriyle bu fark­ları önemsizleştiren bir bütünlük duygusu sunar. Hatta bazı kültürler, servet farkı­nın yaratabileceği çatışma riskini tamamen ortadan kaldıracak biçimde, serveti yok eden, eşitleyici mekanizmalar icat etmişlerdir. Bunun en tipik örneği Kuzey Ame­rikalı Kwakiutl kızılderililerinin uyguladığı potlaç geleneğidir. Yılda bir kez yapılan potlaç töreninde kızılderililer çağırdıkları konuklara bütün bir yıla yayılan emekle­rinin karşılığı olan serveti sunarlar, hediyeler verirler, onları yedirir içirirler. Bu bir yarışma havasında sürer gider ve çağrılan her konuk bu şöleni düzenleyenlere kar­şı benzer ve belki de daha görkemli bir şölenle karşılık vermek konusunda yü­kümlülük altına girer. Potlaç’a karşılık veremeyenler intihara bile sürüklenebilir. Şölenin bittiği köylerde arta kalan servetin yakılıp yıkılmasına girişilir, böylelikle birilerinin birikmiş olan servete dayanarak güç ve iktidar elde etmesinin de önüne geçilmiş olur. Zira şöleni düzenleyenler, şölen sonunda ne denli yoksullaşmışlarsa o denli onur sahibi olurlar. Potlaç’a benzer gelenekler pek çok toplumda görülür; birikmiş olan servetin Kwakiut’larda görüldüğü gibi bütünüyle dağıtılıp tahrip edil­mesi biçiminde olmasa bile simgesel bir dağıtım düzenlenmiştir. İslâm toplumla­rındaki zekât kurumunu bunun bir örneği olarak verebiliriz. Burada servet tam olarak dağıtılmasa bile simgesel olarak onun belli bir bölümünün yoksullara akta­rılması bu bütünlük ve dayanışma duygusunu yaratmaya yöneliktir. Kurban bay­ramlarında kurban etinin dağıtılması da benzer biçimde yorumlanabilir. Yavuz Turgul’un Züğürt Ağa filminde (1985) trajikomik bir biçimde anlatılan ağa tipi, ne kadar yoksullaşmış olsa da düzenlenen güreş müsabakalarının ardından bütün köylüsüne ziyafet vermeyi bir yükümlülük sayar. Zira ağalık, sadece ekonomik bir tahakküm biçimi değil, aynı zamanda belirli toplumsal/kültürel görevlerin bulun­duğu ve otoriteye karşı bağlılık ve rızanın bu görevlere bağlı ve kültürel olarak za­manı ve mekânı belirlenmiş karşılıksız vericilik davranışı ve yükümlülükler aracı­lığıyla temin edildiği bir kurumdur. Öte yandan kültürün farklı öğeleri de birbiriy­le çatışma içinde birlikte var olamaz; eğer böyle bir durum ortaya çıkarsa bu öğe­lerden biri tasfiye olacak ya da dönüşecek veya iki farklı kültürel eğilim olarak bir­
birinden ayrışacaktır. Dolayısıyla kültürel hayatın bir alanında meydana gelen de­ğişiklikler diğer öğeleri de değişmeye zorlamaktadır. Örneğin Türkiye’de Medeni Kanun’un kabulüyle tek eşlilik bir zorunluluk haline getirilince, din içinde çok eş­liliğin ancak zorunlu hallerde geçerli bir kurum olduğunu dile getiren yorumlar ço­ğalmaya ve geçerlilik kazanmaya başlamıştır. Modernleşmeyle birlikte çok eşlilik ise, modern kent hayatında uygulanabilir bir gelenek olmaktan uzaklaşmış, ancak aşiret yapısının hâkim olduğu coğrafyalarda, varoluşunu meşru ve gerekli kılan es­ki koşulların görece devam ettiği hallerde varlığını koruyabilmiştir. Örneğin bu ge­rekliliğin en önemli unsuru, bu tür yapılarda güç ve iktidar anlamına gelen çok sa­yıda erkek çocuğa sahip olma ihtiyacıdır. Kadınların giderek iş hayatında rollerinin artması, çalışan kadın profilinin yükselmesi, evde çocuğunun bakımıyla meşgul geleneksel kadın tipini ve onun rollerini de değişmeye zorlamaktadır. Kreşler, ana­okulları ya da bakıcı kadınlar gibi yeni aktörler devreye girmekte, çalışan kadının iş gerilimine maruz kalması aile hayatı üzerinde de yeni etkiler yaratmaktadır. Ör­neğin son yıllarda boşanmaların bu denli artması kendiliğinden bir durum olarak değil, ekonomik ve kültürel değişmenin bir çıktısı olarak görülmelidir.

