KİLİSE

 

KİLİSE

 

Yunanca ekklesia
kelimesinden gelir Ve üç anlamı vardır

. 1-
Hıristiyanların âyin yaptıkları tapmak;

  2-
Bütündini teşkilattâ-rı ve fonksiyonlarıyla Hıristiyan toplulu- kuruldu ve
piskoposlar arasından bu kili-ğu;

  3-
Ayrı ayrı mezhepler halinde teşki- senin başına geçen kişiye papa dendi.
Da-latlanmiş Hıristiyan toplulukları; Katolik ha sonra, örgütlenmenin daha da
genişle-Kilisesi, Ortodoks Kilisesi gibi.                     meleriyle Kilise gittikçe
dünyevüe§meğe

Hıristiyanlık,
başlangıçta herhangi bir     ve kendine
has hiyerarşisi, yönetim sİste-dünyevi -dini teşkilatlanmaya gitmiş değil-     mi, kanunları, üyelik kuralları ve
toprakla­dı. Toplum içinde ezilmiş olanlar, mane-     nyla devlet içinde devlet olma durumuna
vi-ruhi bir boşluk içinde yüzenler ve mad-    
geldi. Nihayet, Kilise’nin temsil ettiği’tan-di kültür ve hayattan
bunalanların koşup,     nsaP hakimiyet,
kralların dünyevi hakimi-her şeylerini havarilerin ve şakirdlerin     yetine üstün gelince, Roma
İmparatorlu-ayaklarına atan ve herşeylerini böylece     ğu ‘Kutsal Roma İmparatorluğu’ oldu. bir
şey yaparak paylaşan kişilerin oluştur-    
Geçen zaman, çeşitli nedenlerle Katolik duğu ilk Hıristiyan topluluğu,
birbaşka de-     Kilisesi’nin karşısına
Ortodoks, Protes-yişle ilk kilise, E.Renan’ın ifadesiyle “bir     tan ve ingiltere’de Anglikan Kiliseleri’nİ
yoksullar birliği” durumundaydı. Bu kili-     çıkardı..

senin bir yapısı,
kiliseler şeklinde ayrı tapı- Bugün Roma Katolik Kilisesi’nin birkaç nakları ve
rahiplik, piskoposluk gibi statü- bina, birkaç yüz nüfus, fakat milyarlarca Ier
de yoktu. Roma toplumu içinde yaban- üyeli ve dev ve karmaşık ticari, İktisadi,
si-cılar olarak nitelendirilen bu ilk Hıristi- yasi ağlan bulunun Vatikan adlı
bir devle-yanlar kendilerini Roma’nın değil, “Tan- ti vardır. Bu devletin
başı olan Papa, Özel-rı’nın KralhğTnın vatandaşları olarak gö- ilikle dünya
katoliklerinin de ruhani reisi-rüyor ve Roma İmparatorluğu’nun siyasi     dir.

varlığının yerini
almayı veya bu İmpara-                                                   Ali ÜNAL

torlukla herhangi bîr
mücadeleye girmeyi düşünmüyorlardı.                                            Bk.
Hıristiyanlık; Katoliklik.

Zamanla II. yüzyıldan
itibaren yapı ve

statü itibariyle
kiliseler doğmaya başladı.     KİMLİK
(SOSYAL KİMLİK) İlk Kilise din adamları, kiliselerin bakım

vetemizliğiyleilgilenen
hizmetçilerdi. Da-        En genel
anlamda sosyal kimlik bir kişi-ha sonraları, Hıristiyanlık İçin mücadele-     nin, başkalarıyla ilişkisi sırasında kendini
Ier, Roma’nm artan zulmü ve Hırİstiyanlı-    
tanımlamasına İşaret eder. Bununla bir-ğın ruhani karakteri, pek çok
Hiristiyanı     likte sosyal psikolojide
terimin genellikle uzlete ve dünyadan el etek çekmeğe götür-     daha spesifik bir çağrışımı mevcuttur: Bir
dü. Manastırlara ve kiliselere yerleşen bu    
kişinin, kendisini çeşitli sosyal grupların kişilerin kıdemlileri
“presbyteri’  adıyla     üyesi olarak tanımlaması, sosyal kimlik
ruhbanlaştılar, yani rahip veya rahibe ol-    
olarak adlandırılır. Terimin bu anlamı dular. Daha sonra gelenlere
de’episcopi’     G.H. Mead tarafından
ortaya konmuş-dendi. Yoksullara ve hastalara kendileri-     tur. Mead sosyal bir benlik anlayışı
üzerin-ni adayan ve erkek kardeş anlamında *f-     de durarak bireylerin kendilerini bîr bü-rer’.kızkardeş
anlamında “sör’ adıyla anı-     tün
olarak ait oldukları sosyal grubun ba­lan ‘episkopi’ler zamanla önem
kazanıp     kış açısından gördüğünü öne
sürmüştür, ‘episcopus (piskopos)’ olarak mahalli kili-     Kimliğin bu kamusal (ya da sosyal) yönü-selerin
başlarına geçtiler. Piskoposların    
daha özel (ya da kişisel) yönlerinden birleşmesiyle de Evrensel (Katolik)
kilise     ayırd etmek büyük önem
taşımaktadır.

