Jöns Jacob Berzelius kimdir? Hayatı

0
130

Jöns Jacob Berzelius kimdir? Hayatı ve eserleri hakkında bilgi: (1779-1848) İsveçli kimyacı. Pek çok elementin atom ağırlığını belirlemiş, elementler için simgesel adlandırma sistemini ve inorganik tuzlar için “ikicilik kura­mını” geliştirmiştir. 19 Ağustos 1779’da Ostergötland’da, Linköping yakınlarındaki Vâversunda kasabasında doğdu. Dört yaşında babasını, dokuz yaşında da annesini kaybe­dince kız kardeşiyle birlikte dayısının yanına sığındı, ama mutlu bir aile yaşamı bulamadı. Akrabalarının yanında sığıntı gibi yaşamak, yeğenleriyle aralarında­ki geçimsizlik ve para sıkıntısı onu yaşama karşı hırçınlaştırdı. 1793’te girdiği Linköping Lisesi’nde de uyumlu bir öğrenci olmayı başaramayan Berzelius, diplomasını alırken öğretmenleri üzerinde oldukça olumsuz izlenimler bırakmıştı.

Liseyi bitirince tıp öğrenimi yapmaya karar verdi ve 1796’da Uppsala Üniversitesi’ne girdi; ancak para­sal olanakları çok kısıtlıydı. Önce özel dersler vere­rek, 1798’de de üç yıllık bir burs alarak öğrenimini güçlükle sürdürdü. Lise yıllarında olduğu gibi üniver­sitede de öğretmenleriyle iyi ilişkiler kuramamış, özellikle fen bilimlerindeki eğitim düzeyini çok yeter­siz bulduğundan onlarla sık sık çatışmıştı. Bu yüzden, kimyanın en büyük bilginlerinden biri olan Berzelius, kimya bitirme sınavında geçer notu güçlükle alabildi. 1802’de tüm sınavlarını vererek tıp öğrenimini bitirin­ce Stockholm Üniversitesi’ne bağlı Tıp Okulu’nda kadrosuz tıp ve eczacılık asistanı olarak çalışmaya başladı. Stockholm’ün yoksul semtlerinde doktorluk yaparak geçimini sağlamaya çalışırken, işten ayırabil­diği tüm zamanını kimya araştırmalarıyla değerlendi­riyordu.

1807’de tıp ve eczacılık kürsüsünün profesörü ölünce onun yerine Berzelius getirildi ve o tarihten sonra, laboratuvar araştırmalarına ağırlık vererek kitaplarının ilk notlarını derleyen Berzelius’un yaşa­mında en verimli dönem başladı. Kısa sürede değerini kabul ettiren kimyacı 1808’de İsveç Bilimler Akade­misi üyeliğine, iki yıl sonra da başkanlığına seçildi. Aynı yıl, Berzelius’un profesör olduğu Tıp Okulu Stockholm Üniversitesi’nden ayrılarak Karolinska Enstitüsü adıyla özerk bir yapıya kavuştu. Onu izleyen yıllarda İngiltere, Almanya ve Fransa’ya giderek çağın en ünlü kimyacılarıyla tanışan Berzelius, pek çok genç kimyacıyı birlikte çalışmak üzere İsveç’teki laboratuvarına çağırdı. 1818’dc İsveç Bilim­ler Akademisi’nin sekreterliğine atandı, 1835’te geç yaşta evlenirken tören sırasında İsveç Kralı XIV. Karl’dan baron unvanı aldı ve 7 Ağustos 1848’de Stockholm’de öldü.

