KALKINMA

277

 

KALKINMA

 

Kalkınma, genel
olarak, bir ülkenin mil­li gelir düzeyindeki sürekli artışa paralel olarak ekonomik,
sosyal ve siyasal yapısın­da değişimleri içeren bir süreç olarak nite­lendirilmektedir.

Kalkınma (ve buna
bağlı olarak “azgeliş­mişlik”) kavramlarının iktisat literatürü­ne ve
günlük konuşma lisanına girişi nis-beten yeni bir olgu olup, II. Dünya Savaşı
sonrasında, önceden sömürge yönetimi al­tındaki toplumların salt biçimsel
anlamda bir siyasal bağımsızlığa kavuştukları döne­me rastlamaktadır. Kalkınma
sorunu bu döneme kadar iktisatçıların ilgisini çeken bir konu değildi. Örneğin
Klasik İktisat Okuluna dahil iktisatçılar, sömürge ve ya­rı sömürgeleri
sanayileşmiş kapitalist ül­kelerin (Kapitalist metropoller) doğal bir uzantısı
sayıyorlar, “gelişme” ve “geri kal­manın” birlikteliğini
fiili bir durum olarak kabul ediyorlardı. Neo-Klasik iktisatçılar da yakın
dönemlere kadar konuyu tartış­maya değer bulmamışlardır. Kalkınma so­rununa
ilginin savaş sonrası yıllarda bir­den bire ortaya çıkışı bazı sebeplere daya­nıyordu:

Yeni bağımsızlaşan
ülkelerde “geri kal­mışlığın” temelde sanayileşmemiş olmaya dayandırılması,
bu ülkelerin yöneticilerin­de sanayileşme yönünde yoğun bir eğilim yarattı. Bu
durum mevcut sanayileşmiş ül­kelerin denetimi dışında bir sanayileşme­nin
ortaya çıkmasına, dünya ekonomisi­nin hîyerarşik yapısında, bu hiyerarşinin zirvesinde
yer alan sanayileşmiş ülkeler aleyhine tahmini güç ve arzulanmayan de­ğişmelere
yol açabilirdi. Diğer taraftan, kalkınma sürecine giren ülkeleri, rekabet
koşullarının sanayileşmiş ülkeler lehine iş­lediği dünya ekonomisinin genel
çerçeve­si içinde tutmak giderek zorlaşabilirdi. Bu koşullarda, dünyaca
tanımlanıp empo­ze edilen kalkınma kavramları ve bu kav­ramlardan türetilecek
kalkınma modelle­ri, yeni gelişen ekonomiler için kalkınma­nın birincilerce
kabul ve tahammül edile­bilir sınırlarını çizerken, kalkınmanın bü­yük ölçüde
dışa bağımlı karakteri de kal­kınma çabasına giren ülkelerin dünya eko­nomisinden
kopmamasını sağlayabilecek­ti.

Örneğin, yakın
dönemlere kadar “azge­lişmiş” diye nitelenen ülkelerin kalkınma­larını
ve dünya ticaretinde elde edecekle­ri konumu Ricardo’nun “Mukayeseli Üs­tünlükler
Teorisi”ne dayandırmaları tavsi­ye ediliyordu. Buna göre; her ülke nisbî
olarak en düşük maliyetle (en verimli tarz­da) ürettiği malların üretimi ve
ihracatın­da ihtisaslaşmalıdır; böyle bîr ihtisaslaş­ma dünya ölçeğinde
kaynakların en verim­li şekilde tahsisini sağlayacak, bu ise top-yekün refah
artışı yoluyla dünya ticareti­ne katılan tüm ülkelerin refah düzeyini
arttıracaktır.