9) Kültür bir simgeler sistemidir

Kültür bize pek çok simgeyi ve onların anlamlarını öğretir. Bu simgeleri çözer ve ona göre davranırız. Doğal olarak bu simgeler kültürden kültüre, zamandan za­mana değişir. Simgeler aynı zamanda davranış göstergeleridir. Simgeyi çözersek arkasından gelecek davranışı da bilebiliriz. Örneğin pazar günü çalan çan sesi, mü­min bir Hıristiyana kiliseye gitmesi gerektiğini söyler; tıpkı ezan sesinin mümin bir Müslümanın biraz sonra namaz kılması gerektiğini bildirmesi gibi… Biz o kültüre yabancıysak, yani simgeyi ve anlamını bilmiyorsak bu simge ve işaretlerin gerek­tirdiği davranışları da bilemez ve bunlara uyamayız. İnsan sürekli bir simge yaratı­cısıdır; bu simgeleri yaratır ve ona göre davranır. Örneğin takvim bir insan yaratı­mıdır; doğanın kendisinde olan bir çevrimi yapay bölümlere ayırarak ve onlara ad­lar vererek anlamlı kılmıştır. Artık o takvimin her günü ayrı bir anlama sahip hale gelecek ya da belirli günlere ilişkin işaretler bize o günlerde ne yapmamız gerek­tiğini söyleyecektir. 29 Ekim tarihi Türkiye’de yaşayan biri için anlamlıdır, zira o ki­şi o gün cumhuriyetin ilân edildiğini ve o günün resmî bayram ve tatil günü oldu­ğunu bilir; bu olayların simgesi olan tarihi işittiği ya da gördüğü zaman bu çağrı­

şımlar onun hatırına gelir. Türkiyeli olmayan ya da Türkiye ile ilişkisi ol­mayan bir kişide bu çağrışımlar elbet­te oluşmayacaktır. Tıpkı bunun gibi başka doğal durumlar da simgeselle- şebilir. Yaşlılık canlılar için doğal ve kaçınılmaz bir durumdur. Yaşam sü­resinin ileri dönemlerinde kişiler yaş­lılık nedeniyle fiziksel değişimlere uğ­rarlar. Ancak bu fiziksel değişim, yaş­lılığın kişiye statü kazandırdığı top­lumlarda onun karşısında bir dizi dav­ranışın benimsenmesi gerektiğini ha­tırlatır ve bu andan itibaren yaşlı bir otorite ve saygınlık simgesi haline ge­lir (Fotoğraf 2.3). Yaşlı bir kişiye gös­terilen saygının ifadesi olarak el öp­
me adeti). Dil yoluyla ürettiğimiz herşey de birer simgedir aslında. Simge ile işaret ettiği şey arasında doğrudan, zorunlu ve apaçık bir bağlantı yoktur. Bizim ev ola­rak imlediğimiz nesneye, İngilizler home, Almanlar haus, Araplar hane, İranlılar dâr diyor. Bu farklı dilleri konuşanların tümünün zihninde, bu kelime söylenince aynı şey canlanıyor. Ama bu kelimeleri birbirimize söylediğimizde hiçbir şey anla­mıyoruz. Dolayısıyla nesneler dünyasını dil üzerinden simgelere çevirip zihinsel bir dünya yaratıyoruz ve bu zihinsel dünya her kültür için ayrı bir dünya oluyor. Sosyal bilimci Kastoriadis simgelerin ikonografik anlamına dikkat çekmiştir. Her simge aynı zamanda bir ikondur; biz bu ikonları kavrar ve onları gördüğümüzde onlarla ilişkilendirdiğimiz toplumsal/kültürel değer ve tutumlarımıza başvururuz. Örneğin bir tuvaletin kapısındaki pipo işareti o tuvaletin erkeklere ait olduğunu gösterir. (Fotoğraf 2.4). Dolayısıyla erkeklik kategorisi ile ilişkili sayılan bir dizi ikon (bunlara pantolon, silindir şapka, baston- şemsiye, silah, kıraathane, asker vs. eklenebilir) erkekliğe dair toplum­sal/kültürel gerekleri çağrıştıracak, davranış ve tutumlarımızı belirleye­cektir. Bunun gibi örneğin çarmıha gerilmiş bir İsa ikonu gördüğünde, Hıristiyan olmayanlar için bir an­lam ifade etmeyen ve saygı davranışını çağrıştırmayan bu ikon karşısında, mümin bir Hıristiyan hemen istavroz çıkarma davranışına başvuracaktır. Kültür içinde sim­gelerin bu özel yerine dayanarak Leslie White kültürü “maddî öğelerin, davranış­ların, düşünce ve duyguların, simgelerden oluşan ve simgelere dayanan bir örgüt­lenmesi” olarak tanımlar. Clifford Geertz kültürü “örgütlenmiş bir simgesel sistem­ler toplamı” olarak değerlendirir. Geertz’e göre kültür, yapısalcı Levi-Strauss’un dü­şündüğü gibi insanların kafasında yer alan bir model değildir, aksine kültür kamu­sal simge ve eylemlerde somutlaşmaktadır.