Grubun önemi üzerinde
duran Mead, kendi yaklaşımım daha bireyci psiko-dina­mik formülasyonlann
karşısına koymuş oluyordu. Böylece sosyal kimliği yukarıda­ki şekilde
tanımlamak yaygınlaşmış oldu. Kişisel kimlik ise karakter özellikleri, fi­ziksel
nitelikler, gayrı şahsi davranış tarz­ları vb. ile tanımlanıyordu.

Tarihsel olarak sosyal
kimlik kavramına hem sosyal psikoloji, hem de sosyolojide merkezi bir yer
verilmiştir. Sözgelimi ‘a-lan psikolojisi’ kavramını sosyal psikoloji­ye sokan
Kurt Lewin grup ilişkilerinin, Özellikle de azınlık ve marjinal grupların
ilişkilerinin psikolojik anlamı üzerinde yo­ğun araştırmalarda bulundu ve elde
ettiği sonuçları yayınladı. Psikanalîtik gelenek içinden yetişen E.Erikson’un
“grup kimti-ği problemi” üzerine olan çalışmaları bire­yin hayatmda
yaşadığı kimlik çatışmaları ve kimlik diffüzyonu üzerinde yoğunlaş­mış ve
önemli klinik uygulamalara konu olmuştur.

Sosyoloji içerisinde
de sosyal kimlik ko­nusu dikkatlerden kaçmamıştır. Örneğin T.Parsons’un Genel
Eylem Teorisi adlı eserinde sosyal kimlik kişilik (persona-lity)’in bir
alt-sistemi olarak tanımlanmış ve kişinin sosyal sisteme katılımının belir­lenmesinde
önemli bir rol oynadığı kabul edilmiştir. Bu teorik konuları yansıtan farklı
kimlik bileşenlerini ölçmek üzere daha deneysel araştırmalara yönelinmiş-tir.
Bu çalışmaların kapsamı, benlik saygı­sı (self-esteem), kontrol mevkii ve arzu
(istek) düzeyi gibi konular üzerinde odak-laşarak kişisel kimliğin özellikleri
üzerin­de yoğunlaşmış, bu metodolojiler R.C.Wylie tarafından Be/»AA: Kavramı
(T-he Şelf Concept) (1974) adlı kitabında kapsamlı biçimde eleştirikbi$tk. Buna
mukabil sosyal kimliği ölçmtyolunda sa-

dece birkaç girişimde
bulunulmuştur. İlk ve hala kullanılan tekniklerden birisi, Yirmi Cümle
Testi’dir. Bu test basitçe ‘Ben kimim?9 sorusuna deneğin vereceği yirmi
cevaptan oluşmaktadır. Bu cevap­lar daha sonra kişinin sosyal ve kişisel kimlik
referantlarının tabiatını, kullanı­lanlar terimlerin değerlendirmeye dönük
niteliğini ve farklı unsurlara atfedilen öne­mi açıklamak üzere analiz
edilebilir.   :”*

Sosyal kimlik kavramı
çeşitli alanlarda il­gi uyandırmaya devam etmektedir. Bu il­gilerin çoğunluğu
Tajfeîin Sosyal Kimlik Teorisi tarafından uyarılmıştır. Bu ttori sosyal kimlik
ihtiyaçları ile gruplararası davranışın çeşitli türleri arasında neden­sel bir
bağlantı olduğunu Öne sürer. Bu te­ori için temel olan, kişilerin sosyal
kimlik-‘ Serinin temelde sosyal karşılaştırmalar­dan beslendiği hipotezidir.
Kişi, farklı gruplara bakarak kendi grupriçi davranış­larını değerlendirmekte
ve keödisiüe en yakın bulduğu, ‘grubun kimliği’ne şan& maktadır. Bu basit düşünceden
yola çfc kan bu teori, çıkar çatışmalarının yoklo^ ğunda bile gruplar arasında
yapılan ayrı­mın yaygınlığını açıklamanın mümkün oh duğunu kanıtlamıştır.
‘Aynca bu sosyal kimlik teorisinin azınlık grupların çıkma­zının farklı ücret
ödemesi karşısındaki saf nayi çatışmalarının ve etnik gruplar tarat sındaki dil
farklılıklarının lam bir analizi­ni yapacağına da inanıyordu.: 

