İslâmiyet, Süreklilik ve Değişme

İslâmiyet, Süreklilik ve Değişme

Yukarıdaki özlü makro-sosyolojik yaklaşım denemesi bize, din ve özellikle de İslâm dini ile toplumsal değişme arasındaki ilişkilerin, kendi iç ve dış dinamikleri çerçevesinde, son derecede fonksiyonel olduklarını anlamamıza izin vermiş bulunuyor. Öyle ki, bir yandan aşkın öte yandan da tarihî ve toplumsal bir fenomen olarak İslâm di­ninin toplumsal değişme ile olan karşılıklı ilişkileri ve etkileşimi bağ­lamında karşımıza çıkan gerçek, süreklilik ve değişim olmakta; dinin toplumda değişimi sağlayıcı dinamik ve ona engel olarak toplumu belli bir dengede tutmaya yönelik muhafazakâr işlevleri ve nihayet toplumsal değişmenin din üzerindeki etkileri ve buna uyum ve uyumsuzluk süreçleri, bu durumun fonksiyonel tezahürlerini bize sunmaktadırlar.

Gerçekten de, Arkoun’un deyişi ile Vahiy, Gerçek ve Tarih’in sos- yo-kültürel ve diyalektik karşılaşma ortamında, temelinde aşkın bir orijinal dinî tecrübe olmak itibariyle İslâmiyet, öte yandan tarihî ve fenomenolojik bir dinî-toplumsal olgu ve gerçeklik olarak, süreklilik ve değişimin bu çift yönlü karakteristik fonksiyonel tezahürünü bize tipik bir biçimde sunuyor. Böylece, içinde çıktığı geleneksel ve bunalımlı toplumda, bir tür dinî ve toplumsal protesto hareketi şek­linde kendini göstermeye başlayan İslâmiyet, kısa zamanda orada güç­lü bir dinî, kültürel ve toplumsal değişim faktörü hüviyetine bürün­müş ve tarihen bildiğimiz İslâm ümmeti ve medeniyeti bu şekilde oluşmak sûretiyle Müslümanların hayatına bir anlam ve yön vermeyi başarmış olup; esasen o, bu fonksiyonunu bugün de güçlü bir biçim­de sürdürmektedir. İslâm dininin, önemli kültür ve medeniyet değişimlerine imkân veren bu kültür ve değerleri yaratıcı ve toplumu ileriye götürüp değişimi sağlayıcı fonksiyonunun yanı sıra, Vahiy esasına dayalı kutsal bir menşeî tecrübeye dayanmakta oluşu, daha başlangıçtan itibaren onda geleneğe dayalı muhafazakâr bir eğilim ve işlevin de hayatiyet bulmasına imkân vermiş, öte yandan İslâm dün­yasında zamanla giderek değişen durum ve şartlar, özellikle ilk dö­nemlerde etkin bir değişim faktörü altında görünen İslâmiyet’in, bun­dan böyle muhafazakâr ve hattâ yerine göre değişimi engelleyici fonk­siyonunun ön plana çıkması sonucunu doğurmuştur. Onun bu muha­fazakâr fonksiyonu, özellikle modern dönemde Batı kültürü ve medeniyetinin dünya ölçüsünde yarattığı hızlı değişim ve buna uyum­suzluk ortamında, bir şekilde içine katlanma eğilimi gösteren İslâm dünyasında çok daha etkin bir görünüme bürünme temayülüne yönelmiştir.

Böylece, denebilir ki, toplumsal değişme ile olan ilişkileri çerçeve­sinde, en genel hatları ile başlangıçtan günümüze uzanan İslâm tarihi, önce bir çeşit kemâlle sonuçlanan dinamik bir yükseliş, ardmdan bir tür gelenekleşme eşliğinde duraksama ve nihayet bir yenileşme çabası çerçevesindeki arayış biçimindeki üçlü bir eklemlenme süreçlerinde bize kendini sunuyor.

Öte yandan, toplumsal bir fenomen olarak İslâm dini, tarihi boyunca içinde bulunduğu durum ve orada meydana gelen değiş­melerden de bir şekilde etkilenmek sûretiyle hayatiyet bulmuş; bu durum erken dönemden itibaren İslâm dünyasında “İdeal” ile “Ger­çeklin birbirlerinden ayrılması sonucunu doğurmuş ve hattâ her iki planda da İslâmiyet anlayışları bakımından önemli farklılaşmalar gözlenmiş; mezhepler, fırkalar, cemâatler, fikir akımları, ekoller ve hareketler bu çerçevede oluşmuş ve bölgelere, devirlere ve öteki fak­törlere bağlı olarak zengin bir çeşitlenmeye imkân vermiş; nitekim bunlardan Sünnîlik erken dönemden itibaren ötekilere hakim bir ko­numa erişmiş, ancak bir dönemden itibaren gelenekleşip kurumlaş­maya ve standartlaşmaya paralel olarak bir tür dinamizm kaybı da kendini göstermiş; modern dönemin hızlı değişim ortamı bir yandan onu muhafazakâr fonksiyonlara yöneltir ve hattâ bu durum radikal grup ve hareketlerde oldukça militan ve ideolojik eğilimlere imkân verirken, yerine göre onun değişimi sağlayıcı veya ona uyum gös­terici yahut uzlaşmacı eğilimler sergilediği de sıklıkla gözlenmiştir. Bu çerçevede, modern toplumun her şeyden önce sosyo-ekonomik kalkınma ve değişim sorunlarını ön plana çıkarmış olması, Islâm dünyasında da bu sorunların en başta gelen bir mevkie erişmesine imkân vermiş, doğrusu bu konuda da tutumlar hızlı bir değişim ve hattâ bunalım ortamının durum ve şartlarında çeşitlilikle karakterize olmuştur.

Anlaşılan, Vahyi bir olgu ve gerçeklik olarak kökü beşer-üstü İlâhi âleme uzanmakla birlikte, toplumsal bir fenomen olarak tezahür edip yaşandığı sürece İslâmiyet’in, toplumsal değişme ile olan ilişkileri de, büyük ölçüde Müslümanların kendi sosyo-kültürel şartlarında onu anlayıp yorumlamalarına ve bu çerçevede oluşan iç ve dış dinamik­lere bağımlı olmakta, doğru biçimde anlaşılıp yorumlandığı sürece o, Müslümanların hayatına bir anlam ve dinamizm kazandıracak güçte görünmektedir. Bu çerçevede, toplumsal bir olay ve gerçeklik olarak dinin deneysel ve objektif bilimsel ve modern pedagojik yöntemler aracılığı ile eğitim ve öğretimi ve bilimsel olarak araştırılıp incelen­mesinin hayatî önemi kendini bir kez daha güçlü bir biçimde hisset­tirmekte; bunların ihmali ise, anlaşılan içe katlanma sûretiyle fana­tizm ve radikal gelişmeler gibi tehlikeli açmazlara kapıyı her an açık bulunduruyor görünmektedir. Her halükârda bugün, modern döne­min bunalımlı değişim ve dönüşüm sorunlarını aşma çabası içerisin­de olan İslâm dünyası, hızlı toplumsal değişimin uyum ve uyumsuz­luk süreçlerinin ağır bakısı altında, bu iki seçenek arasında tereddüt­lü görünmekte; ancak yine de o, böylesine bir bunalımı dinamik bir ruhla aşabilecek kabiliyette olduğu kanaatini bize vermekten de geri durmamaktadır.