Karadeniz Bölgesi’nde Çepni Varlığı ve Samsun’sa Bir Çepni Köyü

Ali
Çelik –
Karadeniz Bölgesi’nde Çepni Varlığı ve Samsun’da Bir Çepni
Köyü

Çepnilerden söz eden en eski yazılı kaynak
Kaşgarlı Mahmud tarafından 1072-1076 yılları arasında yazılan Divanü Lûgati’t
Türk’tür.

Çepni adının geçtiği ikinci yazılı kaynak
Reşidüddin Fazlullah’ın 1310 tarihinde yazdığı Câmi’üt Tevârih’in ikinci
cildinde Târih-i Oğuzân ve Türkân (Oğuzların ve Türklerin Tarihi) adlı eseridir
(s. 46).

XIV. yüzyılda Çepni adı, Ebû Hayyân’ın,
Kitabul-İdrâk li-Lisanil Etrâk adlı eserinde “Çepni-kabîletün minet-Türk”
şeklinde geçer. Eserde, Türk boylarından sadece Kınıklarla Çepnilerden söz
edilmektedir. Bu bilgi XIV. yüzyılda Çepnilerin sadece Anadolu’da değil,
Mısır’da bile tanındığını göstermesi bakımından çok önemlidir.

İncelediğimiz yazılı kaynaklardan elde
ettiğimiz bilgiler bize Çepni boyunun, XII. yüzyıldan bu yana Anadolu, İran,
Azerbaycan ve Mısır’ı içine alan çok geniş bir coğrafyada tanındığını
göstermektedir.

Anadolu’ya ayak basan ilk Türk boyu veya ilk
Türk boylarından birisinin de Çepniler olduğunu ortaya koymaktadır.

Faruk Sümer’e göre (…) 1240’taki Baba İshak
Ayaklanmasına katılan Türkmenler arasında onlar da vardı.

İlhanlı hükümdarı Olcaytu’nun On İki İmam
Şiîliği’ni kabul etmesinden sonra Anadolu’daki Ulu Yörük, Boz Ok, Yukarı Kelkit
ve Canik’te yaşayan göçebe birçok topluluk, Halep Türkmenlerinden bazı oymaklar
ile Sivas, Tokat, Amasya, Canik, Malatya, Dersim bölge ve yörelerindeki birçok
köy bu mezhebi yani Şiîliği kabul etmişlerdir ve buralarda Şiîliği yayanlar da
Barak Baba dervişleri ile diğer şeyh ve dervişlerdir (Sümer, 1992: 25-33). Bu Türkmen
topluluklarının içinde Çepni oymakları da vardır.

Safevî tarikatı, XIV. yüzyılda Azerbaycan’ın
Erdebil şehrinde Safiyeddin İshak adlı bir şeyh tarafından Sünnî-Şafiî
ilkelerine göre kurulmuştur. 1429’da tarikatın başına Şeyh İbrahim, 1447’de
onun ölümü üzerine yerine kardeşi Şeyh Cafer geçmiştir. Babasının yerine
tarikatın başına geçmek isteyen Şeyh Cüneyd amcası Cafer’le yaptığı mücadeleyi
kaybedince Anadolu’ya gitmiş…

Memlûk devletinin baskısı üzerine Şeyh Cüneyd
burayı terk ederek Canik yöresine gitmiş…

Aya Fokas manastırına kadar gelen Trabzon
imparatoru IV. Yuanis’i burada bozguna uğratan Şeyh Cüneyd 1454’te Trabzon’u
kuşatmış ancak askerleri surları aşamamıştır. Fatih tarafından da tehdit
edilince üç gün sonra kuşatmayı kaldırarak Kelkit vadisine geri dönmüştür.

(Uzun Hasan) kız kardeşi Hatice Begüm’ü de
onunla evlendirmiştir. İşte bu evlilikten Şah İsmail’in babası Şeyh Haydar
dünyaya gelmiştir.

Şeyh Cüneyd’in 1460’ta Şirvanşah
Halilullah’la yaptığı savaşta ölümü üzerine Oğlu Haydar Safevi şeyhliği postuna
oturmuş, kabiliyetli müridlerini Erdebil’de yetiştirdikten sonra onları
“Halife’ unvanı ile Anadolu’ya göndererek orada tarikatını yaymış ve mürid
sayısını çoğaltmıştır.

