KENTLEŞME VE TARIM DIŞI TABAKALAŞMANIN DOĞUŞU – ANTROPOLOJİ

PAYLAŞ

Kültür tarihçisi V. Gordon Childe’ın tarihteki ilk büyük devrim olan tarım devri­minden sonra ikinci büyük devrim olarak işaret ettiği olay Kent Devrimidir. Chil­de’ın tarım ya da kent devrimi gibi isimlerle andığı devrimci sıçramaları, insanlığın yaşam ve geçim biçiminde köklü değişimlere yol açan ve vuku bulmalarıyla bir önceki dönemin özelliklerinin kökten değiştiği dönüşümlere karşılık gelir. Chil­de’ın kent devrimi belirlemesi, kendisinden sonraki antropolog ve kültür tarihçile- rince pek itibar edilmemiş ve tarımcı dönemin önemli bir gelişmesi olarak nitelen­dirilmiştir. Bu antropolog ve kültür tarihçilerinin vurguladığı asıl büyük dönüşüm 18. yüzyılın Endüstri Devrimidir. Endüstri Devrimi, tarım döneminin koşullarını kökten değiştirmiş, köylülerin ve toprak üzerindeki artık ürüne el koyarak zengin­leşen yönetici ve aristokratların yerini geniş kentli sınıflar, işçiler, burjuvalar ve hiz­met çalışanları (beyaz yakalılar) almıştır. İnsan ve hayvan emeğinin yoğun kullanı­mıyla yapılan üretim, artık makinelerin ve farklı enerji kaynaklarının kullanımıyla kitlesel halde yapılmaya başlanmış, el becerisi ve emeğinin yerini, karmaşıklaşan araç ve gereçleri (makineleri) kullanma kabiliyeti ve seri üretim becerileri almıştır. Zamanın ve mekânın anlamı değişmiş; insanlık yeni toplumsal örgütlenme biçim- leriyle tanışmıştır. Bu ünitede bu büyük dönüşümün altında yatan süreçleri ve ya­rattığı toplumsal ve kültürel sonuçları ele alacağız.

KENTLEŞME VE TARIM DIŞI TABAKALAŞMANIN DOĞUŞU

Tarihte ilk kentler, İÖ. 4. binin sonunda (Tunç Çağı’nda) Mezopotamya’da ortaya çıktı. Tarımsal etkinliğin merkezi olan ve tarımda çalışan nüfusun mekânsal örgüt­lenmesi olarak tanımlanabilecek köylerden farklı olarak kentler, tarım dışı nüfu­sun yaşadığı ve tarımda ortaya çıkan ürün fazlasının pazarlanıp mübadele edildi­ği merkezler olarak doğdular. Onların doğuşunu destekleyen koşullar, sulama ka­nalları açılarak yapılan ve doğa koşullarına bağımlı olmaktan çıkarılmış yoğun ta­rım yöntemlerinin yarattığı artık-değerle ilişkiliydi. Bu artık-değer tarım dışı bir nü­fusu besleyecek noktaya ulaştığında, tarımcı nüfusun ihtiyaç duyduğu şeylerin üretiminde uzmanlaşmış ve birtakım hizmetlerin verildiği yeni mekânlar, yani kentler, örgütlendi. Kentler, burada ortaya çıkan tarım dışı iş bölümüne dayalı idi. Öte yandan tarımda ortaya çıkan artığa vergi veya haraç yoluyla el koymaktan kaynaklanan zenginlik ve iktidara bağlı tabakalaşma kentlerin örgütlenme zemini oldu. Böylelikle yoğun nüfusun, ticaretin ve biriken servetle beslenen bürokrasi­nin merkezi olarak kent ortaya çıktı. İlk kentler, çevrelerinde yer alan tarımcı yer­leşmelerin oluşturduğu bir ağın merkezi olarak oluştular. Bu art alanın yarattığı ar­tık değerden beslenen kentler, kendisine bağlı bu kırsal ağın ihtiyaçlarını karşıla­yacak kurumları oluşturarak bu artık değere çeşitli biçimlerde el koyma mekaniz­malarını da geliştirdi.