10) Kültürün hem maddî hem de manevî yönü vardır, bu iki yön arasında bir ikilik yoktur

-İVotoğraf24^

Tuvalet

kapısında pipo işareti buraya sadece

erkeklerin

girebileceğini göstermektedir.

Kültürün maddî varlıklar halinde gördüğümüz ürünleri yanında değerler, tu­tumlar, davranışlar ve alışkanlıklar biçiminde, görülemeyen ama uyulan ve izlene­bilen öğeleri vardır. Ancak bu iki yön arasında karşılıklı bir etkileşim vardır. O ne­denle Kıta Avrupası’nda ortaya çıkan ilk kültür tanımlarında olduğu gibi maddî kültür-manevî kültür ayrımı yapay bir ayrımdır. Özellikle Japon toplumu üzerin­den yinelenip duran bu klişe, yani maddî olarak Batılılaşan ama manevî olarak kendi değerlerini koruyan Japonya imgesi, doğru bir imge değildir. Zira sanayileş­meye ve kapitalistleşmeye bağlı olarak Japonya, sanıldığının aksine değerler ve tutumlar bakımından da oldukça değişmiştir ve değişmeye devam etmektedir. Benzer durum bugünün Çin’i için de söylenebilir. Örneğin buzdolabının ya da te­levizyonun Türkiye’ye girişi bir maddî kültür değişimi olarak düşünülebilir. Ancak bunların girişi değerler, tutumlar ve alışkanlıklar üzerinde önemli etkiler yaratmış­tır. En azından, buzdolabının girişiyle birlikte yeme-içme alışkanlıklarımızda belir­li değişiklikler ortaya çıkmış; daha önce tanımadığımız hazır gıdaları, onlarla bir­likte gelen kültürel imgeleri de tüketir hale gelmişizdir. Özellikle reklamlarla bize o gıdaların gerçek karşılığı değil, karşı geldikleri kültürel imge aktarılmaktadır. O
nedenle biz onları tüketirken sadece bir gıdayı tüketmeyiz, onu tüketirken aynı zamanda onun kültürel imgesini de yansıtırız. Televizyon da öyledir. Belki hâlâ eski bir alışkanlığın devamı olarak televizyonun üzerine beyaz bir örtü örtüyor ve üstüne sevdiklerimizin fotoğrafını koyuyoruz ama beyaz camın içinden daha ön­ce bilemediğimiz dünyalara ilişkin pek çok haber ve imge sürekli olarak bizlere akıyor; onlar üzerinden yeni tutumlar, davranışlar ve alışkanlıklar, hatta değerler kazanıyoruz, ya da eskilerinden bazılarını terk ediyoruz. Şu anda Türk mutfağına bakan biri, domates ve patlıcanın bu mutfağın vazgeçilmez ve en eski unsurların­dan olduğunu düşünebilir. Ama eğer Kristof Kolomb, Amerika kıtasına gidip Av­rupalıların oraları kolonileştirmesini başlatmasaydı, biz Türkler ne domatesi ne de patlıcanı tanıyacak ne bunların ayrılmaz parçası olan bir mutfak ve lezzet algısı ev- rimleşecek ne de içinde bu sebzelerin adının geçtiği türkü ve deyişler olacaktı. Öte yandan manevî kültür kavramı içinde değerlendirilen öğelerin maddî kültür ürünlerinin biçimlenmesi ve kullanımı üzerinde yarattığı bir etkiden de söz edebi­liriz. Kamyon kamyondur, ama Kuzey Amerika’da sadece ait olduğu firmanın adı­nın yazılması yeterli görülen bir kamyonla, Pakistan’ın veya Hindistan’ın rengâ­renk boyanmış, çeşitli yazı ve motiflerle süslenmiş kamyonu arasındaki kültürel farkı görmezden gelemeyiz.