Şeyh Haydar’ın Ak Koyunlu hükümdarı Yakup Bey’le
yaptığı savaşta (1488) ölmesinden sonra da Safevî müridleri Haydarın büyük oğlu
Sultan Ali’nin etrafında toplandılar. Ak Koyunlularla yapılan ikinci savaşta Sultan
Ali de öldü. Bütün aramalara rağmen küçük kardeşi İsmail bulunamadı. İsmail,
müritler tarafından kaçırılarak götürüldüğü Gilan ülkesinde altı yıl kaldıktan
sonra 1500’de Erzincan’a geldi ve Türkiye’nin her tarafına haber göndererek
müridlerini yanına çağırdı. Erzincan’da başına topladığı Türkiyeli göçebe ve köylü
müridlerle İran’a döndü ve Ak Koyunlular’ı yenerek Safevî Devletini kurdu.

Bundan sonra Anadolu’dan İran’a doğru on
yedinci yüzyılın ortalarına kadar devam eden bir göç başladı.

İran’daki Çepnilerle ilgili son bilgi Şah
Abbas devrine (1590-1628) aittir (s. 47).

Tarihi kayıtlardan Karadeniz Çepnilerinin bu
bölgeye ne zaman geldiklerini tam olarak öğrenememekle birlikte XIII. yüzyılda
bu bölgeye hâkim olduklarını ve Trabzon Rum Devleti’nin hükümdarı Giorgi’yi
mağlup edebilecek kadar da güçlü olduklarını biliyoruz (s. 49).

Trabzon Rum imparatorluğunun saray tarihçisi
Panaretos’a göre (…) Bayram Bey’in bir pazarı ele geçirdiği bildiriliyor. Bu,
Ordu vilayetini fetheden ve orada bir beylik kuran (Bayramlu Beyliği) Bayram
Bey’e dair ilk haberdir. Bu esnada batı ucundaki Türkmenler de geniş çapta
fetihlere girişmişlerdi. Bayram Bey 1332 yılında da çok sayıda asker ile Hamsi
Köy’e kadar gelmiş ise de ağır kayıplar vererek geri dönmüştür.

(1357’de) Bayram Beğ’in oğlu Hacı Emir Beğ
kalabalık bir asker ile Maçka yöresine kadar gelerek orayı yağma ve talan ettikten
sonra geri dönmüştür.

İmparator III. Aleksios, 1380’de Tirebolu
yöresine gelerek (…) Çepniler’in kışlağına kadar gitmiş ve onların çadırlarını
yıkmış, yakmış öldürmüş ve Çepniler’in elindeki tutsakları kurtardıktan sonra geri
dönmüştür.

Bayram Beyin torunu ve Hacı Emir Bey’in oğlu Süleyman
Bey de 1397’lerde Giresun’u fethetmiştir.

Çepniler XIV. yüzyıldan itibaren bu yöreye
gelip orayı yurt edinmişlerdir. Bu yurtları kuzey Karadeniz’e kadar ulaşmıştır.
Çepniler, Kürtün’den hareket ederek Harşit vadisi yolu ile Karadeniz’e
erişmişler ve bu vadinin iki yanındaki toprakları yurt edinmişlerdir (s. 50).

1405 tarihinde Çepni nüfuz bölgesi
Gümüşhane’ye kadar uzanmaktadır.

XV. yüzyılın ikinci yansında tamamen yerleşik
hayata geçen Çepniler köylerde oturmaktadırlar.

Çepnilerin darı ektikleri, bal istihsal
ettikleri, meyve yetiştirdikleri; köylerin çoğunda doğan, şahin, atmaca
yuvalarının bulunduğu, palazlanan yavruların satılması suretiyle gelir elde
edildiği ve bu gelirlerden devlete vergi ödendiği; ilk zamanlarda köylerde
fazla oyun bulunmadığı, ancak sonraları birçok köyün koyun vergisi de ödediği
otuz yıl kadar sonra buğday ekilmeğe başlandığı verilen bilgiler arasındadır
(s. 51).

Yavuz Selim devrinde yazılmış Trabzon Sancağı
Tahrir defterinde “1515-1516” Çepnilerin yoğun bir şekilde yaşadığı
yer, “Vilâyet-i Çepni” (Çepni yöresi-Çepni yurdu) olarak
gösterilmiştir. Faruk Sümer defterdeki yer adlarından hareket ederek bu
bölgenin Giresun-Torul ve Görele arasındaki saha olduğunu ve bilhassa Kürtün’ün
tamamen Çepniler’le meskûn olduğunu, Trabzon-Torul ve Şalpazarı, Vakfıkebir bölgesinde
de Çepnilerin yaşadığını belirtmektedir.