Zamanla kentler, kol emeğinin ve tarımsal üretimin merkezi olan kırsal alanın ve köylülüğün karşıtı olarak tanımlanmaya başlandı. Tarımsal üretimin ve üretim­de kullanılan kaba emeğin yerine kentler, uzmanlaşmış emeği, ticaret ilişkilerini, biriken servetle birlikte çevresiyle girdiği eşitsiz ilişkiyi, yazılı kültürü, dolayısıyla daha incelmiş bir yaşam tarzını, yani yüksek kültürü temsil eder hale geldiler. Bu yüksek kültür kendi tavrını, gelenek ve alışkanlıklarını geliştirdi. Zaman içinde bu tavır, gelenek ve alışkanlıklar bütün toplumun ulaşması gereken değerler ve ideal­ler haline geldi. Böylelikle medeniyet kavramıyla kent arasında sıkı bir ilişki kurul­
muş oluyordu. Batı dillerinde bu kavram civilization terimiyle karşılanmaktadır. Sözcüğün kökündeki civil mastarı Latince civisTen gelmekteydi ve civis, doğrudan doğruya kenti ima etmekteydi. Kavramın bizim de kullandığımız Arapça eşi, yani medeniyet de, medine, yani kent kavramından türetilmişti. Bu çerçevede üretilen bir başka kavram çifti, büyükgelenek-küçük gelenek kavramlarından oluşur. Bu te­rimler Redfield (1956) tarafından geliştirilmiştir. Kavramlar, kentli seçkinlerin yazı­lı gelenekleri ( büyük gelenek) ile köylülerin yazıya ve kesin kurallara dökülme­miş olan gelenekleri (küçük gelenek) arasındaki karşıtlığı vurgulamaktadır. Bu ay­rım, aynı zamanda yazılı kültür-sözlü kültür karşıtlığına karşılık gelmektedir. Bü­yük gelenek bir yazı dilinin gelişmesini, ona ilişkin olarak resmî bir yazı dilinin ve bununla bağlantılı bir edebiyat dilinin doğmasını sağlar. Sözlü gelenek ise kırsal kültürün kuşaktan kuşağa sözlü olarak aktardığı kültür ürünlerini barındırmakta­dır. Bugün halkbilimciler genellikle bu sözlü kültür alanıyla uğraşırlar. Örneğin di­van şiiri bir büyük gelenek ya da yazılı kültür ürünüyken, âşık geleneği bir küçük gelenek veya sözlü kültür ürünüdür. Öte yandan büyük gelenek, yöneticilerin temsil ettiği resmî ve ortodoks dünya görüşünü yansıtırken, küçük gelenek da­ha gevşek ve daha bağdaşmacı gelenekleri (Bkz. Ünite 9) bünyesinde barındırmış­tır. Bir anlamda kentin bütün kozmopolitizmi bu yazılı kültürün çatısı altında bir­leşir. Örneğin Osmanlı saray müziği, Osmanlı toplumunda önemli bir büyük gele­nek öğesi olarak görülebilir. Bu müzik türü kendisinden önceki (Bizans) saray mü­ziğinin özelliklerini devralarak evrilmiş ve kentsel kozmopolitizmi oluşturan pek çok kaynak, bu temel biçimleniş altında bu müziğe katkı yapmıştır. Osmanlı saray müziğini besleyen kaynaklar arasında Ermeni, Rum ve Yahudi besteciler önemli bir yer tutar. Bizzat padişahların bazılarının da besteci ve güfteci olması da bu ça­tının merkezine işaret etmektedir.

Ancak bu iki gelenek arasında sürekli bir alış-veriş ve buna bağlı olarak sürek­li bir kültürleşme vardır. Büyük gelenek, zaman içinde küçük geleneğin öğelerini devşirip incelterek kente uyarlayabilmekte, büyük gelenek de köylüler tarafından yeniden yorumlanmak suretiyle kırsal koşullara uydurularak benimsenebilmekte- dir. Örneğin divan şiiri sadece Osmanlı sarayının denetimi altında gelişen bir tür olarak kalmamış ve halk şiirini de etkilemişti. Bunun gibi Osmanlı saray müziği de küçük geleneğe ait bazı makamlardan yararlanmış, halk müziğinde de büyük ge­leneğin makam dizgelerinden esinlenmeler ortaya çıkmıştır.

Ortodoks dünya görüşü:

Egemen ve yazılı kurallara dayanan, toplumun yönetici seçkinlerinin benimsediği dünya görüşüdür.

Kozmopolitizm: Farklı kültürlerin, dünya görüşlerinin ve geleneklerin bir arada bulunduğu ve birbiriyle karışma eğiliminde olduğu toplumsal-kültürel ortamdır: Ulusal ya da yerli olmama hali.

