Kartezyanizm

Kartezyanizm
Rene Descartes metafiziğini, insanın fizikî dünyayı anlamada
hızlı bir ilerleme kaydettiği bir zamanda ortaya koydu. O, Galile –
‘den fizikî şeylerin genelde duyu deneyimine dayanılarak olduklarının
söylendiği gibi olmadıkları, yani renk, koku ve tat gibi
ikincil niteliklerin sahipleri olmadıkları, fakat daha ziyade şekil,
büyüklük, kütle ve hareket gibi birincil niteliklerce karakterize
edilen nesneler oldukları görüşünü benimsedi. Fizikî dünyanın
bir bileşeninin neden davrandığı gibi davrandığım anlamak için,
onun nerede olduğu, ne kadar büyük olduğu, hangi yönde ve hangi
hızla hareket ettiği sorularının sorulması gerekmektedir; bu somlar
bir kez cevaplanınca, onun diğer özellikleri de anlaşılır hâle
gelecektir. Descartes buna ek olarak, fizikî dünyadaki bütün değişme
ve hareketlerin bütünüyle mekanik terimlerle açıklanmak
durumunda olduklarını savundu. Tamı’ya bir bütün olarak fizikî
sisteme ilk hareketi vermek için ihtiyaç duyulmaktaydı, ama o bir
kez harekete geçirildikten sonra, kendi işleyişini kendi yasalarına
göre sürdürmek durumundaydı. Aristotelesçilerin yapmış olduk –
ları gibi, doğadaki amaçlan belirleyip ayırd etme iddiasında ol –
mak, Tanrı’nın zihnine nüfûz etme kâfir iddiasında bulunmaktır.
Descartes bu teoriyi cansız cisimlerin hareketlerine olduğu kadar,
hayvanların hareketlerine de uyguladı; dolayısıyla, her ikisini de,
üzerlerinde hiçbir kontrollerinin bulunmadığı kuvvetler tarafından
çekimlenen ve itimlenen saf otomatlar olarak düşündü.
Descartes çağdaş bilimin mekanistik eğilimlerini bu şekilde
kabul etmesine ve gerçekte vurgulamasına rağmen, bir materyalist
olmanın uzağmdaydı. Maddî töz yanında bir de düşünen töz
vardı ve bu, maddeden hem tür ve hem de işleyiş bakımından gerçekten
de tamamen farklıydı. Cisimlerin özleri mekânda yer kaplamaktı;
zihinler ise mekânda hiçbir şekilde bulunmuyorlardı.
Cisimler yine, hareketleri bakımından belirleniyorlardı; zihinler
ise, zekâya olduğu kadar irâdeye de sahip olduklan için, bir anlamda
özgürdüler. Descartes işte bu noktada, gerçekte olmuş olabileceğinden
daha az açıklık içinde oldu; zihinsel tözün kendilerine
göre faaliyet gösterdiği kabul edilen ilkeler, açıklığa kavuşturulmamıştır,
kaldı ki eleştirmenler Descartes’m zihinsel faaliyetleri
yarı mekanik terimlerle düşündüğünü öne sürerler. Bu
doğru ya da yanlış olabilir, bununla birlikte, Descartes’m bu noktada
özel bir güçlük yaşaması için hiçbir neden yoktu. Onun söyleme
ihtiyacı duyduğu herşey, zihinlerin, terimin tam ve gerçek
anlamıyla etki veya eylemde bulunduklarıdır ki, bu da zihinlerin
kendi durumlarının idrakine varmaları ve ona az ya da çok akıllıca
cevap verdiklerini söylemektir. Zihinlerin bunu yapabilmeleri
onları, yaptıkları şeyleri yapmaya itilen ve rasyonel düşünceler
tarafından hiçbir şekilde etkilenmeyen maddî şeylerden kökten
farklılaştırır.
Descartes’m metafiziğindeki temel problem iki varlık düzenini,
bir kez ayrıldıktan sonra, bir araya getirme güçlüğü idi. Sonraki
Kartezyenlerin bu güçlüğü çözmeye çalışırken kendisine sürüklendikleri
çareden daha önce söz edildi: Gerçekten de onlar ev –
renin birliğini Tanrı’nın inâyetine bağlı bulunan sürekli bir mucize
hâline getirdiler. Burada aynı konuda ortaya çıkan, birçok
kimsenin eğitici bulduğu başka bir hareketten daha söz etmekte
yarar vardır. Bazı bakımlardan hem bir geç Kartezyen ve hem de
geç bir Platoncu olan Kant, insanî faaliyetlere, insanın eylemlerine
iki bakış açısından yaklaşılabileceğini savundu. Onlar teorik
bakış açısından sadece, tam tamına doğal dünyadaki oluşumlar
gibi, kendilerinden önceki olaylar tarafından meydana getirilen
bir oluşumlar kümesiydiler. Oysa failin noktai nazarından, onların
rasyonel kararın eseri olarak, yani failin kendilerinden sorumlu
tutulabileceği uygun eylemler diye görülmeleri gerekmekteydi.
Bir insan, eylemde bulunmaya başladığı anda, kendisini
düşüncede bilimin fenomenal dünyasından saf tinin akılla anlaşılabilir
dünyasına nakleder. O zorunlulukla sanki doğal güçler tarafından
belirlenmemiş gibi eylemde bulunmuştur. Bununla birlikte,
söz konusu transfer yalnızca düşüncede gerçekleşen bir
transferdi (akılla anlaşılabilir dünyanm bilgisini talep etmek
fazlasıyla temelsizdi) ve bundan dolayı, evrenin birliği problemi
çözüme kavuşmadı. Bir insanın kendisini hem bilimin bir öznesi
ve hem de eylemin özgür bir başlatıcısı olarak düşünmesinde bir
çelişki yoktu. Çelişki sadece o her iki bakımdan da özdeş bir kapasite
içinde olsaydı eğer, ortaşa çıkacaktı. Fakat iki noktai nazar
öğretisine başvurunun, Kant tarafından bunu dışarıda bıraktığı
düşünüldü.
Kant’ın bir metafizik öne sürdüğünden sadece ihtiyatlı olmak
koşuluyla söz edebiliriz. O metafiziksel bilgi iddialarını genelde
çok şüpheyle karşıladı ve onun felsefesinin temel bir amacı metafizikçilerin
düşmüş oldukları karışıklık ve yanılgıları gözler
önüne sermekti. Kant’ın metafiziksel bilginin imkânına yönelik
bütün reddiyesine rağmen, birtakım metafiziksel iddialara sahip
olmuş olduğu açıktır; o insanların doğal bir düzen kadar, doğalolmayan
bir düzen de tasarlayabilecekleri, ve eylemde bulundukları
zaman, onların zorunlulukla birincisini gerçek kabul etmek
durumunda oldukları görüşünü benimsedi. Onun kullandığı dil
-özellikle de insandan hem bir fenomen hem de bir numen olarak
söz etmesi- günümüz filozoflarının üslubuna uymaz, ama dilin
arkasındaki düşünce varlığını bugün de sürdürmektedir. Gerçekten
de, Kartezyenizmin bu hâliyle ciddî bir entelektüel meydan
okuma ortaya koyduğu hâlâ söylenebilir.