(XVIII. yüzyıl) Tirebolu, Görele ve
Vakfıkebir derebeyleri ile Trabzon’un doğu yörelerindeki derebeyleri arasında kesin
ve sürekli mücadeleler vuku bulmuştur. Bu mücadeleler sonucu da kalabalık Çepni
toplulukları Sürmene, Of ve Rize yörelerine yerleştiler.

Ünlü haydut Çepni Ali Rize Çepnilerinden olup
en sonunda başına 300 kişi toplayarak Rus harbine katılmıştır (s. 52).

…Oğuz Çepni boyu tarafından Türkleştirilmiş;
Canik bölgesine adını veren Hıristiyan Çan kavmi tedricen kaybolmuştur.

Hâlen Samsun merkezinde hatırı sayılır
miktarda Çepni bulunmaktadır. Bunlarla yaptığımız görüşmelerden bu Çepnilerin
büyük bir bölümünün Doğu Karadeniz bölgesinden, özellikle de Rize ve Trabzon’dan
buraya gelip yerleştiklerini öğrendik.

Yakakent Çepnileri ise muhtemelen Sinop
Çepnilerindendir. Zaten bu köy yakın zamana kadar idari yönden de Sinop’a bağlı
bir köydür.

Samsun-Yakakent
Çepni Köyü Halk Kültürü

Türkiye genelinde olduğu gibi, burada da
köyden şehre göç hâlâ devam etmektedir.

…göçenlerin bir kısmı yaz mevsiminde tekrar
köye dönmekte ve yaz aylarında köyün nüfusu iki katına kadar çıkmaktadır.

Sürekli göç ve zamanında destek bulamamaları
nedeniyle hayvancılık bitme noktasına gelmiş.

Mesire yerlerinden biri Çam gölü…

…köyün epeyce uzağında suyu çok temiz ve
lezzetli, ilk içildiğinde ishal yapıp bağırsakları temizleyen şifalı bir su
kaynağı varmış (s. 53).

Çepni bir Türk boyudur ve bugün Anadolu’da
yaşayan diğer Türk boyları gibi o da bu büyük ve köklü kültürün bir
taşıyıcısıdır (s. 56).

Evlilik

Eskiden, eş seçiminde tamamen “görücü
usulü” hakimmi
ş. Önceleri var olan başlık
bug
ün tamamen kalkmış. Başlığın
kalkmas
ı ve eğitim düzeyinin yükselmesi kaçma-kaçırma
i
şini de sonlandırmış.

Kara sabanla çift sürecek, koyun, keçi
güdecek; bahçede tarlada çalışacak insan gücüne ihtiyaç nedeniyle de eskiden
evlilik yaşı kızlarda 13’e erkeklerde 15’e kadar iniyormuş.

…nişan töreni yapılmaz, düğün ilkbaharda veya
sonbaharda yapılırmış. Düğünler Çarşamba günü başlar, o gece kına yakılır,
Perşembe günü gelin alınır, akşam nikah yapılır, damat gerdeğe girer, Cuma günü
sabahleyin de “duvak” olurmuş.

Eskiden burada eş seçiminde tamamen görücü
usulü hakimmiş. Gelin ve güveyi eğer farklı köylerdense birbirlerini ilk kez
gerdek gecesinde görürlermiş (s. 57).

Başlık parası veremeyenler bunun yerine
“bir batman, iki batman, şu evleğimi ya da şu tarlamı vereceğim”
diyerek bunu malla öderlermiş.

(kına gecesi) Eğer
kız halkının arzuları yerine getirilmez, gereken ilgi ve özen gösterilmez ve köyden
memnun ayrılmazsa bunun cezasını ertesi gün gelin almaya gittiklerinde kat kat
fazlasıyla çekeceklerini hem oğlan evi hem de köylü çok iyi bilirler.

“Gelin almaya giden topluluğa
“Gelin almacı” denir. Buna köy halkından kadın-erkek, çoluk-çocuk
isteyen herkes ve dışarıdan düğüne gelenler katılır.