Bu kent-kır ikiliğinden yerel-evrensel ya da yerli-kozmopolit kavram çiftlerine de gidilebilir. Kentler, tarih boyunca hem kendi art alanlarının barındırdığı etnik, dinsel ve kültürel karmaşıklığı (çeşitliliği) barındıran ve yansıtan birer mikrokos- moz olmuş hem de kendi art alanları dışında kalan dış dünya ile girilen iktisadî ve siyasal ilişkilerin odağı olarak başka kültürlerden gelen yeniliklerin giriş kapısı ol­muştur. Böylelikle farklılık ve çeşitlilik ile kentler özdeş hale gelmiştir. Sadece bu­günkü kentler değil, tarihsel kentler de böyledir. Örneğin Tunç Çağı’nın görkemli merkezlerinden Kaniş-Karum (bugünkü Kayseri yakınlarındaki Kültepe), Yukarı Mezopotamyalı bir halk olan Assurların Anadolu içindeki en önemli ticaret koloni­si olarak hem Assurların hem de yerli halkların birarada yaşadığı kozmopolit bir kentti. Bunun gibi antik dönemin pek çok kentinde bir çok-dilliliğin egemen oldu­ğunu görürüz. Örneğin Hititlerin başkenti Hattuşaş’da ünlü Kadeş antlaşmasının yazılı olduğu taş levha Akkadca ve Hititçe olmak üzere çift dillidir. Aynı zamanda Hattuşaş’da çok sayıda tapınak görürüz. Bu tapınakların her biri Hititlere bağlı di­ğer kentlerin tanrıları için yapılmıştı. Dolayısıyla tarihin bu büyük kentinde pek çok yerel inanç bir arada temsil ediliyordu. Bunun gibi ticaret ilişkileri yoluyla çok
farklı kültürlere ait inançların kentlerde temsil edildiğini görürüz. Roma döneminin Bergama’sında yerel inançlara ilişkin tapınakların yanında bir büyük Mısır tapına­ğı da vardı. Benzer biçimde Sardis (bugünkü Salihli yakınlarındaki Sart) kentinde yaşayan kalabalık bir Yahudi kolonisi mevcuttu. Kentler ticarî gerekler, üretim ih­tiyaçları gibi kırsalı aşan yeni-tanımlanmış ihtiyaç ve işlevler yüzünden, bu ihtiyaç ve işlevleri görecek farklı topluluklara kucak açmışlardır. Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u alır almaz buradaki Rum Ortodoks ve Galatalı Latin cemaatlerine güven­ce verip burada kalmalarını sağladığını ve Anadolu’daki Ermeni toplumundan ka­labalık bir grubu bu kente taşıyarak burada bir Ermeni Patrikliği kurduğunu hatır­layalım. Hem şehrin iktisadî hayatının çökmemesi için hem de kentin canlanarak Akdeniz’deki rolünü yeniden kazanması için Fatih, bir yandan kentin başlıca taba­kalarını oluşturan bu toplulukları korumuş bir yandan da kente başka zanaatkâr toplulukların yerleşmesini özendirmiştir. Ankara’da da durum farklı değildi. 16. ve 17. yüzyıllarda dünyadaki tiftik yünü ve sof üretiminin merkezi olan Ankara, Türk­lerin yanısıra, kalabalık Rum, Ermeni ve Yahudi cemaatlerini barındırdığı gibi, İn­giliz ve Hollandalı tüccarların da yaşadığı bir kentti. Bu durum kentleri ister iste­mez kozmopolit, yani çok kültürlü yapmaktadır.

DEVLETİN GELİŞİMİ İlk Devlet

Kentlerle birlikte pek çok kurum ve yenilik gelişti. Bunların başında örgütlü din, askerlik kurumu ve yazı gelir. Bu kurumlar ve yenilikler karşımıza ilk devleti çıka­rır. İlk devletler, genellikle doğal-coğrafî sınırlarla belirlenmiş bir toprak parçasına hükmeden bağımsız siyasal yapılar olarak doğdular. Hükümranlıklarını belirleyen doğal sınırlar, denetleyebilecekleri tarımsal üretim alanıydı. Bu tarımsal üretim ala­nının merkezinde, bu alanın ihtiyaçlarını karşılayan bir kent doğmuştu ve kent ilk devletin ön koşuluydu. Kent aynı zamanda merkezî bir ekonominin varlığına işa­ret ediyordu. Zira orası aynı zamanda merkezî bir pazar yeriydi, ticaret orada ya­pılıyor, devletin gelirini teşkil eden vergi burada toplanıyor, tarım dışı mal ve hiz­metler orada üretiliyordu. Bütün bunlar karmaşık bir örgütlenmenin başlangıcı ve iş bölümüne dayalı bir toplumsallaşma demekti. Tarımsal üretimden beslenen nü­fusun artışı ilk devletlerin oluşumunu tetikleyen önemli etkenlerden biriydi. Nüfus artışıyla birlikte, insan topluluklarının daha basit toplumsal örgütlenme biçimleri nüfusun tamamını denetleyemez hale gelmiş ve muhtemelen bu durum çatışmala­rı körüklemişti. Bu çatışmaların varlığından kaynaklanan düzen ihtiyacı da bir baş­ka önemli etkendi. Büyük ölçüde sulamalı tarım üretiminin sağladığı ürün fazlasın­dan kaynaklanan zenginlik, başka toplulukların yağma ve baskınları için önemli bir çekim alanı yaratmış olmalıydı ve bu zenginliğin korunması ve sürekliliğinin sağlanması da düzen ihtiyacını besleyen bir başka etkendi. Böylece koruyucular, yani artı-üründen beslenmek koşuluyla o ürünün güvenliğini sağlayan profesyonel askerler ortaya çıktılar. Koruyucuların varlığı, hiç kuşkusuz bütün bu zenginlikten kaynaklanan toplumsal tabakalaşmanın yarattığı mülkiyetin varlığıyla ilişkiliydi.