Ancak, kalkınma
stratejilerini “Mukaye­seli Üstünlükler Teorisi”nin Öngördüğü
ihtisaslaşmaya aşırı biçimde dayandıran birçok ülkenin, sonuçta başlangıçta umu­lan
avantajlardan yararlanamadığı ve kal­kınmalarını tamamlayamadığı görülmek­tedir.
Temelde XIX. yüzyıl İngiliz sanayi burjuvazisinin çıkarlarını savunmaya yö­nelik
bu teori ile ilgili olarak Fransız ikti­satçı Christian Palloix şu sorgulamada
bu­lunmaktadır:

“Mukayeseli
Avantajlar (Teorisi), Birin­ci Sanayi Devrimi sonrasında kazanılmış mevzileri
tehdid edebilecek olan Üçüncü Dünya’nm hızlı kalkınmasını engellemek İçin
zengin ülkelerin elinde bir hakimiyet aracı değil midir?”

Aslında, kalkınma
çabasına giren ülkele­rin dünya ekonomisinin genel çerçevesin­den kopmaları da
uzak bir ihtimaldi. Zi­ra, bu ülkelere empoze edilen iktidar yapı­sı ve siyasal
iktidarın “kalkınma düzeyi”, “çağdaşlaşma” gibi tutkuları,
her türlü kendine yeterli olma çabalarını dışlar ma­hiyetteydi. Yönetici elit
açısından kalkın­ma hep dışarıdaki bir modelde, kapita­lizm ya da sosyalizmde
aranıyordu. “Hü­manist” amaçlarla kurulan uluslararası kurumlar
aracılığıyla yürütülen ideolojik kampanyalar ve yardımlar da bu konuda önemli
başarılar sağlamıştır.

Batılılar bağımsızlığa
kavuşan ülkelerde­ki iktidar yapısına da pek güven duymu­yorlardı; zira bu
ülkelerdeki tehdid edici yoksulluk sorunuyanında,ulus-devlet mo­deline göre
kurulan ya da kurulması teş­vik edilen bu devletlere Batı’nın kurumla­rı pek
uygun düşmüyordu. Bu yüzden, oluşturulan yeni iktidarlar pek dayanıklı ve uzun
ömürlü görünmüyordu. Bu sebep­le, bu ülkelerde kalkınmanın kesintisiz İz­lenmesi,
yönlendirilmesi ve denetimi amacıyla Dünya Bankası gibi uluslararası denetim
kurumları oluşturuldu.

II. Dünya savaşı
sonrası yıllarda kalkın­ma sorunu ile birlikte, kaçınılmaz olarak, kalkınmada
nasıl bir yol izleneceği sorusu da gündeme geldi. Mevcut iktisat teorisi bu
konuda hazırlıklı değildi. Batı üniversi­telerinde okutulduğu şekliyle iktisat,
“ras­yonel tüketici tavrı”, “firma verimliliği”,
“kaynakların rasyonel kullanımı” gibi ko­nuların pek dışına
çıkmıyordu. Diğer yanda, mevcut sanayileşmiş ülkelerin kalkın­ma süreçlerinin
incelenmesi ve bunların aynen tekrarı da çözüm sağlayıcı değildi; zira bugünün
“gelişmiş” ekonomileri, ge­lişmelerini kendileri dışmda gelişmiş bir
dünyanın mevcut bulunmadığı bir ortam­da tamamlarken, aynı durum bugünün ge­lişmekte
olan ülkeleri için sözkonusu de­ğildi. Üstelik, sömürgeci donem toplum­ların
hemen tümünün gelişme koşullarını değiştirmiş, dünyanın geri kalan kısmını
siyasi ve askeri egemenlik altına alan bir­kaç ulus, denetim altında tuttukları
top­lumların beşeri ve fizikî potansiyellerini kullanarak kendi ekonomik
gelişmelerini sağlamışlardı. Kalkınmayla ilgili tartışma­lar üç grupta
toplanabilir: a) Tanm-Sanayi Tartışması: Bazı iktisatçı­lar kalkınmanın
tarımdan başlaması ge­rektiğini savunurken, diğer bazıları sana­yiye öncelik
verilmesi taraftarıydı. Ta-rım-Sanayi tartışması, aslında, sorunu yanlış bir
zeminde tartışmaktır. Çünkü eğer kalkınma ekonomik verimlilik artışı­nı
içeriyorsa, tarım sektöründe üretim ve verim artışı ancak sanayi çıkışlı modern
girdilerin kullanılması ile mümkündür. Suni gübre, koruyucu zirai ilaçlar, maki­ne
ve teçhizat, taşıma için gerekli ulaşım araçları gibi modern girdilerin üretimi
ise sanayiin gelişmesini gerektirmektedir. Sa­nayide sermaye birikimi de bol ve
ucuz girdi temini İle mümkündür; burada da bol ve verimli üretim sağlayan bir
tarım kesiminin varlığı, kalkınmanın finansma­nı özellikle yurtiçi kaynaklara
dayandırıl­mak isteniyorsa, son derece önemli ola­caktır. Bu açıdan tarım ve
sanayi birbiri­ne ikame (karşıt) değil, birbirini tamamla­yıcı ve kalkınma
sürecinde yanyana gelişti­rilmesi gereken sektörlerdir. Zira bugü­nün gelişme
çabası içindeki ülkeleri, sana-

