Kentleşme Louis Wirth

Kentleşme Louis Wirth

Louis Wirth (1857-1952) Almanya’nın bir köyünde zengin Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi, ancak o ondört yaşındayken ailesi Amerika’ya göç etti. Chicago Üniversitesi’ni bitiren Wirth daha sonra aynı üniversitede Profesör olarak çalışmaya başladı ve 1920’lerde ünlü Chicago Sosyal Bilim Okulu’nun önde gelen şahsi­yetlerinden biri oldu. Yirminci yüzyıl başlarında Amerikan kent dev- riminin tam ortasında yer alan Chicago ‘vadedilen ülke’ye sel gibi akan milyonlarca göçmeni mıknatıs gibi kendine çekiyordu. Chicago Okulu’nun Albion Small’un önderliği ve teşviki altındaki R.E. Park, Ernest Burgess, W.l. Thomas ve Louis Wirth gibi öğrencileri, bu kent­sel dünyadan, onun görünür kaosundan, düzensiz, mozaik yapısın­dan, etnik toplulukları ve birbirinden ayrışmış komşuluklarından, suç oranları ve kaynayan insan kütlesinin sürekli değişim halindeki yo­ğun canlılığından büyülenmişlerdi. Ancak, bu kaosun, bu gelgitin altında bazı doğal düzen biçimleri yatıyordu ve Chicago Okulundan sosyal bilimcilerin amacı bu güçleri ortaya çıkartıp açıklamaktı.

Louis VVirth’ün katkısı teorik ve pratik düzeyde idi. Onun amacı, kentsel toplumu açıklamak ve ıslah etmekti ve büyük ölçüde sosyal çalışma, iskân politikası, plânlama ve ırk ilişkileriyle ilgileniyordu. Onun temel ilgi alanı grup hayatı ve toplumsal düzenin özü – konsensüs- ve onun nasıl oluştuğu, varlığını nasıl sürdürdüğü ve zamanla nasıl çöktüğüydü.

Temel çalışmaları:

  • Getto (1928) –
  • Bir Yaşam Biçimi Olarak Kent (1938)

VVirth’ün etkisi ondan ilham alan öğrenci kuşaklarında ve onun Amerikan ve Uluslararası Sosyoloji Dernekleri Başkanlıklarında yan­sımasını bulur.

 

FİKİR

Kentleşme fikri, özel bir kentsel yaşam biçimi -özellikle kırdakinden farklı bir yaşam biçimi- düşüncesi ilk kez Amerikalı sosyolog Louis Wirth tarafından 1920’lerde Chicago’da geliştirilmiştir. Kentler heye­can verici ve ürkütücü yerlerdir. Hayatın yoğun hızı, trafik, itiş kakış ve parlak ışıklar büyüleyici ve keyif vericidir. Ancak, kentler aynı zaman­da kasvetli mekânlardır. Girdap gibi bir kalabalığın ortasında kendini­zi çok yalnız ve kaybolmuş, kızgın ve sinirli hissedebilirsiniz. Hiç kim­senin başkasına ayıracak zamanı yoktur; herkes, kentteki ‘keşmekeş’ içinde varolma mücadelesi verirken, tefeciler, taşralıları aldatan şehir düzenbazları ve şehir kovboyları gibi vahşilerle mücadele ederek ömrünü tamamlar görünür. Bu yabancılaştırın ve yapay hayat tarzı dostluktan, beraberlik duygusundan, huzur ve kır hayatının sakinli­ğinden uzak milyonlarca millik bir alanı istilâ eder görünür; ancak 1920’lerde Amerikalılar ün ve fırsat peşinde bu kentsel ormanlara sürüler halinde dalar görünmektedir.