Devletin üç işlevi tanımlanmıştır:

  1. Üretim araçlarının ve üreticilerin korunması ve gelişmesi için gerekli koşul­ların sağlanması,
  2. Üretim ilişkilerinin korunması ve gelişmesinin sağlanması,
  3. Devlet aygıtının güçlü tutulması ve devletin toplumun sürekli bir biçimde üstünde yer almasının sağlanması.

Bu işlevlerden de anlaşılacağı gibi, devlet aygıtı ile üretim arasında doğrudan bir ilişki ve gerekirlik söz konusudur. Bu nedenle tarihte ilk devlet biçimlerinin or­taya çıkması, tarım devrimini izleyen gelişkin bir aşamayı beklemiştir. Tarımın baş­langıç aşamalarına ait üretim şekilleri, devletin oluşması için gereken koşulları ya­ratamamıştır. Günümüzde çapa tarımı ve avcılıkla geçinen toplumlar üzerine yapı­lan araştırmalar, besin üretimine aktif olarak katılan nüfusun yüksek oranı nede­niyle (nüfusun üçte ikisinin bilfiil çalışması gerekmektedir) bu toplumların geniş ölçekli örgütlenmelere girişemeyeceğini, bir devlet kuramayacakları gibi bir devlet sisteminin parçası da olamayacağını göstermiştir. Benzer biçimde İskandinavya’nın kuzeyinde geyik üretimciliği ile geçinen Lap toplumu da devlet kuramamıştır. Dev­let kurmaya yönelen karmaşık örgütlenme biçimine ve üretimsel artığın çok sayı­da insanın geçim etkinliği dışında yer alan etkinlikleri destekleyebilecek seviyele­re ulaşmasını sağlayan tarım teknolojilerine sahip büyük gelenekler arasında Mısır, Mezopotamya, Yunan, Roma, Iran, Hitit, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı devletleri sa­yılmaktadır. Zira devletin birinci ve ikinci işlevleri, geçim etkinliği dışında uğraşla­rı üstlenen çok sayıda uzmanlaşmış kişinin ve bilhassa askerlik kurumunun varlı­ğını gerektirir. Bu uzmanlaşmış kişilerin ve askerlerin finansmanı için devlet aygı­tı, vergi veya haraç biçiminde tarımsal üretimden artığı çekecek mekanizmalardan yararlanır. Bu mekanizmalar, devletin üçüncü işlevini gerektirir ve pekiştirir. Bu iş­lev, devleti başlı başına bir zor aygıtı haline sokmaktadır. Şu halde bu işlevleri ye­rine getirmek için devletin dört temel kurumdan oluştuğu söylenebilir:

  1. Belirli bir toprak üzerinde hükümranlık ve bu toprakta yaşayan insanlar üzerinde varsayımsal ve ideolojik hâkimiyet
  2. Hukuk
  3. Güvenlik ve zor aygıtları (ordu, polis, milis vs.)
  4. Maliye (üretimden artığı çekme mekanizmaları).
Toplumsal hareketlilik:

Toplumun bir tabakasından veya sınıfından başka bir tabakasına ve sınıfına geçiş yönündeki esnekliktir.