Gelinin köyüne yaklaşırken alayın yolu
kesilir. Yolu kesenler istedikleri bahşişi almadan gelin almacıların köye
girmesine izin vermezler. Bu, tamamen kına gecesinde gördükleri muameleye
bağlıdır.

Evden çıkmadan önce gelinin beline, babası veya
kardeşi tarafından süslü bir kuşak bağlanır. Gelin çıkarılırken sandığa oturma
geleneği burada da vardır. Sandık parasından başka “Kuşak Parası”, “Kapı
Parası” da alınmaktadır.

Kızı evinden varsa kardeşi, yoksa amcası veya
çok yakını olan biri çıkarırdı (s. 58).

Şalpazarı Çepnilerinin “Kapılık”
dedikleri uygulama burada da vardır: “Gelin attan hemen inmez. Avukatları var.
Kayınpederi çağırırlar. Bu geline “canlı ne verecen, cansız ne verecen?”
diye sorarlar. Mesela adam canlıdan, “bir inek verecem, bir buzağı verecem;” cansız da “şu dut veya kiraz ağacını verecem” der. Bu söz alındıktan sonra,
eğer adamın adağı varsa kurban kestirir. “Ben gelinimi eve getirirsem
kurban kestireceğim” diyen keser.

Gelin attan inmeden eline su dolu bir bakraç
verirler, gelin onu atın başından aşağı döker. Gelini attan yine kardeşi
indirir, yürütmez, kucağında kapıya kadar taşır eve teslim eder.

…gelinin eline şişe, tabak, bardak cinsinden
bir şey verirlerdi. Gelin onu yere atıp kırar. Kardeşi gelini gerdek odasına
kadar götürür orada sandığının üzerine oturtup gider.

Sabah çarşaf çıkar. Bu sadece kadınları
ilgilendirir. Eğer çarşaf çıkmazsa o zaman soruşturulur. Bağlı mı, görevini
yapabildi mi? Eğer bağlı ise hocaya giderler. Bu derin iş, karışık iş.

Düğünden sonra gelin damatla birlikte
babasının evine gider. Anadolu’nun birçok yerinde “ayak dönmesi”,
“Yedilik” gibi adlar alan bu ziyarete burada “üç gecelik”
denilmektedir. Gelinle damat bir gece burada kaldıktan sonra kendi evlerine
geri dönerler.

On beş gün sonra da gelin yine baba evine
gider. Buna “Evilli” denir. Evilliğe giden gelin durumuna göre iki üç
gün orada kalır (s. 59).

Halk
Mutfağı

Cenazeden sonra yemek verilir. Yemeği
komşular verir.

Keşkek

Türkmen boylarının toplu ziyafetlerinin
olmazsa olmaz yemeği keşkektir.

…keşkek pişirme, bir erkek işidir.

…kazana daha önce yine erkekler tarafından
dibekte dövülerek kabuğu alınmış ve yıkanmış belli ölçüde buğday koyulduktan
sonra yeteri kadar su, tuz ve yağ ilave ediliyor; sabaha kadar yanmaktan artık
büyük bir kor yığını hâline gelen ocaktan alınan közler büyük bir itina ile
kazanların altına koyuluyor ve kaynamaya başlayınca, yine bu iş için özel
olarak yapılmış uzun ve kalın sırıklarla karıştırılıyordu. Bu işin asıl sırrı
ateşte ve karıştırmada idi. Ateş harlı olmayacak, közler, ısının kazanın tabanın
her noktasına eşit miktarda dağılmasını sağlayacak şekilde yerleştirilecek ve
buğday pişinceye kadar sürekli karıştırılacak.

Bir yanda buğday pişerken diğer yanda da
koyunlar kesiliyor, yüzülüyor, etler parçalanıyor ve onlar da ayrı kazanlarda
pişiriliyor.
Keşkek piştikten sonra tabaklara
konuluyor, üzerine et ilave edilerek ikram ediliyor (s. 60).

…keşkek geleneğini en iyi sürdüren Çepnilerdir…

Özellikle bayramlarda yapılan keşkek, sadece
bir köyün yediden yetmişe bütün fertlerini bir araya getirmekle kalmaz, komşu
köylerin de davet edilmesiyle tüm çevre köylülerinin buluşmalarını da sağlar.
Böylece bayram yemekleri sıradan bir yemek olmaktan çıkar, sosyal dayanışmanın
güçlendiği, birlikte yaşama arzusunun geliştiği, ortak zevklerin paylaşıldığı
ve yeni arkadaşlıkların, dostlukların tesis edildiği bir şölenlere dönüşür.