Park ve Burgess gibi öğrencileri kentsel hayatı insan ekolojisine – yani, Darvinci bir İnsanî mücadele, adaptasyon ve hayatta kalma teorisine- göre açıklamaya çalışırken, VVirth kentsel hayatta üç temel faktör bulunduğunu öne sürerek, kültürel yanı daha ağır basan bir teori geliştirir. Bu faktörler şöyle sıralanabilir: [1]

şehir dışındaki banliyöler ve iç-kentin varoşlarındaki orta ve alt sınıflar biçiminde- komşuluk-temelli küçük topluluklara ayrılır­lar. Bu toplumsal ayrışma ‘korunmasız kent’te bir cemaat, kimlik ve güvenlik duygusu sağlar, ancak ayrıca, bir grup kendi alanı­nın (ve statüsünün) işgal altında olduğunu hissettiğinde top­lumsal çatışmaya yol açabilir.

  • Yoğunluk. Kentler sadece insanlarla değil, fiziksel olarak da ağ­zına kadar doludur. Nadiren nefes alacak bir yer vardır ve bu yüzden, hayat oldukça yoğun ve sinir bozucu olma eğiliminde­dir. Günümüzde bütün insanlar birbirlerine çok yakın yaşamak­ta, bu da kaçınılmaz olarak zengin ve yoksul, etnik gruplar veya komşuluk alanları arasında toplumsal çatışma ihtimalini artır­maktadır.
  • Kent her tipten, her etnik gruptan ve zeminden in­sanı kendine çeker. O Amerika’nın eritme potasının altındaki ocaktır; ve toplumsal grupların bu olağandışı çeşitliliği modern sanayi toplumunun yoğun işbölümü ve yüksek düzeyde hare­ketliliğiyle daha da artar. Varolma mücadelesinde aralarındaki farklılıklar benzerliklere üstün gelir.

VVirth, klâsikleşmiş eseri Bir Yaşam Biçimi Olarak Kentleşme’de (1938) asgarî bir kent tanımı önerir: “sosyolojik açıdan heterojen bireylerin nispeten büyük, yoğun ve sürekli yerleşim yeri”. VVirth bir kırsal- kentsel süreklilik teorisinin temellerini atmıştır: bu teoriye göre, ya­şadığınız yer yaşama biçiminizi önemli ölçüde etkiler, “kır ve kent, – tüm insan yerleşimlerinden biri veya diğerinin ilişkileri düzenleme eğilimine referansla- iki farklı kutup olarak alınabilir”. Başka deyişle, kentsel ve kırsal hayat, farklı çevreleri ve özellikle büyüklük, yoğunluk ve heterojenliklerindeki farklılıklar nedeniyle, birbirlerinden önemli ölçüde farklıdır. Fakat VVirth, ayrıca, gerçekte kentleşmenin modern toplumun hayat tarzına dönüşeceğine ve hatta kırsal alanlara yayıla­cağına inanıyordu. Hatta o, bu hayat tarzının toplumsal açıdan yıkıcı olacağından, toplumun ahlâkî değerlerine, topluluk/cemaat duygusu ve temel konsensüse karşı bir tehdit oluşturacağından korkuyordu, ancak o, yaşadığı dönemde, 1920’lerde kentlerin bir düzene girece­ğini ve süreklilik duygusunun oluşacağını umuyordu.

KAVRAMSAL GELİŞİM

Kentleşme ve kentsel-kırsal yapı otuz yıl boyunca dünya genelinde çok sayıda topluluk araştırmasına ilham kaynağı oldu: bu çalışmalara katılan sosyologlar kırsal ve kentsel yaşam biçimlerini ayrıntılı olarak araştırdılar ve “daha iyi bir hayat”a ulaşmaya yönelik bu girişimler kentin baskı, şiddet ve sefaletini azalttı. Fakat, VVirth’in teorisinin giderek çökmesine yol açan da yine bu araştırmalardı.

Wirth Chicago’yu toplumsal laboratuar olarak kullandı, ancak Herbert Gans’ın (1968) öne sürdüğü gibi, 1920’lerde Chicago kesin­likle tipik bir kent değildi. O büyük ölçüde özellikle göçmenlerin (ve suçluların) istilâsı altındaydı ve bu yüzden özellikle düzensiz gelişti.