Bu dört kurum, ilk devlet biçimlerinde askerlerin ve din adamlarının da içinde bulunduğu ve yönetici-seçkinlerden oluşan, bu haliyle de modern hükümetlerin yerini tutan saray örgütlenmesi tarafından bütünleştirilmekte; çoğu zaman yöneti­ci kendi şahsında askerî ve dinsel ödevleri birleştirebilmekte ve yönetici-seçkinler- le teba arasında bir toplumsal hareketlilik bulunmamaktaydı. Birinci kurum ya­ni varsayımsal ve ideolojik hâkimiyet, büyük ölçüde devlet aygıtının egemenlik alanını oluşturan taşraya atadığı memurlar veya aristokratlar ile ideolojik aygıtın taşradaki temsilcilerinden (din adamlarından) oluşur. Böylelikle hem taşranın de­netimi elde edilmiş hem de devletin bekâsı ve bu bekânın en önemli unsurların­dan olan artığın (artık-değerin) çekilmesine ilişkin rıza çerçevesi sağlanmış olur. Rızanın kaybolduğu ve bekânın tehlikeye girdiği durumlarda devletin üçüncü ku­rumu, yani güvenlik ve zor aygıtları devreye girecektir. Güvenlik ve zor aygıtları, aynı zamanda, üretim araçlarının, üreticilerin ve üretim ilişkilerinin korunmasını da üstlenmiştir. Üretim araçlarının, üreticilerin ve üretim ilişkilerinin korunmasına yö­nelik düzenleyici kurum, hukuktur. Zor aygıtları, hukukun uygulanmasını sağlar. Bu anlamda devletin ayırdedici yönü, zor kullanma yetkisinin meşruluğundadır. Zor kullanma yetkisinin meşruluğunu koruyan en önemli ilke, zor aygıtlarının hu­kukla bağlı oluşudur. Bu kurumsal ilişkiler çerçevesinde “hukuk dairesi” tamamla­nır ve bu daire “adalet mülkün temelidir” sözünde ifadesini bulur. Devletin zor kullanma yetkisinin meşruluğuna işaret eden bir başka söz, “ya devlet başa, ya kuzgun leşe” sözüdür. İlk devletlerle birlikte, toplumsal düzeni sağlayan hukukun sözel olmaktan çıktığını ve yazılı hale geldiğini görürüz. Sözel hukuka genellikle örf adı verilir. Örfî hukuk, yazılı olmayan ama güçlü bir yönetim geleneğinin ku-
rallarma ilişkin bir bütündür. Kanun haline getirilmemiş kurallardan oluşmasına karşın örf, halkın kendiliğinden uyduğu gelenekselleşmiş kurallar manzumesi ol­ması bakımından hukukun temel kaynaklarından biridir ve görece uzun bir süre uygulanmış ve uygulanmakta olan kamusal eylemlerin tekrarlanışı olarak tanımla­nır. Örfî hukuk iktidarı sınırlayan ve hâkim olduğu saha üzerindeki haklarını belir­leyen bir çerçeve çizer, iktidarın nasıl paylaşılacağına dair kurallar koyar. Yazılı hu­kuka ilişkin ilk belge ise Eski Babil kralı Hammurabi’ye ait kodekstir. ÎÖ. 18. yüz­yıla ait bu kodekste evrensel ceza hukuku ilkelerinin ilk izlerini buluruz. 282 ka­nundan oluşan Hammurabi Kanunları’nın Sumer örfî hukukunun yazıya geçirilmiş hali olduğu söylenir. Burada vaz edilen temel ilkeler arasında, kanun önünde eşit­lik ilkesi ve suçsuz ceza olamayacağı ilkesi yer alır. Hammurabi Kanunları, aynı za­manda, modern hukukun bir çok alanda aştığı “göze göz dişe diş” kuralının da ya­zıya geçirildiği yerdir. Hukukun esas olarak devletin üç işlevine yönelik koruyucu normlar vaz ettiği söylenebilir.

Devletle birlikte, mekânsal farklılaşmayı ve kırsal ölçekte göremeyeceğimiz ba­yındırlık işlerini görmeye başlarız. Yöneticilerin yaşadığı konutlarla sıradan kentli­lerin yaşadığı konutlar arasındaki farklılaşmanın yanında, özellikle kentlerin mer­kezlerinde görkemli dinsel yapıların ortaya çıkmasıyla, mimarlığın ve mühendisli­ğin gerektirdiği asgari matematik ve geometri bilgisinin, malzeme bilgisinin ve hepsinden önemlisi malzeme işleme teknikleriyle yapılara estetik bir değer kazan­dırma kaygısının geliştiğini görürüz. Kentlerin ihtiyacı olan su kanallarının, kanali­zasyon sistemlerinin ve kent içi ve kent dışı yolların yapımı da bu bayındırlık işle­rinin nitelik ve çeşitliliğini artırmış; insanın doğa üzerindeki kontrolünü daha ileri noktalara taşımıştır. Daha ÎÖ. 4. binin sonlarında Aşağı Mezopotamya’daki Sumer ülkesinde karşımıza çıkan Zigguratlar, Mısır’da gördüğümüz piramitler bu büyük servet birikiminin ve mimari gelişimin en önemli simgeleridir (Fotoğraf 7.1. Bir pi­ramit ve 7.2. Bir ziggurat). Özetle kent, tabakalaşmanın, uzmanlaşmanın ve derin­leşen bir iş bölümünün; bu bağlamda tarım dışı faaliyetlerin, özellikle ticaret, za­naat ve sanayinin; teknolojinin ve teknolojik gelişmenin; zenginliğin ve servet bi­rikiminin, zenginlik ve birikimin mekâna ve yaşam biçimine yansımalarının; refa­hın ve hayatı kolaylaştırıcı tesislerin; iktidarın ve onun simgelerinin; okur-yazarlı- ğın, eğitimin; tabakalaşmaya bağlı mekânsal farklılaşmanın; yüksek nüfusun, hare­ketlilik ve çeşitliliğin ve en nihayet boş zamanları değerlendirmeye yönelik estetik ve sportif yüksek faaliyetlerin odağıdır.
 