  • Kültür doğal ve toplumsal dünya ile aramızdaki çevirmendir

Kültür doğal ve toplumsal dünyayı algılamamıza ve anlamlandırmamıza yara­yan çerçeveleri sunar. Dünyayı bu çerçeveler olmadan algılayamaz ve anlamlandı- ramayız. Bir deyişle, doğduğumuz andan itibaren gözlerimize kalın bir mercek yerleştirilmiştir, ama biz bu mercekle dünyaya bakmayı, dünyaya bakmanın en do­ğal, en olağan ve en doğru hali sayıyoruz. Antropolog Ruth Benedict, bu yüzden, “gözümüzdeki merceklerin farkına varmaksızın dünyaya bakıyoruz” diyor. Karın yağması doğal bir olaydır ama biz Türkler için kar dört türlü yağar: Lapa lapa, tipi halinde, sulu sepken ve atıştırarak… Oysa bir Eskimo için karın yağmasının yüz türlü ismi (yani yüz türlü hali, dolayısıyla yüz türlü anlamı) vardır. Bu anlamların her biri Eskimo’nun o durumda ne yapması gerektiğini bildirir. Pek çok halk gibi Türkler de mavi ile yeşili ayırt eder; ama Japonlar için bu iki renk birdir ve tek bir kelimeyle ifade edilir. Bir Yörük çocuğu muhtemelen zehirli mantarla zehirli olma­yanı ayırt edebilecektir; ama bu bizim için imkânsızdır, zira bizim kültürel kodları­mızda bu doğal durumu anlamlı hale çevirecek bir veri, bir bilgi yoktur. Dolayısıy­la gördüklerimizi, duyduklarımızı ve yaşadıklarımızı önce kendi kültürümüzün di­line çevirir ve onları o yolla anlamaya çalışırız. Eğer kendi kültürümüzün anlam­landırma dünyasıyla şahit olduklarımızın ait olduğu kültürün anlamlandırma dün­yası birbirine uymuyorsa tanımadığımız kültürün kodları bakımından hata yapma­mız an meselesi demektir.

  • Kültür doğaya el koyar

Kültür yoluyla doğayı insanîleştiririz, onun üzerinde kurallar koyar, onu sınıf­landırır ve dönüştürürüz. Örneğin orman yangınlarının arttığı aylarda insanların or­manlara girmesini yasaklayan doğal bir engel yoktur ama hükümet orman yangın­larını önlemek amacıyla, insanların ormanlara girişini yasaklayabilir. Doğa üzerin­deki bu yasak doğanın kendisinden değil, onun üzerinde hüküm kuran insanlar­dan kaynaklanır. Avlanma yasağı da benzer bir durumdur. Belirli türlerin belirli za­manlarda avlanması otorite tarafından yasaklanmıştır. Bunda amaç o türlerin nes­linin tükenmesinin önlenmesidir. Oysa doğada böyle iradî bir mekanizma yoktur. Türler doğa karşısında sadece doğa yasalarına tâbidir, oysa biz insanlar onların ba­zısının korunmasına karar verebilir ve bunun için önlemler öngörebiliriz. Bir baraj yapısı da insanın doğaya el koyması olarak yorumlanabilir. Kendiliğinden akıp gi­den bir ırmağın önüne toprak veya beton bir set yaparak ondaki suyu tutmak; in­san eliyle biriktirilmiş bu sudan sulama, kullanma, içme, elektrik üretme gibi amaç­lar için yararlanma davranışı tamamen insana özgüdür ve doğaya insanın ürettiği araçlarla (zihinde planlayarak, hesaplayarak, kazma-kürek veya ileri iş makineleri kullanarak) yapılan kültürel bir müdahaledir.