Yoğun aşırı kalabalığa rağmen problemler ve örgütsüzlüğün dü­şük olduğu Hong Kong gibi örnekler VVirth’in nüfusun büyüklük ve yoğunluğunun kaçınılmaz olarak psikolojik gerginlik yarattığı tezine ters düşer. Young ve VVillmott’un Doğu Londra’da (1962) ve Herbert Gans’ın Boston’da (1962) yaptıkları türden araştırmalar, ‘kentli köy- ler’in -kentsel gelişimin tam ortasında sıkıca-kaynaşmış toplulukla­rın- varlığını ortaya çıkardı. Benzer şekilde, Ray Pahl’ın (1965) Herd- fordshire’daki, kentte çalışanların sürekli ikâmet ettikleri kırsal yerle­şimler (commuter villages) üzerine araştırması ve Oscar Levvis’in Mexico’da yaptığı türden araştırmalar, kırdaki kentleşmenin belirli yönlerini -toplumsal çatışma, sınıfsal ayrışmalar, yabancılaşmayı- ortaya çıkardı.

Gans ve Pahl’ın öne sürdüğü gibi, ne kentleşme ne de özel bir çevre kentsel davranış üzerindeki temel etki kaynaklarıdır. İnsanların sosyal sınıfları ve konumları (onların genç veya yaşlı, evli veya bekâr olmaları) ailenin yaşam döngüsünde çok daha fazla etkiye sahiptir. Marksist yazarlara göre, bütün kentsel problemlerimizin kaynağı, aslında kentin kendisi değil, sınıf çatışması, sömürü, yabancılaşma, kentsel yozlaşma ve kargaşa yaratan modern kapitalizmdir. Kent, basitçe, çoğu insanın içinde yaşadığı, bu bölünmeler ve problemlerin çok yoğun olarak hissedildiği ve mevcut sınıf çatışmasının – sokaklarda- gerçekleştiği yerdir. Bu radikal teoriler, 1960’ların kent ayaklanmalarının ortasında, VVirth ve Chicago Okulunun kültürel ve ekolojik teorilerini bir kenara iten yeni bir kent sosyolojisinin temelini attı.

Artık bir kenara itilse bile, VVirth’ün kentleşme teorisi halen klâsik bir yaklaşım olmayı sürdürmektedir; o hâlâ, devrimin ortaya kaldırdı­ğı toz bulutu dağıldığında, muhtemelen konu üzerine düşünmek için gerekli gıdayı sağlayacak kavrayış gücüne sahiptir. Kesinlikle, VVirth ve Chicago Okulu modern sosyoloji üzerinde temel bir etkiye sahip olmuştur.

 

[1] Büyüklük. Kentler, tanım gereği, binlerce insanı içinde barındı­ran büyük yerlerdir. Bu olgu, onların sadece kişisellikten- uzaklıklarını, kentsel ilişkilerin büyük ölçüde geçici ve parçalı doğasını açıklamaya yardımcı olur. Kentteki insanlar her zaman hareket halindedirler; onlar bir yere sürekli arkadaşlık kurmaya yetecek kadar nadiren yerleşirler. Onlar özel bir amaçla, yani bir şeyler satın almak veya bir işi halletmek için şehirde bulunmak­tadırlar. “Kazanç peşinde koştukları” için hoşça vakit geçirmeye ayıracak zamanları yoktur. Kent devasa bir pazaryeri, herkesin tepeye tırmanma, en üstte olma mücadelesi verdiği ve böylece başkalarını kullanmaya veya çiğneyip geçmeye çalıştığı bir ‘keşmekeş’tir. Bu yüzden, bireyler başarısızlık, reddedilmişlik ve güçsüzlük duygusuna kolayca kapılabilirler. Başarma ve hayatta kalmanın tek yolu diğerlerine aynı duygusuzlukla yaklaşmaktır. İnsanlar, kentlerin yoğun kalabalığıyla başa çıkabilmek için, be­lirli bir alanda veya benzer kökenden başka insanlarla -örneğin, Çin Mahallesi’ndeki etnik gruplar ve iç-kentin İtalyan bölgeleri,