Tarım Döneminde Devletin Evrimi

İlk devlet, bir kent devleti olarak ortaya çıkmıştır. Antropolojik açıdan bakıldığın­da, ilk devleti izleyen süreçte devletin iki ana evresinden söz edebiliriz. Bunlar ka­pitalizm öncesi (prekapitalist) devlet biçimleri adı altında toparlanan tarım devlet­leridir. Bu devlet biçimlerinde temel kurumlar tarımsal üretimin düzenli ve istikrar­lı biçimde yürütülmesine ve tarımdan artığın çekilmesine ilişkin kurumlardır. Bu­rada uyrukla devlet arasındaki ilişki bir kimlik politikası etrafında şekillenmez. Esas olan, üretimin sürmesi ve artığın düzenli biçimde merkeze ya da tanımlanmış iktidar sahiplerine akmasıdır. Tarım devletleri, ilk devlet biçiminin özelliklerini ser­gileyen kent-devletlerinden birinin giderek güçlenmesine bağlı olarak diğerlerini egemenliği altına almasıyla ve topraksal (teritorial) devletin doğmasıyla ortaya çı­kar. Bu devletlerin temel özelliği, onların artık belli bir toprak parçası üzerindeki egemenlikleriyle tanımlanır hale gelmesidir. Biz, buna koşut olarak artık Assur ül­kesinden, Babil ülkesinden, Hitit ülkesinden, Urartu ülkesinden bahsedebilir hale geliriz. Bu devlet, tarımsal artıktan beslenen, ciddi büyüklükte profesyonel ordula­ra sahip olan ve sürekli olarak yeni alanlara yayılma potansiyeli taşıyan bir devlet­tir. Bu devletlerin bir diğer özelliği nüfusun belirli bir etnik ve dilsel gruptan değil, o topraklar üzerinde yaşayan çeşitli halklardan oluşuyor olmasıdır. Ancak yöneti­ciler ve yönetimin başındaki hanedan genellikle belirli bir etnik gruptandır. O dö­nemlerden bugüne gelen çeşitli yazılı belgelerde yer alan dil ve etnik isimler, bü­yük ölçüde bütün nüfusun özelliklerini değil, bu egemen ailenin kullandığı dili ve etnik grubu yansıtır. Bu yüzden örneğin Sumer devletinin bütün nüfusunun Sumer halkı olduğunu söyleyemeyiz. Ancak yönetici ailenin Sumerce konuşan Sumerli bir aile olduğuna kuşku yoktur. Nitekim Sumer devletinin belirli bir süre kesintiye uğramasına ve yönetimin el değiştirmesine yol açan etken, bu devletin askerî gü­cünü oluşturan Akkadların yönetimi ele geçirmesidir. Sumerler bitişken bir dil kul­lanan farklı bir etnik grup olduğu halde, Akkadlar Semitik bir halktır. Devletin top­rakla ve etnisiteyle ilişkisini açıklayan en güzel örnek Hititlerdir. Hititler kendileri­ne Neşalı diyordu. Onlar Anadolu’daki Neşa kentinin Hint-Avrupa dil ailesine mensup bir eski Anadolu dili konuşan etnik halkıydı. Ancak bu kentin halkı diğer Anadolu kentlerini ele geçirip İç Anadolu’ya hükmeden topraksal bir devlet haline geldiğinde yine bu topraklarda yaşayan Hatti halkına atfen verilmiş olan Hatti ül­kesine sahip olmuşlar ve etnik bağlantılı bu coğrafî adın gereği olarak Hitit adıyla anılmışlardır.

Topraksal devletle birlikte, toprak üzerindeki büyük mülkiyetin de doğduğu görülür. Bu devletlerin yöneticileri yeni ele geçirilen toprakları bu seferlere katılan savaş beylerine verirlerdi. Böylelikle bu beylerin daha sonraki savaşlara katılımı ve bunun için asker besleyecek kaynağı toprak üzerinden elde etmeleri de sağlanmış oluyordu. Tarım devletlerinde tabakalaşmanın ve giderek sınıfsal ayrışmanın kay­nağı buydu. Böylelikle Avrupa’da fief, Bizans’ta pronoia, İslâm dünyasında ikta ve Osmanlılarda tımar adını alan dirlik topraklarının bu beylere devredilmesi yoluy­la savaş beylerinin toprak beylerine (lordlara, baronlara, emirlere, beylere ve sipa­hilere) dönüştüğü görülür. Böylelikle toprağa bağlı servet birikimi, zenginlik ve statüden kaynaklanan yeni bir tabakalaşma, toprak soyluluğu (aristokrasi) ortaya çıkmış oldu.