yileşme İçin gerekli
kaynağı, gelişmeleri­ni geçen yüzyılda sağlayan bugünün sana­yileşmiş ülkeleri
gibi anavatan dışındaki bölgelerden (sömürgeler) sağlama duru­munda
değildirler.

b) ÖzelKesim-Kamu
Kesimi Tartışması: Bazı iktisatçılar kalkınmanın Özel kesim eliyle
yürütülmesini savunurken, diğerle­ri kamu kesiminin ağırlıklı olmasını Öne
sürmekteydi. Bu ülkelerde sermaye biriki­minin kamu kesimi yoluyla daha süratle
gerçekleşebileceği genelde kabul edilse bile, özel kesim-kamu kesimi tercihi
kal­kınma problemlerini çözmede her koşul­da temel bir belirleyici
olamamaktadır. Önemli olan üretimin verimli bir yapıya dönüştürülerek verimlilik
ve katma değer artışı sağlanması ve dış dünya ile ekono­mik, ticari ve sermaye
ilişkilerinde müba­dele hadlerinin ülke lehine iyileştirilip ko­runmasıdır.

c) Teknoloji
Tartışması: Diğer bir tartış­ma da, kalkman ülkelerce benimsenecek üretim
teknolojileriyle ilgiliydi. Bazı ikti­satçılar hafif üretim tekniklerinin
seçimi­ni önerirken, diğer bazı iktisatçılar da böy­le bir yaklaşımın isabetsiz
olduğunu öne sürmekteydiler.

Aslında, teknik seçimi
tartışması teorik bir tartışma olmanın Ötesinde fazlaca bir anlam
taşımamaktadır. Çünkü ilkin, dün­ya pazarlarında bu ülkeler için özel ola­rak
üretilmiş üretim teknolojileri mevcut değildir. İkinci olarak, kalkınmakta olan
ülkelerde sermaye birikiminin sanayileş­miş ülkelerdeki sermayece uyanlıp sınır­landırılıyor
olması, bu ülkelere (kalkın­makta olan ülkelere) “uygun teknoloji­leri
seçmede fazlaca serbesti tanımamak­tadır. Bu alanda sanayileşmiş ülkelere ba­ğımlılık
sözkonusudur. Bu bağımlılık, ge­rek kalkınmakta olan ülkelerin çoğu kez

sanayileşmiş ülkelerin
tercih ve ihtiyaçla-      akla gelen ilk
gelişme kıstası olmaktadır,

rina uygun tarzda
üretim yapma zorunlu-     Ancak bu
gelişmenin ölçüsü olarak her

hıklarından ve gerekse
teknoloji üretme-     koşulda doğru ve
yeterli bir kıstas mıdır?

me  durumlarından 
(teknoloji ithalinin      
Öncelikle milli gelir istatistiklerinin bir

yaygınlığı)
kaynaklanmaktadır.                    
ülkedeki refah düzeyinden ziyade üretim

Neo-klasİkiktisatçılaragÖre”azgelişmiş-     kapasitesinin bir ölçüsü olma ihtimali da-

lik”, bir ülkenin
kapitalist gelişmesinde     hayüksektir.
Örneğin, kişi başına milli ge-