Kimyada vardığı noktayı eğitimden çok kendi çabalarına borçlu olan Berzelius, ülkesinde bulabildi­ği tüm kitapları okuyarak bu bilimi öğrenmeye çalışırken, ne 18. yy’da Stahl’ın geliştirdiği “filojiston” kuramından haberi vardı, ne de Lavoısıer’nin bu yanlış inancı yıkarak kimyada devrim yaratan çalış­malarını biliyordu. Bununla birlikte daha ilk deneyle­rinde, kimyasal bileşiklerin yapısında oksijenin çok önemli bir rol oynadığını fark etti ve Lavoisier gibi o da flojistoncuların karşısında yer aldı. 19. yy başların­da İsveç Avrupa’da gelişen yeni kimya akımlarının oldukça dışında kaldığından, Berzelius da önceleri ister istemez İsveç ve öbür İskandinav ülkelerinde yetişmiş kimyacıların çalışma konularına ilgi duydu. Bu konulardan biri de, bilinmeyen yeni element ve mineralleri bulmaktı. Berzelius’un ilk çalışmalarının seçiminde, kimyaya ve mineralojiye büyük ilgi duyan Wilhelm Hisinger adında bir maden işletmecisiyle yakın dostluk kurmasının da büyük etkisi olmuştur. Birlikte çalışmaya başladıkları 1803 yılında Hisinger’in önerisiyle, ilkin onun maden ocağındaki çeşitli minerallerin kimyasal analizine giriştiler ve bir maden filizinden o güne değin bilinmeyen seryum elementini ayırdılar. Mineralojiye duyduğu ilgiyi hiçbir zaman yitirmeyen Berzelius, sonraki yıllarda selenyum ve toryumu keşfetti, lityum, tantal, vanadyum, zirkon­yum ve nadir toprak elementlerinden pek çoğu gene onun gözetimi altında çalışan öğrencileri tarafından onun laboratuvarında bulundu. Gerçekten de mine­rallerin kimyasal analizini yeni yöntemlerle geliştire­rek bulunduğu noktadan çok ötelere götüren Berzeli­us olmuştur. 1814’te mineralleri o güne değin yapıla- geldiği gibi dış görünümlerine ya da fiziksel özellikle­rine göre sınıflandırmanın çok yanlış olduğunu vur­gulayarak, ilk kez kimyasal yapıya dayanan bir sınıflandırma önerdi. Başlangıçta tepkiyle karşılanan bu sınıflandırma sonradan mineraloji bilginlerince de benimsendi ye silisyum dioksidin asit yapıda olduğu­nu açıklayan Berzelius mineralojiye silikatlar adıyla bilinen büyük bir mineral grubu kazandırdı.

Berzelius’un daha ilk çalışma yıllarında ilgilendi­ği alanlardan biri de elektrokimyadır. 1803’te Hisin­ger ile birlikte, elektrik akımının çeşitli sodyum, kalsiyum ve potasyum tuzlan üzerindeki etkilerini incelemek üzere giriştikleri uzun elektroliz deneyleri, Berzelius’un ünlü “ikicilik” (düalistik) kuramına da temel olmuştur. Bu çalışmalarında, elektroliz sırasın­da her tuzun kendisini oluşturan asit ve bazlara ayrıştığını, bazların eksi kutupta, asitlerin ise artı kutupta toplandığını gözlemlediler. Oksijenin yalnız­ca tüm asitlerin değil, bazların da temel bileşenlerin­den biri olduğunu ileri süren Lavoisier’nin görüşüne ve kendi deney bulgularına dayanan Berzelius, bazları elektropozitif oksitler, asitleri de elektronegatif oksit­ler olarak tanımladı. Böylece, tuzların artı ve eksi değerli bileşenlerden oluştuğunu, karşıt yüklü bu iki bileşenin birbirini nötürleştirerek bir arada kalabildi­ğini savunan “ikicilik kuramını’’ geliştirdi. Tuzların formülünde de, o tuzu oluşturan asit ve baz kökleri­nin ayrı ayrı belirtilmesini önerdi. Ayrıca bütün metal tuzlarının elektro­liz sonuçlarını değerlendirerek, elektronegatifi iği en yüksek element olarak oksijeni alıp bütün öbür elementleri eksi yönde oksijen, artı yönde de potas­yum arasında sıraladı. Berzelius bu kuramıyla, çağdaş­larım çok uğraştıran kimyasal ilgi sorununu çözdüğü­ne ve element ya da kökleri birbirine çeken kuvvetin tutarlı bir açıklamasını yaptığına inanıyordu. Ancak, 1820’lerden sonra uzun zaman etkisini sürdüren ve özellikle inorganik bileşiklerin kararlılığını açıklama­da önemli rol oynayan ikicilik kuramı, organik bileşiklere uygulandığında geçerliliğini yitirip çökme­ye başladı. Özellikle 1834’te Dumas ve Laurent’in klor atomunun bazı organik bileşiklerdeki hidrojen atomuyla ver değiştirdiğini, üstelik bileşiğin kimyasal özelliklerini etkilemediğini açıklamaları bu kuramı temelden yıktı. Öteden beri tutucu olduğu bilinen, yaşlandıkça kendi bilgilerine aykırı hiçbir yeniliği benimsemeyen Berzelius bu deneyin sonucuna kesin­likle inanmadı. Elektronegatif klor atomunun, elek­tropozitif hidrojen atomunun yerini alması onca olanaksızdı. Kuramına uymayan bu sava katılmadığı gibi, 183S’de Dumas’yı öyle kıyasıya eleştirdi ki, sonunda Dumas bile deney bulgularını inkâr etmek zorunda kaldı.