Tirit

Önce tavuk haşlanıyor. Sonra,
“yapacak” adı verilen tahtadan yapılmış yer sofrasında açılıp sacda
kızartılan yufkalar tepsiye sığacak şekilde kesilip tavuk suyuna batırılarak
ıslatılıyor ve tepsiye seriliyor. Tepsiye serilen her yufkanın üzerine
dağlanmış tereyağı ve dövülmüş ceviz serpiliyor. Bütün yufkalar bu şekilde üst
üste tepsiye dizildikten sonra üzerine didilmiş tavuk eti koyuluyor ve börek gibi
bıçakla kesilerek ikram ediliyor (s. 61).

Halk Hekimliği

“Kocakarı ilaçları” diye
horlanması, tu-kaka edilmesi; uygulayanların gericilik ve cahillikle suçlanması
gibi nedenlerle (…) zamanında ilgi gösterilmediği için birçok doğal ilaç ve tedavi
yöntemi ne yazık ki bu yörede de önemli ölçüde unutulmuştur.

Adale ağrıları: Ağrıyan yere yapağı-yün
sarılır.

Arı sokması: Arının iğnesi çıkarılır ve
soktuğu yere buz konur.

Bağlama/Bağlanma: Adam burgu ile ağaç köprüyü, kara burgu ile delmişti,
çözülmesi için.

Basıklık: “Çocuklar yürüyemez, basamazsa
(…) “Basukluk Taşı” diye bir şey vardı. Çocuğu ona bastırırlardı.

Baş ağrısı: “Ağrısı olan başına pancar
yaprağı sarardı. Bir de yoğurt sarımsaklanıp başa sürülür, üzerine de lahana
yaprağı sarılırdı.”

Ezilme veya burkulma: Zedelenmiş yere et veya
yeni yüzülmüş deri sarılır.

Göbek Düşmesi: Bardakla
çektirmek suretiyle tedavi edilir. Boş bir bardağın içine yanan bir kibrit veya
ispirtolu pamuk yakılarak koyulur ve bardak göbeğin üzerine kapatılır.
Bardaktaki hava yanınca göbek bardağın içine doğru çekilir. Bir süre bekletildikten
sonra bardak koparılır.

Güneş çarpması: Güneş çarpanları köyün
ortasında bir çamur vardı, o çamura yatırırlardı.

Kaburga eğilmesi:yumurtanın
beyazı alınır, su görmemiş (kullanılmamış) bir sabun kazınır, fitil gibi ince
ince kıyılmış soğanla karıştırılır ve elde edilen karışım ağrıyan yere sürülüp
sarılır. Ağrıdan soluk alamayan insan bile sabahleyin kalktığında ağrının
tamamen geçtiğini görür.

Kan oturması, kara kan toplanması: Kan
toplanan yer bıçakla çırtılırak veya delinerek biriken kanın (çürük kanın)
dışarı akması sağlanır.

Kesiklerde ve kanamalar: Kanı durdurmak için
kesilen yere ya tütün, şeker basılır veya bir parça paçavra yakılıp külü kesiğe
basılır.

Temrevi: Yer
elması (sarı boncuk) kesilip temrevi olan yere sürülür.

Uyuz: Uyuz olanlar “Uyuz suyu”na
götürülüp orada yıkanır (s. 62).

Koyunlar hasta oldukları zaman öteye beriye
yıkılırlardı. Yama bir yerde toprağı kazar, eşer, küçük bir tünel yapar onun
içinden koyunları geçirirdik. Bu yana geçince koyunlar iyi olurlar, o sağa sola
yıkılarak yürümeleri geçerdi.

Ad
verme ile ilgili inanç ve uygulamalar

Köyde, erkeklere en çok Mehmet, Muhammed,
Ali, Hasan, daha çok Hüseyin adları verilmektedir. Satılmış, Ömer yok.

Kadınlar arasında ise Ayşe, Fatma, Hatice
isimleri çok yaygın.

Döne, Döndü, Yeter, Dursun gibi isimlerin
veriliş sebebi çocuk sayısı ve cinsiyetiyle ilgili. Çocuğu yaşamayanlar;
ölmesin, yaşasın diye Dursun adını vermektedirler. Ailenin çok çocuğu olur ve
artık çocuk sahibi olmak istenmezse bu kez son çocuğa Yeter adını verilmektedir.

