KARDEŞLİK

222

 

KARDEŞLİK

 

İrs, süt emme ve din
gibi çeşitli faktörle­rin İki veya daha fazla kişi arasında mey­dana getirdiği
ve bir takım hak ve sorum­luluklar gerektiren çok yönlü yakınlığa kardeşlik
denir.

Babalık, annelik,
kardeşlik ve daha baş­ka yakınlıklar, Şeriatlar’ın ve/veya kanun­ların geçerli
saydığı veraset, nafaka, evlen­menin haramlığı ve benzer kurallar gerek­tiren
durumlardır. Kardeşlik, babanın sul­büne veya annenin rahmine, ya da her iki­sine
birden dayanan yakınlıktır. Aynı an-ne-babadan meşru nikah sonucu doğan
kimselerin kardeşliği kana veya irse daya­lı kardeşlik olup, aralarında nikah
ve vera­set ilişkisi söz konusudur; yani birbirleriy­le evlenmeleri haram veya
yasak olup, bir­birlerine varis olabilirler. Süt emmeye da­yalı kardeşlikte
sadece nikah İlişkisi var­dır, yani, süt kardeşler birbirleriyle evle-nemezler;
veraset zaten sozkonu.su değil­dir. Din kardeşliği ise, bir takım karşılıklı
hak ve sorumluluklar gerektiren bir kar­deşlik olup, nikahın haramhğı veya vera­set
gibi önceki kardeşliklerde söz konusu hükümler burada muteber değildir.

İslam’a göre kan veya
irs kardeşliği, hü­kümleri açısından mutlaka meşru bîr nika­ha dayanmak zorunda
olduğu gibi, din bir­liğini de gerektirir. Zinadan doğan çocuk, babası bilinse
bile, ancak annesinin malı­na mirasçı olabilir ve babasına nisbet edi­lemeyeceğinden,
aynı babadan olma meş­ru çocuklarla kardeş de sayılmaz. Zina bu şekilde İslam
fıkhında kan/irs kardeşliği­ni düşürdüğü gibi, din farklılığı ve irtidad da bu
kardeşliği geçersiz kılar. İslam’dan dönmüş bir kişi hiçbir zaman müslümana
varis olamaz; müslüman olan yakınları­nın kendisine mirasçı olup olamayacağı ise
ihtilaflıdır. Ayrı dinden olan yakınlar da birbirlerine mirasçı olamazlar; şu
ka­dar ki, bu konuda müslümanın, müslü­man olmayana mirasçı olabileceğine dair
azınlık kalmış görüşler de vardır.

Gerçek kardeşlik,
-İslam’da veya diğer dinlerde olsun- insanlık tarihinin ve her zaman yaşanılan
vakıaların ortaya koydu­ğu bir realite olarak din kardeşliği inanç ve ideal
kardeşliğidir. Kan bağı, kişileri birbirine yaklaştıran reddolunmaz bir va­kıa
olmakla birlikte, hiçbir zaman ideali-ze edilemez, hayatın hedefi yapılamaz ve
inancın yerini alamaz. Tarih, kan bağını idealize eden toplumların daha çok
ilkel toplumlar, bedeviler ve yüce bir ideale ulaşamamış kabileler olduğuna
şahitlik et­mektedir; İslam’ın gözünde kan bağım öne çıkarıp idealize etme ve
bunun için ya­şayıp, bunun İçin vuruşma bir Cahüiyye asabiyeti, bîr Cahiliyye
hamiyetidir. Buna karşılık gerçek ve ebedi kardeşlik ise ‘İ-man kardeşliği’dir.
İslam’ın bütün mü’-minleri kardeş ilan etmesini pek çokları mecazi düzlemde ele
alma yanlışlığına düşmektedir. Kardeşliği asıl anlamda do­ğuma ve kana
bağlayıp, iman kardeşliğini mecazi görenlerin düştüğü hata, doğum geçici bir
hayatın kökeni olduğu halde, İman’ın ebedi ve gerçek hayatın kökeni ol­duğunu
hesaba katmamalarında yatmak­tadır. Gerçek ve ebedi hayatın sebebi, kö­keni ve
kaynağı İman olduğundan, İman kardeşliği gerçek ve ölmez kardeşliktir.

