Jean Brun – Aristoteles ve Lise

Jean Brun – Aristoteles ve Lise

…bir filozofu anlamak için, öğretinin mantıksal ilişkileri içinde bütün gelişmelerin yayıldığı merkez noktasını keşfetmek gerekir. (s. 22)
Bir filozofun düşüncesi bu filozofun tam olarak ne söylediğini ya da söylemek istediğini anlatan bilimsel bir yöntemle incelenmez, çünkü bir düşünce içeriği farklı uzantılar açığa çıkarıldıkça zenginleşir ve bir anlamda bir filozofun söylemek istediği şey söylemiş olduklarının berisinde kalır; bu nedenle aynı zamanda şairdir ve şairin sorunlarıyla da baş etmek zorundadır filozof. (s. 23)
Presokratiklere özgü bir düşünce olarak bilinen, hakikatin, varlığın çözülmesi, açıklanması olduğu düşüncesini onda buluyoruz; ama Aristoteles’te özellikle temel önemde ontolojik bir kaygı vardır ve bu kaygı onu olgu olarak varlık nedir? sorusunu sormaya götürmüştür.
Heidegger çeşitli yapıtlarında Metafizik’in bu formülünün önemini vurgular.
Olgu olarak varlık nedir?
“Felsefe olgu olarak varlığın varlığına doğru, yani varlığı içinde hedeflenen olgu olarak varlığa doğru yol alır. Aristoteles bunu aktarırken cümlenin devamıyla açıklıyor -olgu olarak varlık nedir? Daha sonraki açıklamaya gelince, şöyle çevirelim: Bu şu anlama gelir; olgu olarak varlığın olgu olarak varlık olma durumu nedir? Ama Platon bunu idea, Aristoteles varlık olarak belirler. (s. 28)
Sonuç olarak, birbirlerinden çok farklı dört Aristotelesçilik yorumu çıkıyor karşımıza: (s. 29)
felsefenin karşısında açıklama ilkesini tekrar yeryüzüne indirmek isteyen bir felsefi yorum;
Aristotelesçiliği, dünyayı hareketsiz ve dünya dışında bir ilk hareket ettirici tarafından bir bireyler hiyerarşisi haline getiren Tommassocu bir teolojiye giriş gibi gören yorum;
bireyselleştirme ilkeleri olarak ve idealist bilgi düzeninden ontolojiye geçiş olarak madde ve biçim kavramlarının rolünün belirsizliğinin altını çizen yorum
ve nihayet kendini Presokratiklerin temel sorgulamalarının son izi gibi gören yorum: olgu olarak varlığın varlığını oluşturan nedir?
Aristoteles bireyselliğin ontolojik statüsünü dikkate almaya çağırmıştır/çalışmıştır; oysa, bireyi karakterize eden, onun dünyadaki varlığı ve her zaman ayrı duran varlığa olan mesafesidir. (s. 30)
İnsan Logos’a katılır ama tam anlamıyla kavrayamaz onu; var olan olgu olarak varlıklar ve aracılıkları sayesinde var oldukları ama olmadıkları varlık arasında hiçbir şeyin kapatamayacağı bir mesafe vardır. Bu nedenle bütün felsefeler trajik bölünme felsefeleridir, hepsi Bir olan Varlık’ın çok olan olgu olarak varlıklarla ilişkilerini değerlendirme problemini ortaya atarlar. (s. 31)
Logos, aşkın Varlık’la bütün ilişkilerini koparmıştır.
Sözü bireyin tutkusunun hizmetindeki bir araç yapan retorik de buradan doğmuştur; retorik, söylemin etkili biçimde yönlendirilmesini öğretir ve söylenen şeylerin ne kadar samimi olduğu ya da değerli olup olmadığı önemli değildir bu bağlamda.