Çeşitli
inanç ve uygulamalar

Kına gecesine kız evinden gelenler oğlan
evinden, kız almaya oğlan evinden gidenler de kız evinden kaşık, tabak gibi
şeyler çalar, bunun uğur ve bereket getireceğine inanırlarmış. Düğünden sonra
da çaldıklarını götürüp iade ederlermiş.

Ayın yenisinde ağaç yıkılmaz (kesilmez). Eğer
kesilirse kurt sarar tez çürür. Ayın eskisinde yıkılan ağaç se çürümez.

Ayın yenisinde fasulye dikilmez, ekin
ekilmez, mısır ekilmez. Mesela eğer mısır ekilirse o mısır olmaz, olanı da
pişmez.

Ay tutulmasında tabanca, tüfek atarlardı,
teneke çalarlardı. Bu şimdi de yapılıyor. Ay orada tutuluyor, kurtulamıyor.
Tabanca, tüfek atandan sonra kurtuluyor.

Yağmur Duası: Burada arkada Çöp Evliyası diye
bir yer vardı orada yapılırdı. Şimdi yapılmıyor. Yağmur duasına giderken
hocalar “Yağmur Duası” adı verilen bir duayı yüksek sesle okur
vatandaş yüksek sesle Amin der (s. 63).

Taşlar toplanıyor okunuyor bir çuvala
konduktan sonra bu çuval çaya bırakılıyor. Yağmur yağınca da afet olmasın diye
çuval çaydan çıkarılıyor.

Yağmur, dolu yağarken kızgın sacayağını
dışarı atarlar. Ayakları yukarı doğru düşerse devam edecek, ayaklarının üstüne
düşerse kesilecek demektir.

13 Ocak eski hesaba göre yılbaşıdır. Bugün
kimsenin evine gidilmez. Eğer gidilirse ve o yıl işler iyi gitmezse, o gün eve
ilk giden kişi ayağı uğursuz geldi diye suçlanır.

Hamilenin yemek istediği şeylere bakarak,
doğacak çocuğun cinsiyeti tahmin edilebilir. “Ye ekşiyi doğur Ayşe’yi, ye
tatlıyı doğur Hakkı’yı” sözünden de anlaşıldığı gibi, hamilelik döneminde
“ekşi” yemek isteyenin kız, “tatlı” yemek isteyenin erkek
doğuracağına inanılmaktadır.

Hamile kadın eğer kuşağının arasına, para,
yüksük, ceviz gibi şeyler koyar ve bunlar orada uzun süre kalırsa, bunlar
çocukta “ben” olarak çıkabilir.

Loğusa kadının yanına et götürülürse çocukta
basıklık olur diye et götürülmez.

Kırklı iki kadın karşılaşamaz. Birbirinin
evine gidemez. Karşılaşırsa biri diğerini basar. Çocuklardan biri normal diğeri
zayıf, cansız olur, ayaklarını basamaz, geç yürür.

Baykuş öter, çığırır, köpek ulursa biri
ölecek demektir.

Çepni bölgelerinde kutsal sayılan bir orman,
koru veya yaşlı, görkemli bir ağaç mutlaka vardır. “Yüksekte “Uzun
Kız” diye bir yer vardı. Sarıgöl’de. Buradan değil ağaç, bir dal bile
kesilmezmiş. Birisi, inancı noksan birisi ne olacak diyip kesmiş ve eve gelince
de ölmüş.

“Yatır Ziyareti” burada da vardır
(s. 64).

Giyim-Kuşam

Burada kadınlar tesettürlüdür. Kara çarşaf
yoktur. Yaşmak, çember, tülbent vardır. Kadınların başı her zaman örtülüdür.
Burada eskiden dokuma yaparlardı.

Keten kendir ekilir ve ketenden dokuma
yapılırdı. İç çamaşırı dokurlardı. Üzerine işleme yaparlardı. Burada şal ve
kuşak da dokunurdu. Kilim, kolan hâlâ dokunuyor (s. 65).

Çelik, Ali. (2011), Karadeniz Bölgesi’nde Çepni Varlığı ve Samsun’da Bir Çepni Köyü, Samsun
Sempozyumu 13-16 Ekim Samsun, Bildiriler Kitabı, Cilt: 2, s. 46 -66, Samsun
2013