Kimlik kavramı
genellikle,’Benlik’ kav­ramının bir alt grubu olarak nitelendiri­lir. Genel
olarak bir insanın *ne'<:*e im’ olduğuna atıfla bulunan’ kimlik’ kavra­mı,
kişinin kendisine ve başkalarına yakış­tırdığı çeşitli anlamlara da işaret
eder. Sosyolojide kimlik, hem onların çeşitli sosyal roller, üyelikler ve
kategorilere bağlanmalarına, hem de bir bireyin serğledigi ve diğerlerinin
belirli sosyal gruplar     KÎNG KANUNU
içindeki davranışı temelinde bir bireye at­fettikleri çeşitli karakter
özelliklerine işa-       1648-1712 yıllan
arasında yaşayan King ret eder.                                                   
adlı İngiliz istatistikçisi tarafından ortaya

(SBA)     atılmıştır. Politika Aritmetiği sahasında

Ek. Benlik; Grup;
Kişilik.                            
çağının en büyük uzmanı sayılan ve son­daj yolu ile birçok ailelerin
gelirlerini ve

KİMYA                                                    masraflarını tesbit
ederek ilk milli gelir

tahminini de
hazırlayan King bazı gözlem-

Doğada bulunan, ya da
yapay olarak el-     Ierini
değerlendirmiştir. Buğday arzında-de edilebilen binlerce maddenin
özellikle-     ki % 10’luk bir azalmanın,
buğday fiyatını rînin araştırılması ve rasyonalizasyonu ile     % 30 oranında yükselttiğini tesbit
etmiş-uğraşan bilimsel disipline kimya adı veri-     tir. Buğday miktarı 1/10, 2/10, 3/10, lir.
Kimya geleneksel olarak kimyasal dav-    
4/10,5/10 oranında azaldığı zaman, buğ-ranışlan yöneten fiziksel
yasalarla ilgili fi-     day fiyatları da
karşılıklı olarak 3/10, ziksel ve spektroskopi ile termodinamiği     8/10, 16/10, 28/10, 45/10 yükselmiştir. de
İçeren (termo-kimya dahil) inceleme-    
Böylece, ürün miktarı ile fiyatlar arasmda-ler kadar, elektro-kimya,
foto-kimya ve     kî bağlantıyı belirten
bu olaya “King Ka-stereo-kimya gibi uzmanlaşmış branşlara     nunu” adı verilir. İhtiyaçlar tatmin
edildik-aynlmıştır. Karbon içeren maddelerin in-     ten
sonra arz edilebilir ürün silolarındaki celenmesini üstlenen organik kimya ile
ar-     her artış, fiyatları arz
artışından daha bu­ta kalan elementleri ihtiva eden maddeler-     yük oranda düşürür. Buna karşılık, ihti-le
ilgilenen inorganik kimya da kimyanın    
yaçlar tatmin edilmediği zaman bir ürün alt-bölümlerindendir. Teorik
kimya, özel-     yetersizliği, fiyatları
arz yetersizliğinden likle kuantum mekaniği ve istatistik meka-     daha büyük oranda yükseltir. King
Kaou-niğinin kimyaya uygulanmasıyla ilgilidir.     nu daha sonraları Malthus’çu bir görüşle
Kimyasal türlerin bulunması ve değerlen-    
ifade edilmiştir. Şöyle ki, buğday miktarı dirilmesi, analitik kimya ve
küçük unsurla-     aritmetik dizi ile
artar veya azalırken fiyat-n inceleyen mikro-kimya alanına aittir,     lar da geometrik dizi ile azalır veya
artar. Yer kabuğu ve atmosferdeki elementle-       Daha genel olarak King Kanunu, talep rîn
dağılımı jeo-kimyamn konusunu oluş-    
elastikiyeti zayıf tarımsal malların arzın-turur. Modern kimyanın
uğraşının epey-     daki değişmelerin, bu
malların fiyatlarını cebir bölümünü, özellikle fizik, biyo-kim-     ters yönde etkilemesini belirtmektedir, ya
ve metalürjiyle ilgili disiplinler-arası in-    
Tarımsal malların üretimi hava şartlarına celemeler teşkil eder. Kimya
ile simya     bağlı olduğu için, talep
elastikiyetten dü-arasında İslam geleneğinde bir ayrım gö-     şüktür. Böylece tarımsal malların arzın d
a-zetilmiş ve kimyanın simyanın değiştirilip    
ki bir azalma, fiyatları ve üreticinin top-geliştirilmesinden oluştuğu
öne sürülmüş-     lam gelirini artırıcı
sonuçlar meydana ge-tür.                                                          
tirmektedir. Tersine olarak, çiftçi ürünü­nü artırdığı ölçüde gelir
seviyesini yüksel-(SBA)     tememektedir.
Bu nedenle ürün fazlası