Dolayısıyla Protagoras’ın ‘ölçü-insan’ı etik ve siyaset alanında güç ve değeri karıştıran bir ölçüsüzlük doğurmuştur. (s. 32)
Sokrates ölüme mahkum edilir, iftiracıların sahte konuşmaları ve yalanları Sokrates’in gerçek ve içten konuşmasına baskın çıkmıştır. (s. 33)
İnsan bedeniyle bağlı olduğu duyulur ve ruhuyla bağlı olduğu kavranabilir olan arasında ikiye bölünmüştür.
Platon mit aracılığıyla başka bir biçimde ulaşamayacağımız şeye ulaşmak ister. Böylece Logos, Şölen’de sözü edilen Sevgi gibidir; bu sevgi ölümlüler ve ölümsüzler arasında aracılık eder, bir taraftan gelenleri öbür tarafa aktarır ve dolayısıyla bütünü kendisine bağlar; Logos aracılığıyla konuşan retoriğin kurucuları sofistlerin iddia ettikleri gibi sadece insan değildir, Presokratiklerin inandırmak istedikleri gibi insanlara hitap eden Varlık da değildir, Varlık’tan söz eden ve böylelikle geldiği yolun açılmasıyla bir şaşkınlığın içine düşen insandır.
Ama Logos’un büyüklüğünü oluşturan şey aynı zamanda küçültür onu, çünkü söz ettiği paradigmaları gökyüzünden yeryüzüne indiremez. (s. 34)
Varolma olarak varlık her şeyi mükemmellik düşüncesinin çekiciliğiyle hareket ettirdiğinden varlıkların var oldukları ama varlık olmadıkları şeydir. (s. 35)
Platon’da oluş, nesneleri ve varlıkları ebedi düşünceden saptıran bir olgudur, Aristoteles’te ise tersidir, oluş ve hareket bireyleri kendilerini hareket ettiren varlığa doğru yönelten şeydir.
Aristoteles’le birlikte güçten eyleme geçiş olan hareketin bir tamamlanma olduğu düşüncesi oluşmaya başlamıştır; hareket, hareketsiz varlığı uzaklaştırmaz, yakınlaştırır. (s. 37)
Mantık bilimleri bir hazırlıktır,
Fizik doğayı inceler,
Metafizik varolma olarak varlığı inceler,
Ahlak, eylemlerle,
Poetik bilimler de yaratıcılıkla ilgilenir. (s. 38)
Presokratiklerde Logos insana hitap eden kutsal kelamdı ve kesinlikle bir yorumdu; Logos sofistlerde ise esinleyiciden başka bir şey değildir, hatibin insanları kendi tutkularına göre yönlendirmek amacıyla yararlandığı araçtır; Platon’da Logos insanı İdealara doğru götürebilecek bir yol ve onları aydınlatan Işık’tır. Ama yitik bir kökene götürmek isteyen, unutulmuş bir gerçeği hatırlatmak isteyen filozof, ifade edilemeyen şeyleri anlatmaya çalıştığı mitten yararlanır, insanın dile getirilemeyenin sessizliğinde de retorik içinde de aldatıcı gevezelikler içinde de yabancılaşamayacağını bilir. (s. 39)
Aristoteles’e göre tümeller töz değildir, niteliktir, yüklemdir. Tümel töz olamaz çünkü özne değildir, kendinde olarak var olamaz, yüklemdir ve her zaman başka bir şeyin içindedir.
Hemen mantıktan başlayarak metafizik töz problemiyle karşı karşıya kalırız, töz her zaman öznedir ve tümeller de her zaman yüklemdir.

