KESİNLİK

217

 

KESİNLİK

 

Zihnin bir hakikati
kavraması ve kabul­lenmesi ya da bir bilginin, bir kanının kuş­kuya neden
olmadan onaylanmasıdır. Bu bakımdan kesinlik, Öznel (sübjektif) ke­sinlik
olarak düşüncenin hiçbir yanılma kuşkusu olmadan bir düşünceyi paylaşma­sıdır.
Sözgelimi ahlaki ve dini inancın, bir kişisel konu olarak kesinliği böyledir.
Bu tür kesinlikte nesnel güvence sözkonusu edilemez.

Nesnel (objektif)
kesinlikte ise, bir bilgi­nin bilgi kaynaklan ve konu üzerindeki nesnel
görüşlere dayanan güvenirliği anla­tılır. Bu anlamda nesnel kesinlik dolaylı
bir yolla, yani delil ve akıl yürütmelere da­yanılarak sağlanabileceği gibi,
dolaysız bir yolla, yani algılara ya da yaşantılara da­yanılarak da elde
edilebilir.

Kesinlik, duyuların
deneyine dayandığın­da deneysel kesinlik, duygu ve vicdana da­yandığında ahlaki
kesinlik, akla dayandı­ğında da akli kesinlik şeklinde nitelendiri­lir. Aklİ
kesinlik üstünde genel olarak bir düşünce birliği sağlanmışsa da, bunların
arasındaki farklar açık bir biçimde ortaya konulmuş sayılamaz. Bu durum,
düşünür­lerin kesinlik kavramına verdikleri anlam yanında, bizzat kesinlik
sorununun felse­fenin en eski ve en önemli sorununu oluş-tur m asıyla da
ilişkilidir.

Gerçekten Antik
Yunanda bazı filozofla­rın duyuların ve hayalgücünün insanı al­dattığım İleri
sürmesi kesinlik kavramını tartışma gündemine getirmiştir. İnsan, bu denli
aldanışlara veya yanılgılara (do-xa) düşen bir varlık olduğuna göre, nasıl
oluyor da herhangi bir şeyin kesinliğin­den açıkça sözedilebiliyor? Nasıl böyle
bir sonuca güvenebiliyor? Başka bir söyle­yişle insanın hakikati bilmesi mümkün
müdür? Dahası birşeyin hakikat olması­nın ölçüsü nedir? Üstelik kuşku duyulma­yacak
hakikat var mıdır?

Demek oluyor ki,
kesinlik sorunu haki­kat ve apaçıklık sorunlarıyla bağlantılı olarak ortaya
çıkmaktadır. Nitekim Elealı düşünürler, başta Protagoras ve Gorgias olmak üzere
Sofistler ve şüpheciler kesin­lik konusunda kuşkulu bir tavır ortaya ko­yarlar.
Sözgelimi Parmenides, varlığın var olduğunu, yok olamayacağını, varlık­ta
hareket, değişme ve oluşun söz konusu edilemeyeceğini ileri sürerken,
tabiattaki hareket, değişme ve oluş şeklinde algıla­nan şeyin bir görünüşten
İbaret bulundu­ğunu belirtiyordu. İşte bu görüşün gerçek­miş gibi algılanması,
duyumlarımızın bir aldatmasıdır. Yine Protagoras evren hak­kında tümel ve kesin
bir bilgiye ulaşma ba­kımından yenetek ve imkanlarımızın el­vermediğini, ayrıca
duyumlarımızın nes­neler hakkında farklı bilgilere ulaştırdığı­nı söylemiştir.
Kısacası, kesin ve apaçık bir bilgi elde etmemizin mümkün olmadı­ğım, sahib
olduğumuz bilginin ise ancak görece bir değer ifade ettiğini belirtmiş­tir.
Çağdaşı olduğu Sofistleri ve bu bağ­lamda daha önceki filozofları eleştiren
Sokrates, Platon ve Aristoteles; bunların aksine kesin bilgiyi temellendirmeyi
ve ke­sinliğe ulaşmayı sağlayacak çeşitli yöntem­ler ortaya koymaya çalıştılar.
Daha sonra­ları da, kesinlik sorunu, Epikürcüler, Sto­acılar, Orta ve Yeni
Akademia tarafın­dan yeniden ele alınıp tartışılacaktır.