Osmanlılardaki tımar ve Avrupa’daki fief sistemi nasıl işler? Benzerlikleri ve farkları ne­lerdir? Tartışınız.

Yukarıda değindiğimiz gibi bu topraksal devletler, yeni ham madde kaynakla­rını ele geçirmek ve kendilerini zenginleştirecek yeni tarım alanlarına hükmetmek amacıyla, yayılma eğilimi taşırlar. Bu eğilim askerî kurumları ve kaleler, hisarlar, surlar gibi savunma yapılarını güçlendirmiş, çatışma ve savaşı devletlerin temel bir gerçeği haline getirmiştir. Tarihte gördüğümüz ilk büyük yayılmacı devletler Assur- lar, Hititler, Mısırlılar, Persler ve Büyük İskender’in Makedonyası’dır. Bu yayılma eğilimi, çatışma ve savaşın yanısıra kültürleşme eğilimlerini de beslemiş, çok bü­yük alanlara hükmetmenin bir sonucu olarak çok zengin ve görkemli kentlerin or­taya çıkmasına yol açmıştır. Perslerin Persepolis’i, Hititlerin Hattuşaş’ı, Romalıların Roma’sı ve İstanbul bu kentlerin en çarpıcı örnekleridir.

Bu yayılma eğilimi ve yayılmanın doğal bir sonucu olan büyük servet birikimiy­le birlikte imparatorluk kavramıyla karşılaşmaktayız. İmparatorluk kavramı, kendi doğal coğrafî alanları dışındaki topraklara yayılma gücü olan ve oraları elinde tu­tabilen siyasal ve askerî gücü tanımlar. Bu güç, tarım döneminin imparatorlukları için sadece askerî araçlarla elde edilebilecek bir kudret değildir. İmparatorluklar ideolojik ve siyasal araçları kullanarak da güçlerini yayarlar ve tutunurlar. Çünkü tarım döneminin teknoloji ve ulaşım olanakları ile nüfus yapısı, bu geniş alanda zor kullanmak yoluyla tutunmayı olanaksız hale getirmektedir. İmparatorların ken­dilerine ilahî bir kudret atfetmeleri, başka bir deyişle yetki ve iktidarlarının kayna­ğına kutsal olanı yerleştirmeleri, bu gücün ideolojik çerçevesini belirlemiş; bu güç­lü ideolojik zemine bağlı olarak bağlıları tarafından bu otoriteye rıza göstermenin ve onay vermenin koşulları ortaya çıkmıştır. İlahî kaynağın dünyadaki yönetme yetkisini sadece seçilmiş tek bir kişiye ve aileye devrettiği düşüncesiyle bütün im­paratorlar, dünyadaki yegâne yönetme yetkisinin kendilerinde olduğunu iddia et­mişler ve buna bağlı bir imparatorluk ideolojisi ortaya çıkmıştır. Bu ideoloji Büyük İskender’in yönetim anlayışında ve kişiliğinde ilk örneğini bulur. Ondan sonra ge­len bütün imparatorlar, bu modeli esas alarak yönetmeye ve davranmaya gayret etmişlerdir. İÖ. 4. yüzyılın sonlarında yaşamış olan Büyük İskender, tarihin gördü­ğü ilk dev imparatorluğu kurmuş ve o zamanın dünya kavrayışının iki parçası olan doğu ile batıyı birleştirmişti. Böylelikle imparatorluk fikriyle bütün dünyaya hük­metme fikri, yani tek dünya hâkimi fikri örtüşür. Bu yüzden hiçbir imparator ken­disiyle eşit bir başka otorite tanımamış, diğer yönetenleri kendisinden aşağı ve kendisine bağlı birer tâbi olarak tanımlamıştır. Kanunî Sultan Süleyman’ın Fransa kralına yazdığı ünlü mektup, bunun güzel bir belgesidir. Orada Kanunî kendisini bilinen Eski Dünya’nın bütün yönetme erklerinin sahibi olarak tanımlarken, Fran­sa kralına sadece Fransa’nın egemeni bir tâbisi olarak sesleniyordu.