Bk. Fizik; Simya                                        çiftçinin aleyhine olmaktadır. King
Kanu-380

mınun işleyebilmesi
bazı temel varsayım­lara bağlıdır, bunlar: a) Üretimi tabiat şartlarına bağlı
ve talebi elastik olmayan bir malın söz konusu olması; b) Kapalı bir pazarın
bulunması; c) Nüfusun değiş­mesine İmkân vermeyecek kadar sürenin kısa olması;
d) Piyasanın doygun hale gel­mesi; e) Talebin rijt veya sert olmasıdır.

Bu varsayımlar genel
olarak tarım ürün­lerine uygulanırsa da, King Kanunu ben­zer varsayımlara sahip
olan sanayi malla­rında da benzer tesirler uyandırabilir ve böylece uygulama
alanını genişletmek mümkün olabilir.

Vildan SEVİM

KİŞİLİK

Genel anlamıyla,
bireysel bir insanı hem birey, hem de insan kılan tüm faktör­lerin toplamına
kişilik denir.

Batı dillerindeki
kişilik kavramı, latince persona sözcüğünden türetilmiştir, Perso-na,
oyuncuların tiyatrodaki rollerine uy­gun olarak taktıkları maske anlamına gel­mektedir.
Kişilik kavramı, etimolojik an­lamına yakın kullanıldığında, kişinin çev­resindeki
diğer insanlarla kurduğu ilişki­lerde gösterdiği tepki ve kendini ortaya koyma
biçimi olarak anlaşılabilir. Davra­nışsal açıdan, bir kişinin herhangi bir be­lirlenmiş
durumda ne yapacağını belirle­yen şey olarak tanımlanabilir. Eski bir kavram
olmasına ve gündelik dilde yaygın kullanılışına rağmen, bugün kişiliğin do­yurucu
bir tanımının olduğu söylenemez. Psikoloji çevrelerinde Gordon W.AU-port’un
kişilik tanımı genellikle kabul gör­mektedir. Buna göre “kişilik, bireyin
ka­rakteristik davranış ve düşüncesini belirle­yen psiko-fizik sistemlerin
dinamik bir or­ganizasyonudur.”

Gündelik dilde
genellikle birbirlerine çok yakın anlamlarda veya birbirlerinin yerine
kullanılsalar da, psikologlar kişiliği karakter ve mizaçtan ayırırlar.
Karakter, daha sürekli ve yerleşmiş kişilik eğilimleri­ni veya bireyin ahlâkî
niteliklerim belirle­mede kullanılır. Allport’un deyimiyle “ka­rakter,
değeri yükseltilmiş kişilik; kişilik değeri düşürülmüş karakterdir. Mizaç ise
kişiliğin duygusal ifadesidir.

Kişilik objektif ve
sübjektif olmak üzere iki unsura ayrılabilir. Psikologlar çeşitli ölçme ve
değerlendirme yöntemleriyle in­sanların özelliklerini, yetenek, tutum ve il­gilere,
dürtü ve amaçlara, kendilerini bu­lundukları ortama uydurma biçimlerine ve
kullanılan savunma mekanizmalarına göre belli gruplar halinde incelerler. Bun­lara
kişiliğin görünen, ölçülebilir, tespit edilebilir unsurları veya kişilik
özellikleri denir. Elbette bir kişideki kişilik özelliği bunların kabaca
toplamından ibaret değil­dir. Bu özellikler her kişide farklı bir bi­çimde
organize olur ve sürekli olmaya, de­ğişime direnmeye eğilim gösterirler.