“gecikme”
olarak ele alınmaktadır. Bu     liri eşit
iki ülkeden birinde gelir dağılımı

çerçevede her
“azgelişmiş” ülkenin “geliş-    
diğerine oranla daha adil ise, bu iki ülke-

miş” ülkeleri ne
kadar geriden takib ettiği     nin salt
gelir düzeyine göre muhafazası,

de kişi başına düşen
milli gelirden hare-     gelişmenin  önemli 
kriterlerinden  biri

ketle
hesaplanmaktadır.                              
olan gelir bölüşümünün düzelmesi boyu-

Bu tür bir yaklaşımın
gelişme sorunları-     tunun gözardi
edilmesine yol açacaktır;

na (yani
azgelişmişlikten gelişmişliğe ge-    
refah düzeyi milli gelir düzeyi yanında, bu

çiş sürecinin
niteliğine) ve gelişmiş ülke-     gelirin
ülke nüfusuna nasıl dağıldığına da

lerle gelişmekte olan
ülkeler arasındaki     bağlı bir olgudur.

bağımlılık
İlişkilerine ışık tutmadığı açık-       
Kişi başına milli gelir, üretim kapasitesi-tır. Neo-klasİk çerçevede,
azgelişmişlik     nin bir ölçüsü olarak
ele alındığında dahi gelişmişliğe göre tanımlandığına göre,      önemli metodolojik ve pratik sorunlar
“normal” olanlarla “normal olmayan-      sözkonusu olmaktadır. Ülkelerarası milli
lar”m mukayesesi sözkonusu olmaktadır.    
gelir mukayeseleri ise ölçüm metodları-“Normal olanlar”
gelişmiş olanlar olduğu-     nin
farklılığı ve sağlık derecesi, döviz kur­na göre, “normal olmayanlar”
azgelişmiş-     larının tüketim
kalıplarına göre düzeltil-lerdir ve azgelişmişler ancak “doğal ola-     miş satın alma parkelerini çoğu kez
yan-m” yani gelişmişlerin izlediği yolu takib et-     sıtmaması vb. sebeplerle önemli
sakınca-mek durumundadırlar. Oysa gelişmiş ül-     lan da beraberinde taşımaktadır.
Örne-kelerin dünü, azgelişmişlerin bugününe    
ğin, uluslararası mukayese için Türkiye’-tekabül etmemektedir. Zira,
bugünün ve     nin kişi başına milli
geliri resmi döviz ku-dünün gelişme sorunları farklı nitelikler     ru esas alınarak ABD doları cinsinden
ifa-taşımaktadır. Bu açıdan örneğin, Türkiye    
de edildiğinde 1100 ABD doları, diğer ba-ile ABD’nin salt kişi başına
düşen milli ge-     zı ölçütlere göre de
2000 ABD doları ola-Hrlerini mukayeseden yola çıkarak Türkİ-     rak hesaplanmaktadır. ye’nin bugünkü gelir
düzeyi itibariyle       Aşağıda,
kalkınmakta olan ülkelerin ar-ABD’yi 6060-70 yıl geriden takibettiği so-     zettikleri belli başlı genel özellikler
özet-nucuna varmak, sonuçlarla nedenleri bir-      lenmiştir: birine karıştırarak iktisadi
azgelişmişliğin

gerçek nedenlerini
gözardı etme amacına       1- Ekonomik Özellikler
hizmet etmektedir.

“Kişi başına
düşen milli gelir” genelde,       
a) Genel Ekonomik Özellikler: bir ülkenin üretim kapasitesi ve refah dü­zeyinin
gerek zaman içinde, gerekse di-       
Tarım kesiminde mutlak bir nüfus yo-ğer ülkeler ve bölgelerle
mukayesesinde     ğunluğu mevcuttur.
Tarımsal nüfus (ve is-

tihdamın) ülke toplamı
içindeki payı % 70-90 gibi yüksek bir düzeydedir. (Tarım­sal istihdamın
iktisaden aktif nüfus içinde­ki payı Türkiye’de halen (1988) % 55’ler
düzeyindedir) Gelişmenin ileri aşamala­rında tarımın istihdam içindeki payı %
25’lere gerilerken sanayi kesiminin payı % 40’lara yükselmektedir.