Roma İmparatorluğu’ndan itibaren imparatorluk fikrine eşlik eden bir başka nosyon olarak egemen kent kavramını görürüz. Dünyadaki tek gerçek egemenlik olarak tanınan imparatorluk, dünyanın merkezi olarak tanımlanan ve imparatorla­rın oturduğu tek bir merkezi parlatmıştır. Roma döneminde burası Roma kentiydi (Fotoğraf 7.3. Eski Roma kenti). İmparatorluğa adını veren Roma, aynı zamanda imparatorluğun kent olarak tanınan tek yeriydi. Zira ülkeyi de Roma kentinin yurt­taşları yönetirdi. Başka bölgelerden gelen senatörler de bu yegâne kentin yurttaş­ları sayılarak senatoya girerlerdi. Çünkü Roma, Eski Yunan kent devletlerinin yö­netim idealini taklit eden bir siyasal sistemdi. Aslında imparatorluk toprakları Ro­ma kentinin hükmettiği topraklardan, ona ait özel topraklardan başka birşey değil­di. O nedenle bütün zenginliklerin toplanacağı yer de Roma kenti olacak, bütün imparatorluk yönetim sisteminin temel kaygısı da Roma’yı beslemek olacaktı. Çün­kü iktidar da ancak o kentin içindeki büyük aileler arasında el değiştirebilmektey­di. Aynı durumu Osmanlı împaratorluğu’nda da izleyebiliriz. Bu kez dünyanın merkezi İstanbul’dur (Resim 7.1 Ortaçağ’da İstanbul). İstanbul’da yaşamak, tıpkı Roma’da olduğu gibi bir ayrıcalıktı ve bir ölçüde yönetimden olmak demekti. İs­tanbul’da yaşayanlar askerlik yapmazlar ve iaşeleri belli ölçülerde devlet tarafından subvanse edilirdi. Osmanlı padişahlarının en büyük korkusu, kendilerini iktidardan etme yeteneği olan ve İstanbul’da yaşayan yönetim odaklarının memnuniyetsizliği olduğundan, en büyük kaygıları daima İstanbul’u beslemek olmuştur. Dolayısıyla bu kentler imparatorluğun taşrasından akan zenginliğin yansıması olarak pek çok büyük kamusal yapıya, görkemli bir mimari birikime sahip olmuşlar, bu arada gör­kemli bir yüksek kültürün üretildiği merkezler haline gelerek dünyanın en görkem­li kentleri olmuşlardır. Bu çerçevede bu kentler, yukarıda anlattığımız kozmopoli- tizmin en yoğun yaşandığı örnekleri vermişlerdir. Bir anlamda bu kentlerin gelece­ğin metropollerinin ve megapollerinin öncülerini olduğunu söyleyebiliriz.

 

 

Tarım dönemi devletlerinin bir başka önemli özel­liği, hükmettiği topraklar üzerindeki insanlarla mo­dern devletler gibi devlet-yurttaş ilişkisi kurmamış ol­masıdır. Tarım devletleri, özellikle imparatorluklar, te- balarını istendik bir yurttaş haline getirmek gibi bir so­run sahibi değildirler. Bu yüzden buna yönelik eğitim ve kamu kurumları yoktur. Yurttaşın kültürlemesi ge­nellikle cemaatlere ve geleneksel ilişkilere terk edil­miştir. Devletin tebasından yegâne beklentisi, ege­menliğine kesin bir biçimde itaat edilmesi ve öngörül­müş vergi ve harçları ödemesidir. Bu tür devletler ge­nellikle tebayla bunun dışında bir ilişki kurmazlar. Çünkü insanı kültürel olarak biçimlendirmek, asker etmek gibi kamusal görevler, bu devletlerin yetenek­lerini çok aşan bir gayret ve riski gerektirmektedir. Tıpkı bunun gibi, modern devletlerin belirli sınırlarla çevrelenmiş toprakları korumak için o sınırlara tümüy­le hâkim olmak gereğini karşılamak üzere yüklendiği görevler, tarım devletleri için söz konusu değildir. Çünkü bu tür devletlerin böyle tanımlanmış sınırları denetlemek için gereken teknoloji ve ulaşım olanakla-
rmın yetersizliği yanında, böyle bir iş için yüklenilecek gayret ve riskler de son de­recede yüksektir. Bu yüzden egemenliğin başlıca aracı askerî değil siyasal olmuş, egemenlik iddia edilen topraklardaki yerel güçlerle siyasal ittifak ilişkilerine giril­miş ya da onların devlet otoritesine bağlılığı karşılığında belirli hak ve ayrıcalıkla­rın onlara devredilmesi türünden iktisadî ve siyasal çözümler yeğlenmiştir. O ne­denle tarım devletlerinde sınırlardan değil uçlardan söz etmek mümkündür. Dev­letin egemenlik iddiasının zayıflayarak yok olmaya ya da tartışılır olmaya başladı­ğı noktalar bu uçlardır ve buralarda artık başka egemenlik iddialarıyla karşılaşmak mümkündür.

Bir tarım devletinde yaşayan bir bireyin, modern devletin bir yurttaşından farklı olarak sa­hip olduğu hakları ve devletine karşı ödevleri neler olabilir? Tartışınız.