İsmet Özel – Bakanlar ve Görenler

İsmet
Özel – Bakanlar
ve Görenler

…denizlerde yalnızca tacirler ve korsanlar
var, sadece onlar rahatlıkla seyredebiliyorlar. Tüccarlaşmadan ve
korsanlaşmadan zaten o denizlerde barınmanın imkânı yok.

Bütün benzetmeler eksiktir.

Zihni esnek tutmak esas olmalıdır, çünkü
sonsuz bir akış içinde bulunan hayat, düşünceleri hep gerisinde bırakacaktır.
Düşünceyi esnek sınırlarla korumak hayata ters düşmeyi bir ölçüde önler. (s.
11)

Hayvanların kendilerine mahsus bir güzellik
duygusu taşıdıklarını gösteren örnekler az değil.

İnsanla hayvan ve hatta bütün diğer
mahlûkat arasındaki fark insanın teslim olma veya isyan etme arasında bir seçim
yapabilecek durumda oluşu, bu seçmesine bağlı olarak da mükâfat veya cezaya
muhatap oluşudur. İnsanda bir emanet vardır, bu emanet onun kul olmayı
reddetmesini mümkün kılar. (s. 13)

Hayvan için güzelliğin ahlakî bir anlamı
yoktur. İnsan için her şeyin anlamı sadece ve sadece ahlakî oysa…

…artık insanların dil kullanarak en kolay
anlattıkları şeyler beş duyuyla kavranabilen yani dile ihtiyaç duymadan
mevcudiyetine kanaat getirdiğimiz şeylerdir. (s. 15)

Ne kadar tarif edersek edelim duygulara
sahip olmadıkça duyguyu bilmemiz imkânsız. Kısacası dil bir gerçek anlamı
veremez.

Bilgimizin türü o bilgiyi edinmek için
başvurduğumuz kaynakla ve o bilgiye varmak için uyguladığımız yöntemle
kayıtlıdır.

Hangi türden ve hangi yoldan edinmiş
olursak olalım bilgi sadece kendimizde, bir bakıma ruhumuzdadır.

Ben
dediğimiz şeyin yerini tesbitte karşılaştığımız zorluk anlama
yaklaştığımızın bir işaretidir.
(s.
17)

Doğru sözler her zaman değerli sözler
değildir.

Müslümanların doğru bildikleri kendi
inançlarının kaynaklarından yani Kur’an ve sünnetten öğrendikleridir.

Cebinde banka hisse senetleri olduğu halde
faiz haramdır diye haykıran adamın doğru söylediğine inanalım mı? (s. 19)

…bir söz, bir yargı lafzen hiçbir
değişikliğe uğramadığı halde bir kimsenin ağzında doğru, ötekinin ağzında
yanlış mı olmaktadır? Kesinlikle evet. Demek ki bir sözün doğru olması, bir
yargının değerli olması doğrudan doğruya o sözü söyleyenin değerli ve doğru
olmasıyla bağlantılıdır. (s. 20)

Günümüzde hiçbir ciddi düşünce adamı
gelecekten sözederken bir tedirginlik, bir iç burukluğu olmaksızın konuşamıyor.
Bunun tek sebebi, açıkça itiraf edilse de edilmese de bilimsel denilen dünya
görüşlerinin tek boyutlu dar görüşler olduğunun kabul edilmesidir.

…kentler genişledikçe daralıyor, görüşler
çeşitlendikçe çıkmazlar artıyor. (s. 26)

Avrupalı

Bir yanlışı ancak başka bir yanlış adına
terketmek sanki onun bir geleneği.

…bir yanlıştan başka bir yanlışa
savrulmasının sebebi onun ilk hatasına duyduğu sadakat ve güvendir. (s. 28)

Marquis de Sade’ı kolaylıkla rahibin ters
çevrilmişi olarak anlamak mümkündür. Aşırılıklar karşı aşırılıkları
doğurmuştur. (s. 34)

Çağımızın hazırlayıcısı olan çağlardan
başlayarak gelen bir ütopya hastalığı belki birçok Müslüman zihinleri
bulandırıyor.

…bütün Müslümanlar bilirler ki “lâ ilahe
illallah” demek, diyebilmek hiçbir zaman bir sonraki zamana bırakılamaz. (s.
40)

Eğer iyimserlik ve karamsarlık ölçülerimiz
teknolojik medeniyetin hayatımızı etkilemesinin derecesine bağlı ise onmaz bir
kötümserliğe mahkûm etmiş oluruz kendimizi. Eğer iyimserlik ve karamsarlık
ölçülerimiz toplumun düzenlenmesi ile ilgili esaslar doğrultusunda belirlenmişse
refah, kalkınma, mutluluk gibi kavramlar çerçevesinde iyimser veya karamsar
oluruz. (s. 42)

Kısacası batılı hayat biçimi denilen şey
teknolojinin denetiminde bir robotlaşmadan başka bir şey değildir. (s. 45)

1530 tarihli De Civilitate Morum Puerilium
(adabı muaşeret kitabı)

Burnunu mendile silmeyi bir gösteriş, bir
sınıf ayrıcalığı olarak alan görüş, bu olayı temizlikle bağdaştıramadığı için
hep o rahatsız edici anlayışsızlığını devam ettirmiştir. (s. 46)

Batının medeniyettir diye icat ettiği
şeylerin bir bakıma tekabül ettiği şey Müslümanlar için dine bağlı olmanın
dikkat çekmeyen bir belirtisinden başka bir şey değildir. (s. 47)

Bütün medeniyetler insanın tabii
davranışlarını, insan için temel ihtiyaç durumunda olan her şeyi bir suni
kalıba, aslından uzaklaşmış bir biçimin sınırları içine dökmeye gayret
göstermişlerdir. (s. 48)

…medeniyet insanın kendini sun’i unsurlarla
çevirip bezemesi olayıdır. (s. 50)

İnsanın üç temel güdüsü vardır: açlık,
cinsiyet ve toplu yaşama.