Bir de kişiliğin
sübjektif yanı vardır ki, bireyin kendi kişiliğini nasıl algıladığıyla il­gilidir
ve kendilik (şelf) adını alır. Kendi­lik çocuklukta kendi bedenimizle diğer
nesneleri ayırd etmemizle başlar ve üst­lendiğimiz sosyal rollerle sürekli
gelişir. Davranışlarımız ve tepkilerimizin oluşu­munda, duygusal gelişimimizde
kendilik algımızın rolü büyüktür. Kendi kendimi­ze Önemli misyonlar
atfediyorsak, karşı-mızdakinİ küçük görmemiz, daha katı ve hoş görüşüz bir
duygu kalıbı içinde hare­ket etmemiz beklenilen bir tutum olacak­tır.

Objektif ve sübjektif
yanlarıyla, bireyin dürtülerinin, amaçlarının, yetenek ve İlgi­lerinin, kendini
algılama biçiminin kendine özgü, kararlı ve tutarlı bütünlüğü kişili­ği
oluşturur. Fakat bu tanımdan yola çıkı­larak kişiliğin yalnızca durağan ve
tamam­lanmış bir yapı olduğu sonucuna varılma-malıdır. Tanı tersine kişilik,
bireyin haya­tı boyunca öğrendiklerinin katkısıyla sü­rüp giden; bu arada
dürtülerin engellen­mesinden doğan çatışmaları altedebil-mek, kendilik’in
değerini muhafaza ede­bilmek için sürekli savunma mekanizma­ları kuran dinamik
bir uyum sürecidir.

Kişilik çalışmaları,
bireyin karakteristik yapısını ortaya çıkarmayı amaçlamakta ve bu çalışmalar
deneysel psikoloji, çocuk psikolojisi ve psikometri alanlarında yapıl­maktadır.
Fakat bu arada psikolojide ekollerin etkinliği unutulmamalıdır. Her psikoloji
ekolü, insanı farklı bir yaklaşım­la ye kendi terminolojisi ile ele alır. Böyle­ce
psikolojideki ekol sayısı kadar kişilik te­orisi ortaya çıkar. Bütün ekol
farklılıkları­na rağmen yukarıda söylenenler ve biyolo­jik kalıtım, kültür ve
bireyin aile İçi yaşan­tılarının kişiliğin ana belirleyicileri oluşu genelde
kabul edilmektedir.

Psikanaliz
literatüründe kişilik kavramı­nın yerine daha çok ‘karakter’ kavramı
kullanılır. Karakterin anlamı da psikanali-tik teorideki değişikliklere paralel
olarak değişmiştir. Freud içgüdü teorisini geliş­tirdiği sıralarda özel
psiko-seksüel unsur­larla belirli karakter eğilimleri arasında bir ilişki
olduğunu belirtmiştir. Psikanali-tik teoriye göre kişilik gelişimi belirli dö­nemlerden
geçerek olur. Belli başlı oral, anal, faİlik, latans ve genital olmak üzere beş
gelişim dönemi vardır. Bu dönemle­rin özelliklerinin bireyin psikolojik yapı­sındaki
etkinliği onun karakterini belir­ler. Örneğin hayatın ilk yılı, ağız boşluğu­nun
erotojenik bölge olduğu, her türlü ih­tiyacın ebeveynler tarafından karşılandığı,
beden ile dış dünya ayrımının yapıla­madığı oral dönemdir. Erişkin olmasına
rağmen oral döneme takıntıları bulunan kişilerde açgözlülük, bağımlılık ve
pasif­lik şeklinde oral kişilik Özellikleri olacak­tır. Yine İki ve üçüncü
yaşlar, örneğin anü-sün erotojenik bölge olduğu, tuvalet eğiti­minin yapıldığı,
çocuğun özerklikle ba­ğımlılık arasında bocaladığı anal dönem­dir. Anal kişilik
özellikleri baskın olan bi­reylerde bu nedenle düzenlilik, titizlik, inatçılık,
cimrilik ya da tam tersine dağı­nıklık, kirlilik, boşvermişlik veya bonkör­lük
eğilimleri bulunacaktır. Psikoanalitik teoriye göre ruhsal aygıt alt-ben (id),
ben­lik (ego) ve üst-ben (super-ego) olmak üzere üç yapısal katmandan oluşur.
Ben­lik, alt-ben’den gelen içgüdüleri geri ite­rek bastırmakla görevlidir.
Fakat benlik yapısı gelişmediğinde geri itilmiş içgüdü­ler bu kez biçim
değiştirerek psikolojik ra­hatsızlıklar (nevroz) şeklinde ortaya çıkar­lar.
Freud daha sonra nevrozlarla karak­ter eğilimleri arasında önemli bir ayrım
olduğunu söyler. Eğer benlik geriye ittiği içgüdü malzemelerini belli savunma
me­kanizmaları kurarak dışarı kaçırmamayı başarabilirse, kişinin kullandığı
savunma mekanizm asınagöre belli karakter eğilim­lerinden söz edilir. Hangi
savunma meka­nizmasına başvurulacağını belirleyen de, yine hangi gelişim dönemi
özelliklerinin bireyde baskın olduğudur. Freud en son olarak benlik’in
özdeşleşme (identİficatİ-on) işlevinden söz ederek kişilik yapışma göndermede
bulunur.