  • Kültür aynı zamanda bir idealler sistemidir

Kültür taşıdığı kurallar, normlar ve değerler aracılığıyla bize ne yapmamız, na­sıl davranmamız gerektiğini söyler. Ancak bizler her zaman bu değer, kural ve normlara uygun davranmayız. Dolayısıyla olması gerekenlerin toplamı olan ideal kültür, pek çok zaman bize kültürün gerçekte nasıl yaşandığını söyleyemez. O ne­denle bazı antropologlar ideal kültür-gerçek kültür ayrımı yaparlar ve gerçek kül­türü gözlemlemek için alan araştırmasına çıkarlar. Kültür ideal başvuru çerçevele­rinden oluşsa da, her zaman bu çerçevelere uyulmaz. Örneğin bir antropolog İs­lâm’ı anlamak için Kuran’ı okumak ve yorumlamakla yetinmez; İslâm’ın nasıl ya­şandığını görmek üzere alana çıkar. Kuran ve İslâm’ın temel metinleri bize ideal İs­lâm’ı sunar; yaşanan İslâm’ı değil. Oysa 18. yüzyıldan itibaren şarkiyatçılar (oryan­talistler) İslâm’ı bize ve Batı dünyasına bu metinler üzerinden anlattılar; 20. yüzyı­lın antropologları ise alan araştırmaları yaparak bize bu metinlere yansıyandan farklı pek çok İslâm’ın (İslâmlar’ın) varlığını gösterdiler. Kültüre yeni giren kural­lar da benzer biçimde eski alışkanlıklar nedeniyle ideal halleriyle uygulanmazlar. Örneğin trafik ışığının ilk kez kurulduğu bir yerde bu sürücü ve yayaların bu ışığa uymakta zorlandıkları ve eski trafik alışkanlıklarını sürdürdükleri görülür. Ya da yasak olduğunu bildiğimiz halde trafikteki hız sınırını sıklıkla ihlâl ederiz. Türki­ye’de en çok gördüğümüz bir ihlâl, emniyet şeridi ihlâlidir. Emniyet şeridi, acil ge­çiş hakkı olan ve arıza halinde çekilmesi gereken araçlara ayrıldığı halde, trafik sı­kıştığında sürücülerimiz bu şeridi kullanmaktan kaçınmazlar. Buradaki davranış bi­çimi de kültüreldir, ama ideal kültüre ait bir davranış değil gerçek kültüre ait bir davranıştır.

  • Kültür bir uyarlanma tarzıdır

Daha önce de vurguladığımız gibi kültür, insan türünün biyolojik olanaklarını değil, kendi zihninin ve el becerisinin ürünü olan yaratıları kullanarak çevreye uyarlanmasıdır. Kültürün gelişimi çevre koşullarıyla bir uzlaşma girişimi olduğu kadar, yeniliklerden ve yaratılardan doğan yeni durumlara uyum sağlama yönün­de ya da yeniliklere ve yaratılara yol açan kendi iç gerilimleri aşmak için başvuru­lan yeni uyarlanmalar biçiminde akar gider. Örneğin Karadeniz bölgesindeki yer­leşim örüntüsüne baktığımızda, dağınık, dere yataklarından uzak ve seyrek nüfus­lu bir yerleşme tarzıyla karşılaşırız. Bu yerleşme tarzı sık sık kabaran derelerin ve­receği zararlardan uzaklaşacak ve kısıtlı geçim imkânlarından en yüksek biçimde yararlanacak bir çevreye uyarlanma biçimi olarak görülebilir. Öte yandan nüfusun artışıyla birlikte daha çok kıyılara yığılan ve yüksek konutlar yapma eğilimine gi­ren nüfus, bu kez nüfus artışına bağlı yeni bir uyarlanma arayışına girmiştir. Ancak kıyılar bu nüfusu kaldıramamakta, bu yüzden göç giderek artmaktadır. Burada göç de bir toplumsal uyarlanma biçimi olarak okunabilir.

