Jean Hyppolite – Marx ve Hegel Üzerine Çalışmalar

Jean Hyppolite – Marx ve Hegel Üzerine Çalışmalar

Hegel, hayatla biyolojik bir kavram olarak değil de zihin ve tinin hayatı olarak ilgilenir. Hegel’in kavramı doğanın bir sezgisinden ziyade insan bilincinin gelişiminin sezgisidir.

Kendinde hayatın bilinci, insan olanın bilinciyle aynı şey olacaktır. (s. 46)

Hayat ve sonsuzluk kavramları özdeştir.

Hegel’de ölüm, tinin hayatının başlangıcıdır.

Bireyis kendisi, canlı bir varlık olarak, içerisinde uğrakların durmadan olumsuzlandığı ve aşıldığı bir alışkanlıktır. Gelişi, kendi kendisinin olumsuzlaması ve olgunlaşması yoluyladır. Birey hayattır ve bu nedenle de aralıksız bir kendini olumsuzlama olarak zamansallıkla özdeştir.
Birey, eylem yoluyla kendisinde sabit olanı (işsel inorganik doğasını) olumsuzlar ve kendisini aşar. (s. 54)

Gerçek sonsuzluk, her bireysel uğrağın merkezi olan bütünlük bilincindedir. Öyleyse, tarih bu bilincin somut kendi gelişimi ve tinin hayatının bireysel ile evrenselin derin birliğinde gerçekleşmesidir. Bu bir sezgi değildir, dinamik bir birlik kavrayışıdır ve 1802 Logik’inde sergilenen sonsuzun diyalektik kavrayışını ifade eden bir birliktir.

Hegel için kavram, içeriğinden ayrılmaz olan bilme edimidir (eylemidir-faaliyetidir); o, bilincin bir aksiyomu olan sezgidir. (s. 57)

Fenomenoloji mutlak bilgiye ilerleyişi içindeki insan bilincinin tarihidir. Bu tarih, bilincin deneyimlerinin bir kurulumu olmaktan çok bir betimlemesidir. (s. 64)

İnsanın farkına vardığı ve ileride göstereceğimiz gibi, hayatın da bilinci olan kendisinin bilinci, mutsuz bilinçle sonuçlanır.

Hayat, kendisinin bilgisine insanda varır; ama bu tam olarak insanın varoluşunun hayattan doğduğu ve kendisinde en trajik çelişkiyi kavradığı uğrakta gerçekleşir. Hayatın bilinci, kuşkusuz bundan böyle naif bir hayat değildir. (s. 64)

Hayvan, bütünlüğü içindeki hayatın sonsuz bütünlüğünün bilincinde değildir; oysa insan bu bütünlüğün kendi-için’i haline gelir ve ölümü içselleştirir. İnsani özbilincin temel deneyiminin, ölümün temel deneyiminden ayrılamaz oluşu bu nedenledir.

İnsani özbilinç ilkin arzudur, ama bu arzu asla doyuma ulaşamaz. Ayrılmanın her formunun yıkımıyla arzuladığı şey, kendi mutlak kendini-tutmasıdır. İnsan yaşamayı arzulayarak başlar, ama ondaki hayat ona hem özdeş hem de yabancı bir şey olarak görünür.

Özbilinç ya da insanın varoluşu yalnızca iki özbilincin birbiriyle karşılaştığı yerde mümkündür. (s. 68)

Ölüm gerçekte insanın kendisi-için-varlığına dadanan ve sınırlı varlığını özgür varlık düzeyine yükselten olumsuzluk ilkesidir. (s. 71)

Kalbin eylemleri onu edimlerine yabancılaştırır. İnsan, çalışma ve paranın yanı sıra dille de her zaman yabancılaşır. Bu yabancılaşmanın doğası, kaynağı ve çözümü gelecekteki fenomenolojinin problemini tanımlar. (s. 123)

Hegel’in meşhur kavramı, idea, tüm yabancılaşmanın üstesinden filozofun mutlak bilgisi yoluyla geliyormuş gibi görünen mistifikasyondan başka bir şey değildir.

İnsan kendi ürününün ağırlığı altındadır, bu nedenle kendisinin bir başkasının ruhunda yansıdığını görememektedir; kendisini kolektif girişim içindeki cinsil bir öğe olarak değil, yalnızca kendi elleriyle inşa etmiş olduğu şey tarafından ezilmiş, yitik bir birey olarak kavrayabilir. (s. 124)

Hegel, insan varoluşunun trajik karakterini ve burjuva ekonomisinin yükselişini kavrayabilmesine karşın, onları özel mülkiyetin ve kapitalizmin sonucu olan tarihsel bir yabancılaşma açısından açıklamayı başaramaz. Bu nedenle insanın her nesnelleşmesi yabancılaşma olarak ve her yabancılşmayı nesnelleşme olarak yorumlar ki, bu onun tüm felsefe sistemine yayılan bir karışıklıktır.

İlk olarak Hegel yabancılaşmaya pratik bir çözüm sunmayı başaramaz.
…Fenomenoloji’deki reçete nedir? Mutlak Bilgi, eşdeyişle zihinsel özbilincin zaferi. Yabancılaşmanın üstesinden düşüncede gelinir, eylemde değil. Din ve onun sunduğu ahiret, kendisi ve varlığının yabancılaşması üzerine düşünen insanın felsefi kavrayışı tarafından ele geçirilir; ama pratikte hiçbir şey değiştirilmez. (s. 127)

Hegelci idealizmin bütünü, nesnel doğası yabancılaşmayı oluşturan bir mutlak tinin bu mistifikasyonuna dayanmaktadır. (s. 128)

Doğa, gizlenmiş bir tindir.

Doğa, dolaysızlık içinde varolduğu şeklitle Mutlak İdeadır; öyle ki, doğa ile logos arasında dolaysız bir özdeşlik, bir kez kendi-için olur olmaz, içinde doğanın kendisini yeniden logos olarak düşündüğü tin olan koyulmuş bir özdeşlik bulunur. (s. 222)

Çeviren: Doğan Barış Kılınç
Doğu Batı Yayınları, Temmuz 2010, Ankara