Çağdaş bilim (…) totaliter bir
rasyonalizmdir.

İnsan hakları, insanın kaslarının güçlü ve
sağlam olmasıyla aynı anlama gelmeye başladı. (s. 61)

Düşünen insanlar hayatın bir ekmek kavgası
olduğuna inandıklarını ifade ettikleri için hayatın bir ziyafet olması
gerektiği düşüncesini kimse önleyemedi. Doymak, daha çok doymak için kuvvet
toplamak demek. Hür olmak daha çok hür olmak için bir fırsat sayıldığı gibi, ya
Avrupa’nın 16. yüzyıl insanı protein kelimesini bilmediği için işin başında
ağzından sehven “hürriyet” kelimesini çıkardı yahut günümüz insanı faydalı olan
her şeyin adı ortaktır düşüncesinden kalkarak proteine hürriyet diyor.

İnsanoğlunun eylem ihtiyacı iki kaynaktan
doğar: hürriyet ve emniyet.

…hayatın karmaşıklığı birini elde edenin
ötekini elden çıkarmasını gerektirecek biçimde tanzim edilmiş. (s. 63)

Otantik toplumlarda tragedya yoktur.

Modern toplumlar ise trajiktir.

Güvenliğin kaynağı bilgidir.

Hürriyetin kaynağı ise âlet.

Aletin kendisi bir bilgi değildir, yalnızca
bir imkândır. Bu imkân kendi sınırlarını kavrayamadığı sürece felaketin
başlangıcı olur. (s. 65)

Hürriyeti iki türlü, biri içe, diğeri dışa
doğru hürriyet olarak anlayabiliriz. İçe doğru hürriyet gücünü “mistisizme
dayalı” anlayıştan alır. Dışa doğru hürriyetin ise dayandığı anlayış elde etme,
tatmin olma duygusuyla beslenir. (s. 67)

…sözünü ettiğim iki tür hürriyetten
yalnızca birine mutlak hâkimiyet tanıyan insan teki kendini ve kendi peşinden
gelenleri mahva sürükler. (s. 68)

Eğer bir kavram zihnimizdeki bir kalıba
tekabül ediyorsa, artık o kavramı gerçek muhtevasıyla kavrayamaz duruma
düşeriz.

Eğer bir ahlak sistemi yasakları ön plana
almışsa kendini o sistemle kayıtlı sayan insanların ruh dengeleri tehlikeye
atılmış demektir. (s. 74)

Müslüman oluşuyla takdir edilmeyi bir
madalya gibi göğsünde taşıyarak aramızda dolaşmak isteyen kimsenin bizlere
katkısı ne olabilir?

Ölümü bile paylaşmaya yatkın olan insanoğlu
bir yanlışı haydi haydi paylaşır. Ölüm ki tek başına karşı karşıya kalınması
zorunlu olayların en kesinidir. Yine de ona yaklaşırken insanlar hayata dair
bir unsuru işe karıştırmadan edemezler.

“Tek başına ölünmediği zaman daha kolay
ölünür.” Malraux

Kendilerinde hissettiklerini kendilerinden
başkasına iletmeme durumu insanda hiçlik korkusu yaratır. Hiçlik ise
güvensizliğin, boşluğun hâkimiyetidir.

İşte bu güvenlik ihtiyacı sebebiyledir ki
birçok insan içinde taşıdığı hakikat duygusunu bastırıp, bunun yerine
“paylaşılabilir” bir batıl görüşü öne çıkarır. (s. 85)

Günümüz dünyasında bâtılın ön plana çıkışı
insanların paylaşma güvencesine her şeyden çok önem vermeleri yüzündendir. Eğer
doğrudan hakikate yaklaşma göze alınabilseydi, hakikat onu şüphe yok ki
koruyacaktı. (s. 86)

Kelime-i şahadet anlama ulaşmak için
varılacak ilk uğraktır.

Ha, hayatın anlamı yok demişsiniz, ha bu
anlam benden ötürü var demişsiniz, ikisi de hakikate uzaklıkları bakımından
bir.

Üstelik onların faraziyeleri bizim
Kur’an’dan öğrendiğimiz anlamla çelişmese bile büyük önem taşımaz. Çünkü
kâfirlerin güven duydukları nokta zihnin kendi işleyişidir. Mağrur olan inat
eder ama secde etmez. (s. 92)

Paylaşılamayan hakikat kendi başına hakikat
olarak kalabilir ama hakikatin insan gerçeğine ışık tutan bir anlam sahibi
olabilmesi için iki insanın o hakikati birlikte tanıyabilmeleri gerekir. (s.
98)

Biz keyfiyete bakıyoruz, bakınca bozuk bir
iktisadiyat, rahatsız edici bir ahlaki yapı, kargaşaya varan bir sosyal
ilişkiler yumağı görüyoruz. Buna görmek diyemeyiz. Bu bakmak ve baktığın yerde
kalmaktır.

Gerçekte görmek, o bozuk iktisadiyatın,
çürümüş ahlakın, çarpık sosyal ilişkilerin mahiyetini kavramakla başlar. (s.
103)

Şule Yayınları

5. Baskı, 1996