19. yy’ın başlarında atom kuramıyla kimyada yem bir dönemi başlatan Dalton, hidrojen atomunun ağırlığını temel birim kabul ederek bütün öbür elementlerin atom ağırlıklarını hidrojene göre belirle­mişti. Tüm kimyasal olayların oksijen atomu çevre­sinde döndüğüne inanan Berzelius ise, hidrojen yerine oksijen atomunu temel alarak elementlerin atom ağırlıklarını belirlemeye girişti. Çalışmaya başladığında laboratuvarı çok ilkel ve yetersiz araçlarla donatıl­mıştı; ancak, onun en güçlü yönü olan doğru ve hassas analiz yöntemleriyle elde ettiği sonuçlar, bu­gün kabul edilen değerlerden pek farklı değildir.

1818’de yayımladığı tablo, oksijenin atom ağırlığını 100 kabul ederek o dönemde bilinen 49 elementten 45’inin göreli atom ağırlığını ve yüzlerce inorganik bileşiğin element oranlarını kapsıyordu. Bunca ele­ment ve bileşik üzerinde çalışırken, kimyasal tepki­melerin ve bileşiklerin formüllerini kısaca yazmanın yollarını aramaya başladı. O yıllarda geçerli olan sistem Dalton’un önerişiydi ve elementler, üzerine çeşitli işaretler eklenmiş dairelerle gösteriliyordu.

Bileşik formüllerinin yazımında bu işaretlerin son derece kullanışsız olduğunu gören Berzelius, bugün bilenen element simgelerini önererek uluslararası bir kimya dilinin doğuşunu hazırladı.

Genç kimyacıların önderliğinde organik kimya­nın giderek gelişmesini ve kendisinin çok önem verdiği inorganik kimyayı ikinci plana itmesini kır­gınlıkla izleyen Berzelius, organik kimyayla hiç ilgilenmedi. Oysa, tıp asistanı olduğu yıllarda kan, kemik, süt, yağ, hücre zarı gibi pek çok fizyolojik maddeyi incelemiş, kanda demir elementinin, kas hücrelerinde ise laktık asidin varlığını saptamıştı. Bu çalışması sonradan, kimyanın en önemli konularından biri olan izomerlik olayına ışık tuttu. Berzelius, kas hücrelerindeki laktık asit ile ekşimiş sütteki laktik asidin bileşimindeki maddelerin aynı olmasına karşın, özelliklerinin değişik olduğunu ve polarılmış ışığı ters yönde etkilediklerini gözlemlemişti. 1823’te, Wöhler’ in çözümlediği siyanik asitle, 1824’te Liebig’in çözümlediği fülminik asidin formüllerinin aynı (HNCO) olması, Berzelius’u yeniden bu konuya yöneltti. 1927’de bu olayı “izomerlik” diye adlandıran Berzelius, bazı bileşiklerde atomların değişik biçim­lerde bir araya gelebileceğini açıklarken, ileride gelişe­cek olan uzaysal yapı ve yapı çözümlemesi kuramları­nın habercisi oluyordu.

Kimyada “kataliz” terimini de ilk kullanan Berzelius’tur. 1835’te başta kimyacıların, özellikle Kirenhoff ve Davy’nin deneylerinden, ortamda bulunan bazı etkenlerin tepkimeleri Kolaylaştırdığı sonucunu çıkarmış ve bu tür süreçlerde bilinmeyen katalitik güçlerin rol oynadığını öne sürmüştü.

Yeni düşünce ve gelişmelere açık olmayan bilim­sel tutuculuğu nedeniyle zaman zaman eleştirilmesine karşın Berzelius, önceki yüzyılların ve çağının bilgile­rini mantıksal bir bütünlüğe kavuşturan en büyük kimya sistematikçilerinden biridir. Yapıtlarının çoğu, bir yıl kadar öğrencisi ve ömür boyu yakın dostu olan Wöhler eliyle Almanca’ya çevrilmiştir.

Kaynak: Türk ve Dünya Ünlüleri Ansiklopedisi, 16. cilt, Anadolu yayıncılık, 1983

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here