Kategoriler
Hem kavram benzerliği hem ad benzerliği eşanlamlılık oluşturur. Aristoteles bu eş anlamlı sözcüklerin en basit ve en genel olanlarına kategori der.
Kategoriler varlığın en genel türleridir. Bunlar öznelere uygulanamaz, oysa düşünme biçimiyle ya da nesneleri dile getirmekle ilişkili olan tür ya da nitelik uygulanabilir ama bu kategoriler bireylerde gerçekten ortak bir unsuru yansıtırlar, dolayısıyla daha sonra Kant’ın yapacağı kategori tanımıyla (idrakin a priori biçimleri) hiçbir ilgileri yoktur. (s. 41/42)
Aristoteles’in amacı, söyleme varlıkla aynı gereklilik özelliğini kazandırmaktır. (s. 44)
Kavram tanımdan ayrılabilir. Kavram düşüncede bir şeyin özüdür, psikolojik bir mekanizmayla oluşur, bir kavram duyulur deneyimlerin birikmesiyle oluşur, dolayısıyla, düşüncede bir şeyin özüdür. (s. 45)

Önerme
Herakleitos ferlsefesi gibi bir oluş felsefesinin zıtların karşıtlığını trajik bir dünya görüşünün ifadesi yaptığı bilinir; bu trajik dünya görüşü içinde zıtların savaşı her şeyin oluşumunu doğurur. Buna karşılık, Elealılar için olanı, oluş terimiyle değil, ontoloji terimleriyle değerlendirmek gerekir: Varlık hareketsiz, yüce ve kutsaldır, süreklidir ve kendisinden ayrılmaz…
İşte, filozofun üstünde düşünmesi gereken gerçeklik budur. Bir söylem kuramına indirgenen bu son görüş açısı Megoralıları ve Aristhenes’i şu noktaya götürmüştü: gerçek dünyasında kalabilmemiz için sıkıca tutunmamız gereken şey özdeşlik ilkesidir. (s. 47)
Aristoteles her şekli, her tasım kipini öncüllerin bir ya da iki gerekli ya da olası önerme içermesine göre irdeler.
Aristoteles’in amacının açık olduğu söylenebilir: varolmanın özelliklerinden kesinlikle söz etme olanağı verecek bir bilgi oluşturabilecek biçimde olup biteni anlamak söz konusudur; bunun için her şeyden önce mal etmek, vermek, ilişkilendirmek kavramlarının ne anlama gerldiğini bilmek gerekir. (s. 54/55)
Akıl yürütmenin ve tasımın irdelenmesi olup bitenleri derinlemesine kavramaktan başka bir şey değildir; sonuç olarak kategoriler içinde yer alan Varlık değildir, Varlık içinde yer alanlar kategorilerdir ve varlıkların nitelikleri de varlığın özellikleridir. (s. 55)
Aristoteles’e göre genel, tikel olgulardan çıkar ama bu tikel olgular duyum gerektirir ve bu duyum da sonuç olarak sezgisel düşüncedir. (s. 56)
Düşünmek öznenin kendisine, iradesine bağlıdır, oysa hissetmek ona bağlı değildir; bu durumda duyulur olanın varlığı gereklidir. Konular, duyulur unsurlar olan disiplinlerle ilgili olarak da aynı şey söz konusudur ve aynı nedenle duyulur şerler bireysel şeylerin ve dış şeylerin içinde yer alırlar.
Doğrudan ya da dolaylı olsun, bilgi bir şeyin bireyden varlığın yüklemleri gibi olan niteliklere doğru gider. Bir kez daha şunu söyleyebiliriz ki, Aristotelesçilik bireyin iki özelliği arasında gidip gelir; varlık olan ama olmayan birey ve ayrı olan ama insanların yararlandıkları bütün aksiyomların ait olduğu Varlık olarak Varlık ve öte yandan bilimlerle ilgili türlerin her biri Varlığa aittir. Böylece bilmek, tümeller eşanlamlılıklarına doğru yol almaktır, niteliklerini irdeledikleri Varlığın belli bir kesitiyle ilgilenen tikel bilimler de özellikle bunun üstünde dururlar; ama var olma olarak varlığı inceleyen metafizik, analojinin ontolojik yolu üstünde ilerler. Bu nedenle, bir yanda duyuma en yakın olan, en iyi bildiğimiz şeyler vardır ve öte yanda da mutlak biçimde çok iyi tanıdığımız ve duyulardan en uzak şeyler vardır. Böylece, bilim varlıkların özelliklerinden var olma özelliğine yayılır. (s. 57/58)