– Geleneksel tarım
ekonomilerinde, ta­rımsal gelirin (hasılanın) toplam milli ge­lir içindeki payı
% 50’ler, sanayinin payı ise % 10’lar düzeyindedir. (Bu oranlar Türkiye için
sırasıyla % 22 ve % 25 civa­rındadır.) Kalkınmaya paralel olarak ta­rımsal
gelirlerin payı % 20’Ierin altına ge­rilerken sanayinin payı % 35-40’lara yük­selmektedir.

Colin Clark ve Simon
Kuznets adlı ikti­satçılar, kalkınma sürecinde tarım kesimi­nin başlangıçtaki
yüksek payının giderek azalacağını, sanayi kesiminin payının arta­cağını, ülke
“gelişmiş ekonomi” düzeyine ulaştıktan sonra sanayi kesiminin payının
da azalarak hizmetler kesiminin payının artacağını öngörmektedirler. Ancak, Kuz­nets,
bu tesbitin gelişmenin başlangıcında tarımın ihmal edilmesi gibi bir anlamı
taşı­madığını, aksine tarımı ihmal etmenin ge­lişme sürecini durdurabileceğini
öne sür­mektedir.

Clark ve Kuznets’in
tesbitleri esas itiba­riyle bugünün iktisaden gelişmiş ülkeleri­nin kalkınma
süreçlerinden elde edilen gözlemlere dayanmaktadır. Bugünün geli­şen
ekonomilerinde ise, genelde tarım ke­simindeki gelir artışına paralel olarak sa­nayinin
gelir ve istihdam İçindeki payı art­ma göstermekte (bununla birlikte tarım hala
istihdamın en önemli kısmını teşkil etmekte), hizmet sektörü de buna paralel
olarak 4ıızla genişlemektedir. Hizmetler sektörü kamu, mali ve ticari kesim,
inşaat, ulaştırma ve turizm gibi alt-sektörle-rin tarım ve sanayideki gelişmeye
paralel olarak gelişmesi doğaldır. Ancak bugün birçok gelişmekte olan ülkede
hizmetle­rin payı Kuznets’in belirttiği oranların ol­dukça üzerindedir.
(Örneğin, gelişmenin “orta” aşamalarında bir ülke sayılan Tür­kiye’de
hizmetlerin toplam milli gelir için­deki payı % 53-54 gibi yüksek bir oranda­dır).
Hizmetlerin toplam gelir içindeki yüksek payı, kamu sektörünün ekonomi­nin
bütünü içinde genelde çok yüksek bir yer tutmasının yanında, kırsal kesimden
şehirlere hızlı göç (hızlı şehirleşme) sonu­cu, sanayinin şehirlerde oluşan
yüksek iş­gücü fazlasını tümüyle özümleyememesi ve işsizlerin küçük çaplı
ticaret İşportacı­lık, büyük sermaye gerektirmeyen düşük üretkenlikteki
muhtelif İşlerle iştigal et­melerinden kaynaklanmaktadır.

– Özellikle tarım
kesiminde ve diğer ke­simlerde gizli işsizlik mevcuttur; diğer bir ifade ile
işgücünün marjinal verimliliği sı­fır olup, aynı miktar ürünün gerçekte da­ha
az işgücü kullanımı ile de elde edilebil­mesi mümkündür.              <

  Emek faktörü, bol, sermaye ise nisbi olarak
kıttır; emek gücü başına sermaye miktarı düşüktür.

– Kişi başına gelirin
düşük olması sebe­biyle, halkın büyük bir kesimi ancak asga­ri geçimini
sağlayabilmektedir. Gelir ve servet dağılımında büyük bir dengesizlik
gözlenmektedir.

– Gelir düzeyini
düşüklüğü ve asgari ih­tiyaçların tümüyle karşılanamaması, ge­niş halk
kütlelerinin tasarruf eğilimleri­nin hemen hemen sıfır olmasına yol aç­maktadır.