Fakat kesinlik
sorununu, sistemli bir şe­kilde ve sınırlarım belirleyerek ortaya ko­yan kişi
Descartes olmuştur. Descartes, felsefesinde Önemli bir Özellik olarak orta­ya
çıkan yöntemleri, kuşku sürecinden sonra, kuşkudan arınmayı sağlayacak öl­çüde
açık ve seçik olan ve kendisini kabul ettiren bir düşünceye rastlandığı zaman
kesinliğe de ulaşılacağını benimser. Bunu da “apaçıklık” şeklinde
tanımlar. Ona gö­re apaçıklık, bir düşüncenin nesnel ger­çekliğinin delilidir;
çünkü Tanrı insanı aldatmak istemez. Bu anlamda Descartes için kesinliğin ve
apaçıklığın varlığını te-mellendiren şey “tanrısal doğruluktur.
Descartes’m bu husustaki görüşünü Ma-lcbranche de benimser. Keza Descar­tes’in
felsefesini birçok yönden doğrula­yan Spinoza, onun “tanrısal
doğruluk” kavramını kabul etmez. Çünkü Spino-za’ya göre kesinlik ve
apaçıklık zorunlu olarak hakikate bağlıdır. Kaldı ki, “düşün­cenin
gerçeklik ile uygunluğundan başka bir şey olmayan” hakikat, kendini bizzat
ortaya koyar ve aynı zamanda isbat eder. Onun için başka bir Ölçüye, yani
Descar-tes’in “tanrısal doğruluk” Önermesine ge­rek yoktur. Üstelik
bize apaçık görünen hakikatin hatayla karıştırılması da müm­kün olamaz,
olmamalıdır. Bundan sonra Hume, Berkeley, Kant ve Comte gibi deneyci, idealist,
eleştirici (k-riıisist) ve potizivist filozoflar şüpheci tu­tumlarını son
sınırına kadar götürerek ke­sinlik sorununu araştırma ve eleştiri konu­su yaptılar.
Kritisizmi savunan Kant ile pozitivist Comte’a göre, insan aklı ancak olguları,
olayları ve dış görünüşleri bilip kavrayabilir. Bu nedenle bunlardan yarar­lanarak
çeşitli akıl ilişkilerini, dolayısıyla bilimleri temellendirebilir. Fakat eğer
gerçeklik (hakikat) diye bir şey kabul edi­lecekse, akıl bunu asla bilemez,
gerçekli­ğin ne olduğunu asla anlatamaz. Ne var ki XIX. yüzyıldan itibaren, bir
an­lamda pozitivizmin ve bilim alanındaki hızh gelişmenin de etkisiyle,
gerçeklik an­layışına dönüldüğü, insan düşüncesinin kavrayış gücüne inanıldığı
ve “kesinliğin, nesnel değeri” nin kabul edildiği şeklinde bir
düşünce akımının ortaya çıktığı görül­dü. Spinoza’ mn belirttiği gibi, Hegel de
İde’ nin eksiksiz olması ve nesnelerin hare­ketini ortaya koyması, yani
diyalektiğin

kabulü şartıyla, îde
ile doğa arasında öz­deşlik bulunduğunu, bilimlerde görüldü­ğü üzere hakikatin
nesnellik niteliğini yi­tirmeksizin gelişip ilerleyebileceğini sa­vundu.
Dahası» gelişen bir gerçekliğin an­cak nesnel olabileceğini söyledi. Bu an­lamda
gerçeklik gelişerek ilerlediğine gö­re hareketsiz, değişmeden uzak ve mut­lak
her hakikatin yanlışlık biçimine dönüş­mesinin kaçınılmaz olduğu düşünülebilir.
Başka bir söyleyişle, kesinlik hakikatin bir işaretiydi; apaçıklık ise
kendisini ka­bul ettirmek yetkisini ve gücünü bizzat kapsıyordu. Fakat bütün
bunlar düşünce­nin değişmeden kalmasını olası kılan şey­ler sayılamazlardı.
Çünkü düşünce değiş­meden kaldığı, durağanlaştığı takdirde, apaçıklık;
içerikten yoksun, içi boşaltıl­mış ve ölü bir kesinlik ve apaçıklık biçimi­ni
alacaktır. Bu nedenle Hegel ve onun karşısında yer alan diyalektik maddeciler,
giriştikleri çözümlemelerde değişim ve ye­nilenme üzerinde durdular. Çünkü
bunla­ra göre, öznel bilginin temeli olan kesinli­ğin nesnel bilginin kaynağı
olan hakikate veya gerçekliğe yönelmesi ve aynı zaman­da kavuşması, bu değişim
ve yenilenme aşamalarını zorunlu kılmaktadır. Bütün bunlara rağmen kesinlik ile
ger­çekliğin tam anlamıyla ve kesin bir biçim­de birlikte bulunup
bulunmayacakları, in­sanın bugün için ulaştığı bilgi düzeyi bağ­lamında ele
alınamayacak temel bir so­run olmakta devam edeceği, düşünülmesi

gereken bir husustur.

İsmail KILLIOĞLU

Bk. Hakikat;
Sofistler.