Freud sonrasında da
psikanalitik kişilik teorisine katkılarda bulunulmuştur. Bun­lar arasında Kari
Abraham ve Wİlbelm Reİch’İn katkıları özellikle Önemlidir. C.Gustav Jung’un da
‘Psikolojik Tipler’ adında bir çalışması vardır.

Adlerci bireysel
psikoloji okuluna göre ise kişilik gelişimini aşağılık duygusu ve onu telafi
etmek için bireyin başvurduğu yollar belirler.

Psikanalitik okuldan
kopan ve sosyo-kül-türel analistler arasında sayılan Karen Horney ve psikolog
Henry Murray’e göre her bireyin psikolojik ihtiyaçları onların kişilik
yapılarını biçimlendirir.

Yakın zamanlarda
transpersonal (ki-şi-üstü) psikoloji okulunu kuran ve teori­sinde Doğu
psikolojisinin tecrübelerine önemli bir yer veren Abraham Maslow, her
organizmanın amacının kendini ger­çekleştirme olduğunu; bunun yolunun da beş
aşamalı, yalından karmaşığa doğru bir hiyerarşi içinde olan ihtiyaçların karşı­lanmasıyla
olabileceğini söyler. Ama her kişinin potansiyelleri ve bu ihtiyaçların ta­şıdığı
anlam, dolayısıyla kişilikler de fark­lıdır. Öğrenme teorisyenleri ise kişilik
özelliklerinin doğrudan doğruya çevre­den öğrenildiği kanaatûıdedirler.

İngiliz psikolog Hans
Eysenck, bireyleri dört farklı kategoriye bölen bir kişilik te­orisi
geliştirdi. İlkin insanları dışa-dönük ve içe-dönük olup olmadıklarına göre iki­ye
ayırır. Bundan başka bir de tüm birey­leri kararlı ve değişken olmalarına göre
tasnif eder. Kararlı bir kişi, dışarıdan ge­len baskılarla başa çıkabilen ve
kolay pes etmeyen kişidir; değişken birey İse genel­likle kronik biçimde
kaygılıdır ve çabuk yı­lar.

Öte yandan Amerikalı
bir psikolog olan Cattell ise, çok daha fazla sayıda (171 adet) kategori
gerektiğini ve ‘kategori­ler’in kişilik yapılarını (özelliklerini) ifade
ettiğini söyler.

Kişilik kavramıyla
ilgili tartışmalar, so­nunda ‘kişilik ohışumu’nun nasıl olduğu (niçin bir birey
içe-dönük olurken, diğeri

dışa-dönük
olmaktadır?) sorusunda dü­ğümlenmektedir. Bu alandaki tartışmalar ise kişiyi
çevresinin mi, yoksa genetik ku­ruluşunun mu belirlediği konusuna yöne­liktir.

Kişilik özellikleri,
katı ve uyumsuz nite­likler gösterdiğinde, kişinin zararına veya önemli işlev
kaybına yol açtığında attık ki­şilik bozukluklarından söz edilir. Kişilik
bozukluğu olan bireylerin diğer insanlar­la ilişkilerinde Önemli sorunları,
tatmin­sizlikleri vardır. Fakat onlar ne kadar güç durumda olursa olsunlar, bu
güçlüklerin sorumlularını başkaları olarak görürler ve bundan rahatsız
olmazlar. Bazı rahat­sızlıklar duymaları halinde bunları değiş­tirmek için
büyük bir çaba göstermeleri­ne rağmen başarılı olamazlar.

(SBA)

Bkz. Genetik;
KarakterYapısı.