Klasik Sosyolojik Yaklaşımlar

Klasik sosyolojik yaklaşımların oluşumunu ve gelişimini değerlendirmek için bun­ların doğup geliştiği sosyo-tarihsel şartlara bakmak gerekir. Hiç kuşkusuz, klasik sosyolojik yaklaşımlar da dahil olmak üzere bütün entelektüel etkinlik alanları, içinde yer aldıkları toplumsal bağlam tarafından şekillendirilir. Bu durum, genel olarak, sosyoloji ve hukuk sosyolojisi bakımından da geçerlidir. Söz konusu yakla­şımların şekillenmesinde rolü bulunan faktörler olarak; kapitalizmin yükselişinden, endüstri devriminden, 19. yüzyıl Batı Avrupa sanayileşmesinden, kentleşme süre­cinden, başta 1789 Fransız İhtilali olmak üzere ortaya çıkan siyasal devrim hareket­lerinden, düşünce hareketlerinden, bilim ve teknoloji sahasındaki gelişmelerden söz edilebilir. Modernleşme adı da verilen bu süreçte, Batı dünyasında toplumsal, ekonomik, siyasal ve kültürel alanlarda köklü değişiklikler meydana gelmiştir.

Ekonomik hayatta, üretim, alışveriş ve ticaret alanında muazzam bir gelişme oluyor, büyüyen pazarlar, geleneksel pazarların yerini alıyordu. Gelişmekte olan işgücü veya emek pazarları, kişisel bağımlılık esasına dayalı geleneksel çalışan-ça- lıştıran ilişkilerinin yerine geçiyordu. Giderek gelişen ulaşım ve iletişim ağları, bü­tün dünyayı kapsamına alarak, insanlar, toplumlar ve kültürler arasındaki toplum­sal mesafeleri kısaltıyordu. Bilim, teknoloji ve okuryazarlık alanlarındaki dönü­şümler, yeni tip toplumsal bağlara, gruplara ve topluluklara hayat veriyordu. Siya­sal hayatta daha bütünleşik, kapsayıcı ve merkeziyetçi modern devlet yapıları, feo­dal organizasyonların ve imparatorlukların yerini alıyordu. Parlamentolar, siyasal partiler, sendikalar gibi oluşumlar, geleneksel ve monarşik egemenlik ilişkilerin­den doğan örgütlerin yerine geçiyordu. Özellikle 19. yüzyılda yoğunlaşan ve hız­lanan modernleşme sürecinde, aile, eğitim, din, hukuk gibi diğer temel toplumsal kurumlar da büyük değişimler geçiriyordu. Bütün bu değişimler ve dönüşümler çerçevesinde birçok farklı toplumsal ilişkiler, etkileşimler, gruplar ve topluluklar ortaya çıkıyordu. Yine bu süreçte kırsal niteliği ağır basan, tarıma dayalı ekonomik ilişkiler ve toplumsal tabakalaşma bağlamında aristokratik yapılar; kentsel ve en­düstriyel yapılarla, iyice belirginlik kazanan toplumsal sınıf ilişkileriyle ve yeni dü­şünce akımlarıyla yüz yüze geliyordu. Toplumsal hayatta yaşanan bu dönüşümle­rin, genel olarak düşün dünyasını, özel olarak da klasik sosyolojik teoriye hayat veren düşünürleri etkilememesi düşünülemezdi. Sonuçta Karl Marx, Emile Durk- heim ve Max Weber gibi düşünürlerin çalışmalarıyla şekillenen klasik sosyolojik yaklaşımlar böyle bir ortamda ortaya çıktı.

İşte bu düşünürler, yüzeysel görünümlerin ötesine geçerek, şekillenmekte olan toplumun yeni ilişki ve davranış kalıpları ile toplumsal kurumlar ve organizasyon­lar üzerinde yoğunlaştılar. Marx, kapitalist toplumsal ve ekonomik formasyon bi­çimi üzerine odaklanarak sınıf egemenliğini ve sınıflar mücadelesini açıklamaya çalışırken; Durkheim, toplumsal bütünleşme ve toplumsal dayanışma kalıplarında­ki değişimi analiz ediyordu. Weber ise söz konusu değişimleri rasyonelleşme sü­reci bağlamında ele alarak anlamaya çalışıyordu. Söz konusu düşünürler, diğer toplumsal olgularla birlikte hukuk olgusunu da incelemelerinin konusu yapıyorlar­dı. Ancak bu düşünürlerin, hukuk da dahil olmak üzere, toplumsal olgulara yakla­şımı farklı özellikler de taşıyordu. Marx, tarihsel materyalist yaklaşımla temel top­lumsal olgular olarak kapitalist üretim ilişkilerini, sınıfsal yapıyı ve sınıf çatışmala­rını analiz ederken; Durkheim, işlevselci yapısalcı yaklaşım çerçevesinde daha zi­yade kültürel değerler ve normatif yapı üzerinde yoğunlaşıyordu. Çalışmalarında zaman zaman pozitivist ve yorumsamacı yaklaşım sergileyen Weber ise rasyonel­leşme veya ussallaşma süreci bağlamında, daha çok bürokratik ve siyasal yapılar ile egemenlik biçimlerine odaklanıyordu. Sonuç olarak denebilir ki klasik sosyolo­jik yaklaşımlar, bir yandan genel olarak sosyal bilimlerin bütün disiplinlerine çok önemli katkılarda bulunurken; diğer yandan, özel olarak da sosyoloji ve hukuk sosyolojisi alanlarının şekillenmesinde muazzam sayılabilecek etkilerde bulundu­lar. Böylece, modern sosyal bilimin ana parametrelerinin tesisinde ve sosyolojinin ayrı bir bilim dalı olarak kimlik kazanmasında Mars, Durkheim ve Weber’in çalış­maları belirleyici oldu. Bu düşünürler, önceki dönemlerin doğal hukuk ve ilahi hu­kuk anlayışlarından ve kendi dönemlerinin başat yaklaşımı olan pozitivist hukuk akımından üarklE bir yaklaşım sergilemişlerdir. Hukuka doğal veya ilahi bir düze­nin yansıması olarak bakmadıkları gibi, onu sadece egemen iradenin bir ürünü olarak da görmemişlerdir. Hukuku, sosyolojik bir perspektifle toplumsal sistemin diğer ögeleriyle ilişkileri ve etkileşimleri çerçevesinde incelemişlerdir.

Pozitivist hukuk akımı, hukuku, esas alarak egemen otorite tarafından konmuş ve zorlama gücüyle donatılmış bir kurallar bütünü olarak tanımlar.

Hukuku esas olarak egemen otorite tarafından konmuş ve zorlama gücüyle donatılmış bir kurallar bütünü olarak tanımlayan Pozitivist Hukuk akımına göre, yalnızca tasarlanarak veya amaçlı olarak yapılan hukuk, gerçek hukuktur. Gerçek hukuk, pozitif hukuktur. Bu akımın önemli temsilcilerinden Austin’e göre, bütün yasalar, doğrudan ya da dolalı bir şeklide, kendisine itaat edilen hükümran bir güç tarafından yaratılır. Kısacası hukuk, ya­sama yetkisine sahip devletin bir emridir. Hukuk; ahlak, gelenek, örf ve âdet gibi öğelerin dışında ve üstünde yer alan, bağımsız bir varlığa sahip, insan eliyle oluşturulmuş ilkeler, kurallar ve yügünEar bütünüdür.