  • Kültür hem uyarlayıcı hem de uyum bozucudur

Kültür yoluyla uyarlanma, başlıca bir insan davranışıdır. Ancak her uyarlanma­nın aynı zamanda geçici bir uyarlanma olduğunu da kabul etmek gerekir. Kısa in­san hayatı bakımından elverişli ve verimli görünen bir uyarlanma tarzı, uzun vade­de tersine çalışabilir ve insan hayatının sürekliliğine zarar verebilir. Örneğin deni­ze yakınlığı ve çeşitli olanaklara erişimi bakımından elverişli oluşu nedeniyle sana­yinin İstanbul-İzmit hattında gelişmesi Türkiye’nin sanayi toplumu yolunda geçir­diği yeni uyarlanmanın bir sonucuydu. Ancak iş alanlarının ve sermayenin bu böl­gede yoğunlaşması, bölgenin sunduğu iş olanaklarının çok üzerinde bir nüfusun buraya akmasına yol açtı. Bu nüfus artışına bağlı olarak bu hatta çarpık yapılaşma biçiminde sıkışık ve kalitesiz konutlardan oluşan bir kentleşme ortaya çıktı. Bu kentleşme biçimi mevcut duruma kültürel bir uyarlanmaydı. Ancak bir kültürel uyarlanma olarak okunabilecek bu çarpık kentleşmenin Kuzey Anadolu deprem fayı üzerinde gelişmesi, 1999 Körfez Depremi ve onu izleyen Düzce Depremi ile bu uyarlanmanın kısa süreli uyum sağlayıcı rolünün hemen ardından uyum bozu- cu-sorun yaratıcı bir gelişme olduğunu bize gösterdi. Benzer biçimde belirli hay­van türlerinin yoğun avlanması da belirli dönemler için bu avla geçinen topluluk­lar bakımından kendi çevrelerine kültürel bir uyarlanmadır. Ancak yoğun avlan­manın avlanan hayvan türünün neslinin tükenmesine yol açması bu uyarlanmayı insan hayatının sürekliliği bakımından sorunlu hale getirebilir. Bunun gibi Konya ovalarında tarımsal faaliyet için yeraltı suyunun fazlaca kullanılması, kısa süre için verim artışına ve refaha yol açmıştır; ancak bu hesapsız kullanım bir süre sonra ye­raltı suyunun tükenmeye yüz tutmasıyla sonuçlanınca bu uyarlanmanın bozucu et­kileri öne çıkmıştır.

[1] Kültü r ihtiyaçları gideric i ve doyu m sağlamaya yönelik bir yapıdır

İnsanların, diğer canlıların aksine içinde yaşadıkları çevreye uyarlanmalarında kullandıkları temel araç kültürdür. Çevreye uyarlanmanın birinci koşulu, temel bi­yolojik ihtiyaçlarımızın giderilmesi gereğidir. Temel ihtiyaçlarımızı, yani yeme-iç- me, soluk alma, barınma, giyinme, üreme gereğini kültürün kurumları aracılığıyla yerine getiririz. Dolayısıyla bir kültürün birincil işlevi bu ihtiyaçların doyurulması- dır. Temel ihtiyaçların giderilmesinde işlev görmeyen ya da bu anlamda doyum sağlamaya yönelik olmayan bir kültür düşünülemez ya da var olamaz. Çünkü va­roluş nedeninin aksine böyle bir kültür insan hayatının sürdürülmesini ve sürekli­liğini tehlikeye sokacaktır. Aksine kültür bir yandan bu ihtiyaçların giderilmesine