Aynı ideale bağlı
insanların, idealleri uğ­runa kan kardeşleriyle karşı karşıya gel­dikleri,
gerektiğinde vuruşup savaştıkları, aynı dinin bağlılarının başka dinden olan
kan kardeşleriyle savaş meydanlarında birbirlerine silah çektikleri tarihin
defalar­ca şahid olduğu vakalardandır. Özellikle İslâm tarihinin ilk döneminde
bu olgu

çokça yaşanmış, Mekke
döneminde bir­birleriyle ters düşen kardeşler, Bedir Sa­vaşı gibi savaşlarda
birbirlerinin kanım akıtmaktan çekinmemişlerdir. Bu du­rum, bugün de İnsanların
sıkça karşılaştık­ları ve yaşadıkları tabii, fıtri ve reddedile­mez bir
olgudur. Çünkü, insan her şey­den önce ideali ve gayesi için yaşar; onun her
şeye rağmen tam olarak yok edileme­yen en fıtri özelliği ‘İnanmak’tır. İnancın
(dinin) üzerini örten bir takım arazlar kö­pük gibi her zaman yok edilebilecek
özel­liktedir.

İman kardeşliğinin,
kardeşler arasında gerektirdiği çok önemli hak ve sorumlu­luklar vardır. Mü’mİn
mü’minin kardeşi­dir, gerçek kardeşidir; onun gözüdür, deli­lidir, kılavuzudur.
Ona ihanet etmez, ona zulmetmez, onu aldatmaz, canına, malı­na, namusuna asla
göz dikmediği gibi, bü­tün bunları kendi canı, kendi malı ve ken­di namusu
telakki eder ve öyle korur. Mü’mine sövmek, eziyet vermek en bü­yük günahlardan
ve ona silah çekmek ise gerektiğinde küfrü gerektiren durumlar­dandır. İman
kardeşliği, mü’minler ara­sındaki başka ufak tefek ihtilafları yok eden en
önemli etkendir. Mü’minin mü’mine buğzu bir anlamda münafıklık alametidir.
Mü’min mü’minle küs dur­maz; kendisi için istediğini mü’min karde­şi için
istemiyorsa, onu kıskanıyor, onaha-sed ediyor ve bir takım önemsiz sebepler­le
ona düşmanlık besliyorsa, bu gerçek imanın bulunmadığının işaretidir. Bİr
mü’minin, mü’min kardeşini hakir görme­si kadar büyük bir kötülük yoktur.
Mü’-minlerin birbirlerine karşı durumu, tıpkı bir bedendeki organların,
hücrelerin bir­birleriyle olan durumu gibidir; nasıl, be-denİn bir yeri
ağrıdığında bütün beden ay­nı ağrıyı duyar; bedenin bir tarafındaki
rahatsızlığın giderilmesi için nasıl tüm be­den harekete geçerse, aynı şekilde,
bir mü’minin rahatsızlığını tüm diğer mü’­minler duymak ve onu gidermekle yüküm­lüdürler.
Bir mü’mine yapılan kötülük, bütün mü’minleri harekete geçirir ve mü’ minler
her bakımdan birbirleriyle yar-dımlaşırlar. Aksi bir tutum, mü’minler ce­maatinin
gücünün gitmesine, gevşeyip za­yıflamalarına ve sonuçta iyiliği hakim kı­lıp
kötülüğü yok edecek başka bir toplu­luk bulunmadığından, yeryüzünde büyük bir
fesadın çıkmasına sebep olur.

Ali ÜNAL Bk. Cemaat.