Fizik
Aslında tek olan bu iki probleme saldıracaktır Aristoteles; onun doğa anlayışı fizik, psikoloji ve metafizikle ilgilidir, çünkü fiziki değişme teorisi onu destekleyen metafizik ilk hareket ettirici teorisini başlatmıştır. Varlıkların değişmesi, varlıkların oluşumunu Tanrı olan Varlık olarak varlığın eylemleriyle ilişkilidir. Fizikle teoloji arasında bir bağıntı (hareketin açıklanması bir ilk hareket ettiriciye götürecektir) ve kopukluk (bu hareket ettirici hareketsizidir ve ayrıdır) vardır.
Değişmenin ne olduğunu anlamak ve nasıl mümkün olduğunu kavramak istiyorsak bu sonuca yönelik üç ilke saptamamız gerekir: Madde, biçim ve yoksunluk.
Doğa bir hareket ve hareketsizlik ilkesidir, şu anlamda ki, hareketsizlik, hareketin zıddı değildir, hareketten yoksunluktur. Hareketsizlik artık hareket etmeyenin ve gene hareket etmeyenin durumudur ve hareket edemeyenin durumu değildir. (s. 60)
Aristoteles’in fiziği erekçi bir fiziktir ama onun ilk felsefesinin teolojiyle karıştığı da bir gerçektir, şöyle ki, dünyayı hareket ettiren Tanrı’dır; Tanrı mükemmellik düşüncesinin çekiciliğiyle her şeyi hareket ettirir ve bu erekçilik, Platon’unkinden farklı olarak, duyumdan hareket eden ama onu reddetmeyen ve tanıklığını yorumlayan deneyici/deneyci bir erekçiliktir… (s. 62)
Değişme bütünüyle ve sadece bir şeyin yerini başka bir şeyin alması değilse de, bir şeyin bu değişmenin özü olarak kalması gerekir; bu şey, onu değiştiren bilgi aracılığıyla kesinlikle var olan maddedir. (s. 65)
Güç varlık ve varlık-olmayan arasında bir aracıdır, değişikliği sağlayan odur:; doğurulmuş olan varlıktan ve var olmayandan gelmez, potansiyelden/potansiyel varlıktan gelir. (s. 66)
Öncelikle bir şeyin olup olmadığını irdeleyelim, daha sonra ne olduğuna bakalım. (s. 70)

Zaman
Zamandan söz ettiğimizde önceden ve sonradan söz ederiz; hareket ve uzamda buluşan kavramlardır bunlar, dolayısıyla zamanı ‘geçmiş ve geleceğe göre hareketin sayısı’ olarak tanımlayabiliriz.
Zamanın kendisi de bir çember gibidir. (s. 72)
Tüm yaradılış düşüncesi Aristoteles felsefesine kesinlikle yabancıdır. (s. 75)
“Hareket eden her şeyde ilk hareket ettirici hareketsizdir.”(s. 77)
İçimizde taşıdığımız ve bizi sonluluk bilincine götüren sonsuzluk fikri Tanrı’nın bize koyduğu bir işarettir, çünkü bu fikir bizimle birlikte doğmuştur ama bizden doğmamıştır. (s. 79)
Kozmoloji
Hiçten hareketle bir şeyin üremesi değildir kesinlikle ve bir tözün başka bir töze dönüşmesidir; dolayısıyla, bir tözün doğuşu bir başkasının yok olmasını gerekli kılar. (s. 83)
Ruh ve İşlevleri
Aristoteles ruhu potansiyel bir yaşama sahip, yani örgütlü bir bedeni olan doğal bir bedenin ilk etkin ve etkili enerjisi olarak tanımlar. (s. 92/93)
Ruh beden değildir, bir beden içinde bir bedenin biçimidir, bu nedenle bu bedenin duygularını paylaşır, tıpkı bir biçimin maddesinin duygularını paylaşması gibi.
Aristoteles ruha çeşitli işlevler yükler: besleyici işlev, duyumsal işlev, düşünme işlevi…
Aristoteles aynı zamanda arzu işlevinden ve hareket ettirici işlevden söz eder ve bunlar duyumun ikincil sonuçları gibi kabul edilirler, çünkü arzu imgelem gerektirir ve hareket doğurur. (s. 93)
İmgelem; duyumun bir tür uzantısıdır ve algılanan obje kaybolduğunda devreye girer, görüntülerin ısrarla gitmemesinden başka bir şey olmayan, düşlerde görülen kesinlikle budur; biz bir duyumun duyumlarını başka bir duyumunkilerle karşılaştırarak görüntüleri denetleyemeyiz, çünkü kan, uyku sırasında algının temel organı olan kalbe basınç yapar. (s. 94/95)
Duyum ve imgelem idrakın gerecidir. (s. 96)