  Büyük toprak sahiplerinin tasarrufla­rı da
ticaret ve sanayi alanındaki yatırımla­ra etkin biçimde aktarılmamaktadır. Bu-

rada, mali kesimin
geüşmemişliği ve kır­sal kesimlere etkin bîr tarzda nüfuz ede­memesinin rolü de
önemlidir.

– Tüketim harcamaları
hane halkı gelir­lerinin çok yüksek bir oranını teşkil et­mekte olup, genelde
yiyecek ve zaruri ihti­yaç maddelerine yönelmektedir.

  İhraç malları genelde gıda maddeleri ve
tarımsal hammaddelerden, ithal malla­rı da sınaî mamuller ve yatırım malların­dan
oluşmaktadır.

 

  b) Tarım Kesimine
İlişkin Özellikler:

 

– Tarımsal araztilerin
çok küçük parça­lara bölünmüş olması, esasen kıt olan ser­maye girdisinin
verimsiz tarzda kullanımı­na yol açmaktadır.

– Tarımda ileri
teknoloji ve modern üre­tim girdilerinin kullanımı nisbeten sınırlı olup,
üretim verimliliği oldukça düşük­tür.

  Ulaştırma İmkânlarının sınırlılığı yü­zünden
tarımsal ürünlerin mahalli piyasa dışında ulusal piyasalara arzı zorlaşmakta
mahalli piyasalardaki efektif talep yeter­sizliği ise büyük toprak mülkiyeti
mevcut bulunsa dahi -ölçek ekonomilerinin ge­rektirdiği üretim düzeyini teşvik
etme­mektedir.

  İç piyasa için üretilen tarım ürünleri­nin
nisbeten eski ve yetersiz üretim me-todlarıyla elde edilmesi ve aile tüketimin­den
sonra piyasaya arzedilmek üzere arta kalan ürün düşük düzeyde kalmaktadır.

– Tarımsal toprakların
çok küçük birim­lere bölünüşü, yaygın bir “toprak açlı­ğına yol
açmaktadır. Toprak gün geçtik­çe daha küçük parçalara bölünmekte ve aynı toprak
üzerinde nüfus artmaktadır.

2-Demografik
Özellikler

a) % 4’ün üzerinde bir
doğum oranı gözlenmektedir.

b) Ölüm oram yüksek
olup, buna bağlı olarak ortalama ömür süresi düşüktür.

c)  Gıda ve beslenme şartları kötüdür. Sağlık
şartları ilkel olup, sağlık hizmetleri yetersizdir.

d) Nüfus köylerde
yoğunlaşmaktadır. 3- Kültürel ve Politik Özellikler

a) Eğitimin genel
düzeyi düşük olup, ül­kenin değişik bölge ve kesimlerine dağılı­mında
eşitsizlik göze çarpmaktadır. Oku­ma yazma bilmeyenlerin ülke nüfusuna göre
oranı oldukça yüksektir. Eğitimde iş­gücü planlamasının mevcut olmaması ya da
yanlış planlanması bazı sektörlerde ka­lifiye eleman açığı yaratırken, diğer ke­simlerde
yoğun işgücü fazlasına yol aç­maktadır.

b) Çok sayıda çocuk ve
kadın emeği kul­lanılmaktadır.

c)  Sosyo-ekonomik sınıflar arasındaki uçurum
geniş olup, sosyal ve siyasal istik­rar için bir ön koşul olan güçlü bir orta
sı­nıfın varlığı gözlenmemektedir.

d) Çoğunlukla
ulus-devlet modeline gö­re kurulan ya da kurulmaları teşvik edilen bu ülkelerin
sosyal, kültürel, dini yapıları ve tarihi koşullan, empoze edilen Batılı
kurumsal yapılara uyum sağlayamamak­ta, siyasal istikrarsızlık ve politik
yapının dayanıksızlığı yaygın bir olgu olarak orta­ya çıkmaktadır.

Adnan BÜ YÜKDENİZ Bk.
Azgelişmiştik; Dış Yardım; İlerleme.