İlk Felsefe – Varlık
Varlık bir niteleme benzerliğidir, varlıkların bir varlığı vardır çünkü bütün varlıklar varlığın herhangi bir biçimidir.
Ve yaşam Tanrı’ya aittir çünkü anlama etkinliği Yaşam’dır ve Tanrı bu etkinliğin kendisidir: ve Tanrı’nın kendisinde var olan eylem mükemmel ve ebedi bir yaşamdır. (s. 100/101)
(Ousia) “Sürekli askıda kalan problem; Varlık nedir sorusu Töz nedir sorusuyla eşanlamlıdır (…) Araştırmamızın temel, ilk, neredeyse biricik amacı bu anlamda varlığın niteliğidir.” (Metafizik)
Ousia her şeyden önce öznedir, yani kendi dışındaki her şeyi açıklayan ve kendisi başka hiçbir şeyle açıklanmayan şeydir, dolayısıyla hiçbir zaman bir öznenin yüklemi değildir, ama geri kalan her şey ona bağlı olarak yüklemdir, “töz bilhassa kesinlikle ayrılabilir özelliklere sahip gibidir ve bireysel bir özellik gibidir.” (s. 102)
Var olma olarak varlık olmayan mevcudiyettir ve bu özelliğiyle ayrılmış bir ousia’dır; birey kendisini varlık olmayı istemeye iten var olmanın olmaması yüzünden tözdür, mevcut olan bir yokluktur. Varlık tekil bireyler çoğuldur, varoluşları bir tür değildir, çünkü farklılıkların türü yoktur, varlıkları onların busudur, herkesin busu bütün öteki bulardan farklıdır, bir bu başka şeyde bulunmaz kesinlikle ve bununla birlikte onların her birinin genellemeyle değil, analoji yoluyla o olduğunu söyleyebiliriz. Her bireyin varlığı vardır ama onu farklılaştıran, kendisini temsil eden eylem olan tözdür ve bu öz olması olduğu olamazdı; onu farklılaştıran aynı zamanda var olma olarak varlık bağlamındaki eksikliğidir. (s. 107)

Etik
Ruhun rasyonel kısmında iki parça vardır; gerekli olanın bilinmesiyle ilgili bilimsel parça ve olasılıkla ilgili olarak düşüncesini söyleme yeteneği. Rasyonel ruhun bu son parçasının iki erdemi üretebilen gerçek kurallara eşlik eden bir düzenlemesi olan sanat (her halükarda, sanat ya da sanatsızlık olasılık alanında etkindirler, sanat olanakların belirlenmesiyle ilişkili olan ihtiyattır. Rasyonel ruhun bilimsel parçası ise üç erdem içerir: ilkelerin sezgisiyle ilgili erdem, gerçeği kanıtlayan ve bilimi oluşturan erdem, bilgelik bilime dayandığından daha öncekileri kapsayan bilgelik erdemi. (s. 114)
Aristoteles’te teknik bir dünya görüşünün tohumlarını bulabiliriz (…) insanın üretebilen ve aletleri kullanabilen bir eli vardır, bu sayede doğaya daha fazla egemen olabilir ve egemenliğini güçlendirebilir.
zaman bir gelişme faktörüdür ve insani eylemler bu zaman içinde birbirlerini izlerler ve güçlenirler. (s. 125/126)
Varlık nedir?
Onu bireyden (her bireyden) ayıran mesafe ne kadardır? (s. 126)

Çeviren: İsmail Yerguz
Dost, 2008